Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Bağımsız Batı Kürdistan-Kuruluş ve Proje

Bağımsız Batı Kürdistan-Kuruluş ve Proje

17 Ekim 2012 Çarşamba 10:28
Batı Kürdistan’da her üç büyük parti (PKK-KDP-YNK) paralelinde siyaset yürüten partiler vardır.

Bağımsız Batı Kürdistan/Kuruluş ve Proje   

Bağımsız Batı Kürdistan 1-2-Hüseyin Turhallı (kurdistan-post-eu)

Tarih-Devlet ve Kürdler

Mervani Devleti ve Eyyubi Beylikleri’nden sonra (11 ve 13. yy) Kürdlerin devlet benzeri bir siyasal organizasyonu olmamıştır. Bununla birlikte Kürtler, Memluk Sultanlığı, Pers Şahlığı ile Osmanlılar arasındaki çelişkilerden yararlanarak 19.yüzyıla kadar otonom yaşamışlardır.

Kürdlerde devlet mefhumunun zayıf olması birçok nedene bağlanmaktadır. İsmail Beşikçi, maddi yaşamın mera hayvancılığından temin ile bu duygu eksikliği arasında yakın bir bağ vardır, derken M.Emin Zeki, E. Xemgin ve bazı Avrupalı Kurdologlar bunu Kürtlerin kendi aralarındaki bölünmüşlüğe bağlar.

Kanaatimce, Kürtlerin, Bizanslılar, Müslüman Araplar, Türkler ve Farslar arasındaki çelişkilere dayanarak otonom konumlarını korumaya çalışmaları, devlet kültüründen yoksun olma ile askeri ve siyasal güç ile bağlantılı bir durumu ifade eder.

Selçukluların Mervanileri yıkmasından sonra (1085) Kürdler uzun bir süre beylikler biçiminde bazen Perslere, bazen Abbasilere bazen de Selçuklulara dayanarak varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. Osmanlıların Bizans’a karşı başarıları, çoğunluğu Müslüman Şafii olan Kürdleri Osmanlılara yakınlaştırdı. İran seferine çıkan Yavuz Selim, Şah İsmail yanlısı oldukları gerekçesiyle Dersim ve Koçgiri (Sivas) çevresinden 50 bin Alevi’yi kılıçtan geçirir. Buna karşılık İdris’i Bedlisi önderliğinde ki Sunni Kürdlere otonom bir statü tanır. (1514-1516).

Bu olay Osmanlılara yakın olan Sünni Kürdler ile Safeviler’e (İran) yakınlık duyan Alevi Kürdler arasında çatışmalara ve derin ayrılıklara neden oldu. 200 yıldan daha uzun süren bu çatışmalara Osmanlı ve İran güçleri de katıldı. Kürdistan’ın İran ve Osmanlı arasında paylaşımını öngören 1639 tarihli Kasrı Şirin Anlaşması bu çatışmaların bitirilmesine yöneliktir.

Rönesans ve Reform sürecine giren Avrupa yeni icatlar, keşifler, bilim ve teknik alanda hızla yükselirken fetih (talan ve gasp) ekonomisine dayanan Osmanlı, Avrupa’nın bu yeniliği karşısında gerilemeye başladı. Hazine boşaldı, asker bulamaz hale geldi.

Yenilenme sürecine giren ve kapitalistleşen Avrupa karşısında gerileyen (1699 tarihli Karlofça Antlaşması bir dönüm noktasıdır.) Osmanlılara karşı Balkan direnişleri de eklenince Osmanlı yönünü Doğu’ya çevirdi. İdarenin merkezileşmesi ve Yeniçeri Ocağı’nın yeniden düzenlenmesi gibi idari reformlara girişti. Bunun sonucu olarak vergiler yükseltildi, asker ihtiyacı da bura teb’asından karşılamaya çalışıldı.

Kürdler hem ağır vergilere hem de idarenin merkezileşmesine itiraz etti. 19.yy Kürd isyanları daha çok bu uygulamaya yönelik itirazlardan oluşuyor.

Gerek 19.y.yılda feodal beyler öncülüğünde gelişen isyanlarda gerekse 20. asırda manevi önderlikler öncülüğünde gelişen isyanlarda olsun Kürdlerin Osmanlı otoritesini yıkıp kendi devletlerini kurmaya yönelik açık ve net olarak ifade edilmiş irade beyanları yoktur. İsyanlara öncülük eden siyasal iradenin hedefler konusundaki belirsizlik hastalığı günümüz Kürd siyasal öncülüğüne de sirayet etmiştir.

İstem ve hedefteki bu belirsizlik, geçmişteki Kürd isyanlarını şaki, eşkıya olarak isimlendirdi, bugün de terörist.

