Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Antep’te saf tutan devlet Roboski’de neredeydi

Antep'te saf tutan devlet Roboski'de neredeydi

25 Ağustos 2012 Cumartesi 13:05
Türk Başbakan Erdoğan'ın Kürt köylüleri için kılmadığı cenaze namazını Antep'te hem de veliaht oğlunu da devlet protokolüne alarak kılması bariz bir çifte standart değil mi?

Mehdi Atay

Antep'te yaşanan acıyı hissetmemek mümkün değil. Ancak bu acı karşısında ortaya konan devlet “refleksinin” bir başka acı karşısında kendini göstermemesi ya Antep'te ortaya çıkan tablo sahte ya da devlet acılar arasında tercih yapıyor dedirtecek cinsten.

Sivil vatandaşların hayatını kaybettiği böylesi bir olay karşısında bir bütün olarak toplumun bu acıyı paylaşması olması gereken bir ortak ruhtur. Burada bir beis yok. Ancak bu ortak acıların coğrafyalar arası farklılık göstermesi, devlet erkanının kendini gösterdiği acı ayinlerinin samimiyetten uzak olduğunu düşündürüyor.

AKP Hükümeti ve topyekûn egemen Türk basınının Antep patlamasını, aksi açıklandığı halde ilk andan itibaren PKK'nin eylemi gibi gösterme çabası, kin ve intikam duygusunun aklı tamamen ortadan kaldırdığının ilanı olarak okunabilir.

Elbette acılar kıyaslanmamalı. Ancak Roboski'de 34 Kürt köylüsünün Türk savaş uçakları tarafından katledilmesi karşısında “metanetini” yitirmeyen Türk Başbakan Erdoğan'ın Kürt köylüleri için kılmadığı cenaze namazını Antep'te hem de veliaht oğlunu da devlet protokolüne alarak kılması bariz bir çifte standart değil mi? Bırakın cenaze namazını, Erdoğan'ın kendi personeli tarafından katledilen Roboski Köylüleri'nin ailelerine bir taziye ziyareti dahi yapmamasını nasıl yorumlamak gerekir?

Hani her fırsatta, “tek devlet, tek din, tek dil” gibi zırvalarla yaşamı tekleştiren Türk Başbakan Erdoğan'ın, “tek acı” konusunda hiç ısrarcı olmaması da düşündürücü değil mi?

Devletin ırkçı politikalarını “acı” ile kamufle etmek de artık yetmiyor. Antep'de daha atılan bombanın başlattığı yangın sönmeden failleri ilan eden devlet, sekiz aydır hala Roboski'nin faillerini bulamadı.

Hatta Roboski'de sivil Kürtler'in katliam emrini verenler de bombaları yağdıran pilotlar da devletin maaşlı personeli olduğu halde. Devlet kendi içinde maaşını ödediği katillerini bulamıyor. Oysa Roboski'de hala süren, “soruşturmaların” Antep'te yaşanan olayın ikinci gününde sona ulaştığı AKP'li bakanlar tarafından açıklandı.

Antep'te yaşanan olayı fırsat bilen AKP Milletvekilleri aralarında geçmişe dayalı sürtüşme olan bürokratları “yeme” fırsatı bulurken, Hükümet de dokuz sivilin ölümünü içinde debelendiği savaş politikalarını “haklı” gösterme fırsatına dönüştürme çabasında.

Türk Devleti'nin çözümsüzlüğü ortada olduğu halde savaş politikalarında bu denli ısrarcı olmasının tuzu kuruluğu nereden geliyor.

PKK'nin silahlı mücadeleyi başlattığı 1984'te 45. Türk hükümeti görevdeydi. Bugün 61. Türk hükümeti icra-i siyaset ediyor. Toplam 17 Türk hükümetinin uyguladığı savaş politikaları ülkeyi bir iç savaşın eşiğine sürüklüyor. Yaşanan ölümleri bir iç siyaset malzemesi olarak kullanmanın dışında, bu ölümlerin yaşanmaması için hiç bir barışçıl çözüm üretmeyen Türk siyasi kadrolarının bu savaşta birinci derece bir asker yakınlarını kaybetmemiş olmaları da bu duyarsızlıkta etkili olsa gerek.

Bu kalabalık kadronun içinde sadece ANAP ve AKP'den Hakkari milletvekilliği yapan Mustafa Zeydan'ın oğlu Yücel Zeydan savaşta yaşamanı yitirdi. Yücel Zeydan da PKK saflarında Ankara egemenliğine karşı mücadele ettiği sırada hayatını kaybetti.

Bunun dışında 1984'ten bu yana hangi partiden olursa olsun tek bir milletvekili çocuğunun bu savaşta “şehit” olmaması sıradan bir tesadüfle izah edilebilir mi?

Ayrıca, Ankara egemenliğinin zora dayalı iktidarı uğruna ırkçı pohpohlamalarla savaşa sürülen yoksul halk çocukları “şehitlik mertebesine yükselirken” TSK kurmay heyetinden hiç bir komutanın çocuğunun bu savaşta “o mertebeye yükselmemesi” izaha muhtaç değil mi?

Yine sistem partilerinden irili ufaklı hiç bir belediye başkanının da çocuğu, “şehit” olmadı. Listeyi uzatmak mümkün; TÜSİAD, MÜSİAD gibi sermaye örgütlenmelerinin üye ve yönetim kurulu üyelerinin, devlet bürokrasisinin üst düzey kadrolarının (Büyükelçi, müsteşar gibi), magazin dünyasının “ünlülerinin”, diyanet işleri başkanlarının, YÖK başkanlarının, üst düzey emniyet müdürlerinin çocuklarının bu savaşta “şehit” olmamasını kim, nasıl izah edebilir? (ANF)

Diğer Haberler