Sonuç olarak diplomasi ve çağdaş söylemlerle kendilerini ifade edemeyen Kürdlerin bu zafiyetine iç ihanetler de eklenince isyanlar kanlı bir şekilde bastırıldı. Kürdistan uluslararası sömürge statüsüne düşürüldü, bölünüp parçalandı ve paylaşıldı.

Batı Kürdistan

Batı Kürdistan ilk çağlarda Muti, Orta çağda ise Eyyubi ve Mervanilerden bu yana Kürdler’in vatanıdır. Selahaddin-i Eyyubi döneminde (1138-1193) önemli bir Kürd nüfusu Kürdistan’dan göç ederek Şam’a yerleşti. Bugün başta Rukneddin ve Zorava semtleri başta olmak üzere Şam’da 600 bin civarında Kürdün yaşadığı tahmin ediliyor. Selahaddin’i Eyyubi’nin doğduğu ve Mervanilere can veren Halep şehri de özü itibarıyla bir Kürd şehridir. Halep’in %22-25’i (anf) Kürdtür.

Orta Doğu’nun siyasal haritası 16 Temmuz 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında gizlice yapılan ve Orta Doğu topraklarının paylaşılmasını öngören Sykes-Picot Antlaşması ile şekillendirilmiştir. ( bkz: r.wikipedia.org/wiki/Sykes-Picot_Anlaşması Bu antlaşma ile Kuzey ve Batı Kürdistan Fransızlara, Doğu ve Güney Kürdistan ise İngilizlere bırakılmıştır.

7 Mayıs 1919’da toplanan İtilaf devletleri Mondros Mütarekesi’nin sonuçlarını uygulamaya karar verir. Bunun üzerine Ege kıyılarını Yunanlılar, Güneybatı Kürdistan’ı (Suriye, Antep/Dilok, Urfa/Ruha, Maraş/Gumgum) Fransızlar işgal eder.

İstanbul Hükümeti ile İtilaf devletleri arasında 10 Ağustos 1920’de Sevr’de bir anlaşma imzalanır. Bu antlaşmanın 1. Maddesi'ne göre Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin ve Cizre Suriye'ye bırakılıyordu.

3. Maddeye göre ise İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat'ın doğusundaki Kürd vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürdler dilerse Milletler Cemiyeti'ne bağımsızlık için başvurabilecekti.( bkz:http://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

20 Ekim 1921 tarihinde Ankara Hükümeti ile Fransa arasında yapılan Ankara Anlaşması ile Kuzey Kürdistan Türkiye’ye bırakılırken, İskenderun’dan Haseki-Musul hattına kadar uzanan demir yolunun güneyinde kalan Kürdistan coğrafyası da Fransızlara bırakıldı.

Dolayısıyla Lozan Antlaşması, Sykes-Picot Anlaşması’na hukuki nitelik kazandırılmış biçimidir.

1 Ocak 1944 yılında Kürdler’in de iştirakiyle Araplar, Fransızlara karşı bağımsızlık ilan ederek Suriye Arap Cumhuriyeti’ni kurdular. Suriye’yi kuran Araplark, Kürdlere herhangi bir statü tanımadı.

1954 yılında yapılan nüfus sayımından sonra 300 bin Kürdün kimlikleri ellerinden alındı ve vatansız bırakıldılar. 5 Ekim 1962 tarihinde Suriye Devleti, Araplaştırma projesi temelinde, 375 km uzunluğunda "Arap Kemeri Projesi"ni oluşturdu. 1974 yılında 4500 Arap ailesi 40 koloni halinde Batı Kürdistan’a yerleştirildi. Bunun sonucunda 150 bin Kürd yerinden yurdundan sürüldü. Bu uygulama ile Batı Kürdistan’ın demografik yapısında büyük bir tahribat yaratıldı.(bkz. http://www.haberte.com/ekonomi/arap-kemerine-derin-protesto.htm)

Nüfusu ve Coğrafyası

Kaynakların çoğunluğu Suriye’deki Kürd nüfusunun %12 ile 16 arasında olduğunu söylemektedir. (http://eu.kurdistan-post.eu/yazarlar/yetishen/ 3813-ehmed-ali-dle-sgyleei-tgrkge-kurdi-hglya-yetieen.html 2007’de güncelleşen Suriye Nüfus İstatistikler Enstitüsü’nün verilerine göre Suriye nüfusu 19 milyon 172 bindir. Bu durumda Suriye’de yaşayan Kürd nüfusunun 2 milyon 500 bin ile 3 milyon 200 bin arası olduğu tahmin edilmektedir. (Kp.Hülya Yetişen, Yusuf Helim ile roportaj)

Kürdler Suriye Devleti tarihi boyunca ağır baskılara ve ayrımcı politikalara maruz kaldılar. Kendi ülkelerinde bir yabancı gibi yaşadılar. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere sosyal hiçbir hakka sahip olmadılar. Çoğu devlet memuru olma statüsüne bile sahip olamadı.

Suriye petrolünün %100’ü, tarım üretiminin %60’ı Güneybatı Kürdistan coğrafyasında üretilmektedir. 2,5 milyar varil petrol rezervi olduğu tahmin edilmektedir. (ntv.21.11.2011 ABD verileri) Tarım ürünleri devletin mutlak kontrolündedir. Fiyatı devlet verir, ürünü devlet toplar. Qamışlo ve Haseki’deki tahıl siloları, Derik’teki yüzlerce petrol kuyusu, Afrin’deki tekel zeytin işletmeleri bu soygun ve talan düzeninin en belirgin görüntüleridir.

Batı Kürdistan çok ağır bir ekonomik sömürü ve talan düzeni içinde yaşamak zorunda bırakılan Kürdistan’ın en yoksul bırakılmış parçasıdır.

Batı Kürdistan, Kuzey ve Güney Kürdistan’da gelişen tüm isyanlara katılarak destek vermiş, zor zamanlarda da diğer parçalarda yaşayan Kürtler için sığınacak yer olmuştur. PKK öncülüğünde Kuzey Kürdistan’da yürütülen savaşta 6 bin Batı Kürdistanlı genç yaşamını yitirmiştir. KDP ve YNK saflarında da çok sayıda gencin yaşamını yitirdiği biliniyor. Buna karşılık Osman Sabri öncülüğünde gelişen Arap Kemeri Projesi’ne karşı çıkış ile Aralık 2007 tarihinde gerçekleşen Qamışlo direnişi dışında Batı Kürdistan’da Suriye Devleti’ne karşı isyan benzeri bir kalkışma olmamıştır.

Batı Kürdistan’da her üç büyük parti (PKK-KDP-YNK) paralelinde siyaset yürüten partiler vardır. (PDK-S, YNK-S ve PYD). Bununla birlikte bağımsız (Azadi) durabilen ancak son derece küçük ve sayıları 18’e kadar varan yapılar da var. Bu parti ve guruplar kendi aralarında anlaşmak ve büyük partilerin garantörlüğünü almak üzere 12 Temmuz 2012 tarihinde Hewler’de Mesud Barzani başkanlığında bir araya gelerek Yüksek Kürd Konseyi’ni oluşturdular.

Qamışlo’ya dönen heyet, Kobani, Afrin ve Derika Hamko ile bunlara bağlı yüzlerce Köyde Suriye Devleti’nin egemenliğine son vererek kendi yönetimlerini kurdular.

Bir devletin otoritesine son vermek, yeni bir otorite kurmayı gerekli kılar. Uluslararası sistem bunun dışında başkaca bir yola izin vermez. Topluluklar, isimsiz, iradesiz ve normsuz yaşayamaz. Uluslararası camia da uzun süre belirsizliğe tahammül etmez.

Kürdler, uluslararası hukuk çerçevesinde kendini tanımlamak ve tanıtmak zorundadır.

Devletler iki aşamada doğar. İlki fiili durumdur. Bir güç başka bir üstün gücün egemenliğine son verir. Batı Kürdistan için bu aşama tamamlanmıştır.

İkinci aşama ise meşru bir iradenin tesisi ve bu iradenin kendisini uluslararası camiada bir statüye kavuşturmasıdır.

Batı Kürdistan ve Bağımsız bir devletin doğuşu

Devlet “Ülke adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir." Ulus devlet ise “ insanların kendi kaderlerini milli politik mekanizmalar ve kurumlar çerçevesinde belirledikleri bir devlet modelini” ifade eder.

Devlet; beşeri, fiziki ve siyasi unsurlarıyla tanımlanır.

Beşeri Unsur- Halk ya da millet unsuru olarak da adlandırılabilir. Belirli bir alanda birlikte yaşayan ve çeşitli bağlarla ortak yaşama iradesi gösteren insan topluluğudur. Bir devleti oluşturacak insanların sayısı hakkında alt sınır yoktur. Modern yaklaşıma göre millet unsurunun kurulabilmesi için birlikte yaşama iradesinin doğması yeterlidir.

Monaco, Leichistan başta olmak üzere nüfusu 50’binin altında olan ondan fazla bağımsız devlet vardır. Buna karşılık Suriye nüfusunun %12-16’sını oluşturan Kürdlerin bu günkü nüfusu 3 milyonun üzerindedir.

Suriye Kürdleri’nin 600 bini Şam’da (yoğunluklu olarak Rukneddin ve Zorava ), 600 bini de Halep’te (Şêxmaxsut ve Eşrefiye) yaşamaktadır. Halep hem Mervaniler’in hem de Eyyubile’rin doğuş merkezi sayılır. Kürdler Halep’i kendi şehirleri olarak görüyor. Halep’in kuzey sahası ise tümüyle Kürd’tür.

Ülke veya fiziki unsur: Ülke, coğrafi anlamda bir bütünlük teşkil eden ve sınırları belirlenebilir bir kara parçasını ifade eder. Devlet öngörülebilir bir toprağa sahip olmalıdır. Devletin ülkesi kara ülkesi, deniz ülkesi ve hava ülkesi olarak üçe ayrılır.

Ortadoğu siyasi haritasını İngilizlerle Fransızlar cetvelle çizdikleri için demografik yapıya uygun değildir. Gerek emperyalist devletlerin siyasi haritayı cetvelle çizmeleri ve gerekse Suriye Arap Cumhuriyeti’nin “Arap Kemeri Projesi” ile etnik temizleme girişimi Batı Kürdistan’ın üçe bölünmesine neden olmuştur.

Türkiye’nin Suriye ile sınırı 911 km’dir. Küdlerin yoğunluklu olarak yaşadığı sınır hattı 765 km’dir. Kürdler sınır boyunca Suriye içine doğru 40 ile 130 km arasında değişen derinlikte yaşamaktadırlar. Batı Kürdistan’ın kuzeyi baştanbaşa Kuzey Kürdistan’a, doğusu ise Güney Kürdistan’a bitişiktir.

Serê Kani ile Kobani arasında yer alan Tıl Ebyet Bölgesi’nde yoğunluklu olarak Sünni Arap nüfusu yaşar. Kobani Afrin arasında yer alan Azaz Bölgesi de benzer durumdadır. Bu nedenle Batı Kürdistan hem coğrafi hem de demografik yapı olarak üçe bölünmüş durumdadır. Arap nüfusun Batı Kürdistan’daki Kürd nüfusuna oranı %10’u geçmediği tahmin edilmektedir.

Egemenlik unsuru: Siyasal iktidar unsuru, devletin esas kurucu unsurudur. Belirli bir yeryüzü parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun üstün irade çerçevesinde örgütlenmesidir. Egemenlik kavramı otoriteden farklı olarak ülke içinde biricik meşru güç kaynağı olmayı ifade ederken, ülke dışında bağımsız olmak anlamına gelmektedir.

Görüldüğü üzere Güneybatı Kürdistan’ın bağımsız bir statüye kavuşması önünde fiziki ve beşeri unsur engeller de var. “Burayı ele geçirip coğrafi bütünlük yaratalım” biçimindeki bir mülahaza uluslararası hukukta kabul görmez. Hukuk, sırf cebre dayalı coğrafi bir alanın gaspına hak bahşetmez!

Arap nüfusun ikna edilmesi ve diplomasi ile bu sorunu aşmak mümkün. Önemli olan Arap nüfusun ikna edilmesidir. Örneğin Şam’daki Kürd nüfusu ile buradaki Arap nüfusun mübadelesi gündeme taşınabilir. Mevcut durumda bu bölgelere Özgür Suriye Ordusu ve El Kaide’ye bağlı askeri unsurlar bu bölgelere yerleşmiş durumdadır. Bura üzerinden Türkiye ile askeri ilişkiler kurulmaktadır.

Bu durum Batı Kürdistan’ın güvenliğini tehdit etmektedir. Büyük bir kısmı Arap Kemeri Projesi çerçevesinde Araplaştırılan bu bölgelerin eski haline dönüştürülmesi (in integrum restitio) ve Batı Kürdistan coğrafyasında bütünlüğün sağlanması, stratejik düzeyde düşünülmesi gereken önemli bir konudur.

Uluslararası Hukuk ve Devletlerin Hukuku

Kürdistan’ı bölüp parçalayan devletlerarası anlaşmalar hâla yürürlüktedir. Kürdlerin vatanını zorla gasp etmek, parçalamak, bölüştürmek, Kürdleri ve Kürdistanı ilelebet sömürge statüsünde tutmak, bir insanlık ayıbı ve insanlık vicdanını yaralayan gayrı meşru bir durumdur.

Devletler hukuku, devletlerin kendi aralarında yaptıkları anlaşmaları ifade eder. Bu nedenle devletlerin kendi aralarında yaptıkları anlaşmalar, uluslararası hukukun jus cognes (emredici kural) olarak değerlendirilen normlar arasında bir çelişki bulunması durumunda batıl-geçersiz sayılır. Bir ülkenin işgali veya köle ticareti gibi. (Dr. Karakoç http://web.deu.edu.tr/hukuk/dergiler/dergi8-1/pdf/karakoc4.pdf)

Devletlerin iç hukuku anlamına gelen “Devletlerin Hukuku” kavramı aynı zamanda iç hukukun da uluslararası hukuka aykırı olamayacağı anlamını içerir. (Anayasa 90. M)

Uluslararası Hukuk ise, devletler tarafından genel kabul gören, devletlerin eşitliğini, özgürlüğünü, bağımsızlığını, ahde vefa erkini ve ahlâki üstünlüğü öngören u.a. hukuk normlarıdır.

Uluslararası Hukukun etkinlik sınırlarını belirleyen temel anlaşma 23 Mayıs 1969 tarihli Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’dir. Bu Antlaşmanın 53. Maddesine göre “Uluslararası hukukun bir emredici kuralı ile çatışan her türlü antlaşma batıldır”

Aynı sözleşmenin 64. Maddesi “Devletler arasında daha önce yapılan anlaşmalar uluslararası hukukun emredici kuralları ile çatışması durumunda, önceki anlaşma batıl olur” diyor. (Bkz. http://www.harvardlawreview.org/issues/122/may09/goldsmith_levinson.pdf)

Bu durumda başta Lozan olmak üzere Kürdistan’ın bölünüp parçalanmasını öngören devletlerarası bütün anlaşmalar, günümüz uluslararası hukukun adalet ve eşitlik anlayışı karşısında geçersiz ve gayrı meşrudurlar.

Türkiye’nin de taraf olduğu bazı Uluslararası Antlaşmalardan örnekler:

-Ulusal Devlet Kurma Hakkı- Modern devlet temelinin 1648 tarihli Wastfelya Antlaşması ile atıldığı kabul edilir. Buna göre “Her ulus kendi devletini kurma hakkına sahiptir”

-İsyan Hakkı- insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için, insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğunu,(İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi Başlangıç Hükümleri)

-Birleşmiş Milletlerin Amacı – ‘Uluslararasında, halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesine saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek ve dünya barışını güçlendirmek için diğer uygun önlemleri almak…”(Birleşmiş Milletler Şartnamesi madde1/2)

-Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. (Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi 1.Madde)

-Uluslararası Adalet Divanı’nın 22 Temmuz 2010 yılında Kosova ile ilgili olarak aldığı karar, Batı Kürdistan’a emsal olabilir.

BM Genel Kurulu, Uluslararası Adalet Divanı’na başvurarak bu konuda bir karar vermesini talep etmiştir.

UAD, yaptığı inceleme sonucunda Kosova’nın bağımsızlık ilanının uluslararası hukuka uygun olduğuna karar vermiştir. “……self-determination hakkı, bütün halklar’ tarafından kullanılabilir.”

“….Kurulu bir devlet içinde savaş hukukuna aykırı kuvvet kullanımı ve uluslararası hukukun ağır ihlali durumlarında da bu hak doğar.”

BM’nin mütalaasına karşı ise 6 devlet ret, 78 devlet olumlu, 75 devlet ise çekimser kalmıştır.

Birleşmiş Milletler Mütalaasının özeti

“Kosova’nın Bağımsızlık İlanı Uluslararası Hukuka Uygundur - Uluslararası Hukuk Bağımsızlık İlânını Yasaklamaz”

“Bağımsızlık ilânlarına atfedilen yasadışılığın sebebi, bu bağımsızlık ilânlarının tek taraflı nitelik taşımaları değil, fakat yasadışı kuvvet kullanılması veya genel uluslararası hukukun özellikle emredici (jus cogens) hükümlerinin en ağır biçimde ihlâl edilmesi sonucunda meydana gelmiş olmalarıdır.”

Uluslararası Hukuk kurallarının uygulanmasını sağlayan zorlayıcı cebri bir kurum yoktur. İcra-i bir kurumun bulunmaması nedeni ile uluslararası hukuk kuralları tavsiye niteliğinde kabul edilir. Bununla birlikte Devletler Hukukunun ana prensibi olan “Ahde Vefa ve ahlâka uygunluk” ilkesi gereğince devletler kendilerini bir biçimde bu hukuka bağlı olarak hisseder. Örneğin Uluslararası Adalet Divanı kararlarının bağlayıcı nitelikte olduğu kabul edilir. ABD bile kendi aleyhinde verilen UAD’nin kararlarını yerine getirmiştir.

Yukarıda örnek niteliğinde verilen hukuk normları ve kararlara bakıldığında uluslararası hukuk açısından Batı Kürdistan’ın bağımsızlık ilan etmesi önünde hukuki hiçbir engel bulunmamaktadır.

Bununla birlikte Kürd siyasal düşüncesinde ciddi bir bilgi eksikliği ve irade zafiyeti bulunmaktadır.

PYD, şu ana kadar soyut ifadelerle “Demokrasi istiyoruz” söylemi dışında ciddi ve somut bir açıklamada bulunmamıştır.

TEW-DEM sorumlusu ve Suriye Kürdleri Yüksek Konsey üyesi Şeyxo’da “Suriye Kürdleri’nin coğrafyası üç parçadır. Bu kadar küçük bir coğrafyada 3 parçaya bölünmüş Kürdler ile nasıl bir Kürdistan kurulacak? Cedid Arap’tır. Ardından Kobani gelir ve ardından yine Arap bölgesi Carablos Azaz ve ardından Afrin gelir. Mantık bunu kabul etmez ki! “ diyor. (rizgari)

Bağımsızlık söylemini mantıksız bulan Şêyxo, Batı Kürdistan için hiçbir statü de önermiyor!

Temsil kabiliyeti doğal ve meşru bir hakkın savunulması ile hayat bulur, süreklileşir. Batı Kürdistan’daki reel durum ile dünya konjonktürü Kürdlere çok daha ileri olanaklar sunuyorken Kürd temsilcilerinin bu gerçeğin dışında kalmaları kitleler tarafından uzun süre kabul görmez. Bir süre sonra bu tür söylemlere karşı itirazlar yükselecektir. Kanaatimce yakın bir süreçte ya bu şahsiyetler değişecek, ya da bu şahsiyetlerin düşünceleri.

Çağımızda Bağımsız Devlet

Devletin doğuşunda belirleyici olan çağdaş normlara uygunluktur. Konjonktürel politikalar ise devlet oluşumunda belirleyici değil, etkileyicidir.

Bazı düşünürler Batı Kürdistan’a ilişkin açıklamalarda bulunurken “Başta ABD olmak üzere, Küresel Aktörlerin bu çerçevede açıklanmış bir beyanı yoktur. Dolayısıyla Batı Kürdistan için uluslararası bir uyum da yoktur” diyorlar.

Kanaatimce bu düşünürlerin zaman mefhumu ile ilgili ayrım sorunları var. İçinde bulunulan hâl ile süreç farklı durumları ifade eder. İçinde bulunduğumuz dönemde Batı Kürdistan Bağımsızlık ilan edemez. Bunun koşulları yoktur. Bu doğru. Ancak süreç içinde bunun koşulları olgunlaştırılabilir/ olgunlaşacaktır. Gelişmeler bu çerçevede seyir ediyor.

Küresel süreç, meta ve bilgi akışkanlığının, insan hareketinin sınır tanımadığı bir çağı ifade ediyor. Bu sürecin en belirgin özelliği, dışarısının kalmamış olmasıdır. Sınırlar geçirgen, meta ve bilgi akışkan, insan sınırsız bir hareket içindedir.

Bu sürecin aktif özneleri çok uluslu şirketler, uluslararası kuruluşlar ve küresel sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu özneler aynı zamanda klasik anlamda ulus devleti ve egemenliği tehdit eden unsurlardır.

Küresel çağın özneleri, felsefesi; meta akışkanlığı ve insan hareketi sınır ve kırmızıçizgi kabul etmez. Küresel süreç, güvenliğin yerelden sağlanması ilkesi gereğince devlet ve/veya devlet benzeri oluşumlara daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Küresel sistemin ulus devletleri yıktığı biçimindeki yanlış düşünce, devletin niteliği ile devlet olgusunun birbirine karıştırılmasından kaynaklanan bir bilgi eksikliği durumudur.

Konjonktürel Durum

Çağımızın nesnel yasalarının oluştuğu bu süreçte küresel sürecin aktörleri de dünyaya yeni şekil verirken küresel güvenliği ve enerji ihtiyacını esas almaktadırlar. Çatışmalar olsa da genel anlamda bir tezat değil uyumluluk vardır.

-Küresel güvenliği yerelden sağlama, yerel topluluklara daha geniş hak ve yetkiler verme hem daha basit hem de risksizdir. Son 20 yıl içinde Sovyetler’de, Balkanlar’da ve bugün de Ortadoğu’da gerçekleşmekte olan budur.

-Enerji kaynakları ise sınırlıdır ve belli bazı noktalarda yoğunlaşmıştır. Enerji kaynaklarının yoğunlaştığı bu noktalardaki mal akışkanlığını sınırlandıran engelleri ortadan kaldırmak istemektedirler.

Küresel aktörlerin enerji politikasının ne olduğunu, nasıl bir seyir izleyeceğini anlamak için örnek niteliğinde Nabucco Boru Hattı Projesi’ önemli veriler sunmaktadır. Zira son 200 yılda gerçekleşen savaşların tümünde enerji kaynakları sorunu vardır.

Nabucco Anlaşması’na göre Türki Cumhuriyetlerden Türkiye üzerinden bir boru hattıyla AB ülkelerine doğal gaz taşınacaktı. Bu anlaşma ile Rusya ve İran’ın enerji kaynakları üzerindeki hâkimiyeti sınırlandırılacaktı. Ancak küresel aktörler arasındaki rekabet, bu projenin hayata geçmesine engel oldu.

Birçok analiste göre Nabucco Boru Hattı Projesi, Güney ve Batı Kürdistan Petrollerini Akdeniz’e taşıma amacıyla yeni bir düzenlemeyle yürürlüğe sokulacak. Bu durumda Batı Kürdistan ile Güney Kürdistanı birleştirilecek, petrol ve gaz bu boru hattı ile Kerkük-Musul-Qamışlo-Kobani-Afrin hattından Akdeniz’e ulaştırılacak.

Bağımsızlık Yolunda Bir Proje


Yüksek amaçları hedef edinse de içinde yıkım ve ölüm riskini taşıyan öneri ve savlar, düşünen beyinler tarafından bir hobi olarak ileri sürülemez. Yine bunun gibi uzun süre gerçekleşmeyen siyasal vaatlerin doğruluğuna kuşkuyla bakılmalı, ahlaki yönleri sorgulanmalıdır. Gayrı ahlâki durumdan kasıt siyasal öncülüğün hedef olarak kitlelere sunduğu amaç değil, siyasal öncülüğün gizli iktidar hırsı ve sömürü arzusudur.

Neden Bağımsızlık

Bağımsızlık, uluslararası alanın ikna edilmesiyle elde edilen bir statüdür. Bu statünün elde edilmesi sürecinde çoğu zaman askeri ve siyasal zorun kullanılması da kaçınılmazdır. Bağımsızlık isteminin temel güç dayanağı meşruiyettir. Kürtlerin dayandığı/dayanacağı temel güç dayanağı da budur. Günümüzde dünyanın bütün egemen güçleri Kürdlerin meşru hak mücadelesine karşı bir duruş içindedir. Ancak bu ittifak meşru olmadığı için dayanaksız ve güçsüzdür.

Kürdistan uluslararası bir sömürgedir. Sömürge ülke ve halklar, ancak uluslararası alanda manevi (tüzel) kişilik kazanarak sömürge statüsünden kurtulabilirler. Bağımsızlık dışında hiçbir statü sömürge ülke ve halk olma statüsüne son vermez.

Bağımsızlık talebinin diğer taleplerden daha çok şiddet gerektirdiği savı yanlış ve yanılgılıdır. Güçlü bir istem için sanki daha çok askeri ve siyasi zora ihtiyaç varmış gibi bir durum psikolojik yanılsamadir. Şiddet boyutunun politik istemle alakası yoktur. Şiddet, sistemin katılığı ile bağlantılı bir durumu ifade eder. Irk anlayışı üzerine inşa edilmiş Türk Devlet yapılanmasından Kürtler için Demokratik Cumhuriyet istemek, bağımsızlık istemekten daha az şiddet gerektirir biçimindeki düşüncenin maddi ve mantıki hiçbir dayanağı yoktur. Bu durum Suriye ve İran için de geçerlidir.

Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Özerklik, Demokratik Federasyon gibi istemler doğrudan muhataba yöneltilir. Bu istemleri kabul etmeyen muhatabı alt etmek dışında başka bir yol ve yöntem de yoktur. Ayrıca bu tür durumlarda meşruiyetten çok yürürlükteki gayrı meşru hukuktan medet umulur. Ki bu mücadele öncülüğünün kendi kendisiyle çelişmesi demektir.

Buna karşılık meşruluk temeline dayanarak uluslararası alanı ikna etmek, hem daha gerçekçi hem de hukuki dayanakları olan bir girişim biçimidir.

Kaldı ki bağımsızlık isteminden farklı bir istemle ulusal taleplerde bulunmak, şiddet kullanımının kuşkuyla karşılanmasına yol açar. Böyle bir durumda şiddet meşruiyetini yitirir. Örneğin 1999’dan önce büyük çaplarda şiddet kullanan PKK, terörist bir örgüt olarak kabul edilmezken şiddeti en asgari düzeye indirdiği Demokratik Cumhuriyet tezi sürecinde nerede ise bütün dünya tarafından terörist örgüt olarak isimlendirilmiştir. Amaç ve araç arasındaki çelişki, dünya kamuoyunda böyle bir nitelendirmeyi de kolaylaştırmıştır.

İşte bunun için politik öncülerin kurguladıkları statü/statüsüzlük biçimlerinin dünya ve ulus gerçekliği ile bağdaşıp bağdaşmadığı açık sözlülük ve cesaretle tartışılabilmelidir. Bu tartışmaları sınırlandıran anlayışlar bilimsel olmadığı gibi ahlâki de değildir. Söz konusu zulüm düzeninden kurtuluş olduğunda düşünce ve eyleme sınırlandırma getiren her türlü anlayış ve uygulama, art niyetli bir girişim olarak değerlendirilmelidir.

Bu anlayıştan hareketle Batı Kürdistan için bir kuram veya kurgu sunmak gibi bir düşüncemiz yoktur. Sözü edilen projeden kasıt, ortaya çıkan fiili duruma uygun olarak taslak bir planlamanın yapılmasıdır. Böyle bir planlamanın hayata geçirilmesi ile mevcut fiili durum/kazanımlar korunabilir, geliştirilebilir, bu fiili duruma ulusal ve uluslararası meşruiyet kazandırılabilir. Böyle bir proje, olası bir bağımsızlık idealinin yaşama geçirilmesi durumunda ön bir hazırlık olarak da değerlendirilebilir.

Unutulmamalıdır ki sonuçları öngörülmeyen eylemler kör, eyleme dönüşmeyen düşünce ise kötürümdür.

Bu projenin hayata geçmesi, Batı Kürdistan Yüksek Konseyi’nin kendisini bağımsız bir devletin yetkili ve tek meşru organı olarak görmesine ve üç büyük parti (PKK, KDP, YNK) liderinin güvencesine ihtiyaç vardır.

A-Hukuk Projesi

Dünya ve Kürd basınından, iletişime geçtiğimiz Batı Kürdistanlı şahsiyetlerden edindiğimiz temel izlenim şu: Kurumlaşmada ve yönetimde ciddi sorunlar yaşanıyor. Baas döneminden kalan yöneticilerin hâlâ aynı görevlerde tutulmalarının nedeni “yönetememe kaygısı”ndandır. Yönetim bireyler hiyerarşisi değil, normlar hiyerarşisidir. Bu hiyerarşinin adı da hukuktur.

Hukuk projesi, Uluslararası Hukuk, Devletler Hukuku, İç Hukuk ve Maliye sorunlarını kapsar.

Yüksek Kürd Konseyi kendisine bağlı olarak bir hukuk komisyonunu kurar. Bu komisyon Kürdçe’nin yanında en az ikinci ve hatta üçüncü bir dil bilen akademisyenlerden oluşur. İlk başta her bir bölüm için bir ile üç arasında bir sayı yeterlidir. Bunlar daha sonra kendilerine bağlı alt komisyonları oluşturur, çalışma programını yapar.

Hukuk projesi, Uluslararası Hukuk, Devletler Hukuku ve Anayasa Hukuku konularını kapsar. Bu alanların her birine ilişkin alt komisyonlar oluşturulur. Komisyon belirtilen alanla ilgili olarak araştırmalar yapar. Komisyonlar yaptığı bu araştırmaların sonucunu Batı Kürdistan özgülüne uyarlı bir biçimde yorumlar, görüş ve önerilerini Yüksek Kürd Konseyi’ne rapor eder. Yüksek Kürd Konseyi bu bilgileri değerlendirip güncele uyarlar, politik belirlemelerde bulunur, bu çerçevede açıklamalar yapar, politik ve diplomatik çalışmalar yürütür.

a-Uluslararası Hukuk ve Devletler Hukuku komisyonu çalışmalarını, zamanla sınırlandırılmış bir çalışma programı ile yürütür, raporlar oluşturur. Yüksek Kürd Konseyi’nin, dili, gözü ve aklı olur.

Komisyon Birleşmiş Milletler, AB, ABD, Rusya, Çin ve uygun görülen devletler alanında çalışmalar yürütür. Yapılması gereken çalışmaları Yüksek Konseye bildirir. Konsey bu çerçevede bir çalışma programı oluşturur ve girişimlerde bulunur.

b-İç Hukuk

Kitleler neyin hak, neyin yasak olduğunu bilme hakkına sahiptir. Normsuzluk, halkın bu hakkını gasp anlamına gelir. Yüksek Kürd Konseyi herhangi bir karışıklığa meydan vermemek için hemen ve çok acil olarak toplumsal temel normları oluşturmak üzere bir komisyon oluşturur. Çok kısa bir süre içinde geçici bir anayasa oluşturulur, Yüksek Kürd Konseyi’nin geniş çerçeveli bir toplantısı ile bu taslak tartışmaya açılır, genel bir kabulle yürürlüğe konulur. İleriki süreçlerde Batı Kürdistan’ın kesinleşen hukuki statüsüne uygun olarak bu komisyon bir anayasa metnini oluşturur ve taslağı halkoyuna sunar. Bu çalışma, içte huzuru sağlarken, uluslararası diplomasi ve siyaset alanında da güven verici önemli bir rol oynar.

c-Maliye;

Suriye Hükümeti’nin denetiminde bulunan ekonomik kurumlara ve işletmelere el konulur. Bu işletmelerin nasıl yönetileceğine ve gelirlerinin nasıl yönlendirileceğine ilişkin bir yönetmelik yapılır. Gelirler her halükarda merkezi bir yerde toplanır. Çeşitli kurum ve komisyonların bütçeleri de bu çerçevede belirlenir. Yüksek Konsey’in uygun göreceği ihtiyaçlar, sırasına göre mali politikayı belirler.
İstikrar doğrudan maliye ile bağlantılı bir konudur ve ertelenemez. Toplumun yaşamsal ihtiyacı ve yaşam düzeyi istikrarın ana unsurudur.

Komisyonların merkezi Batı Kürdistan’da, çalışanlarının tümü ise gönüllü olur. Ancak bu komisyonlar değişik ülke ve alanlarda kendisine bağlı bürolar oluşturabilir.

Bu komisyonların çalışması, zamanla Ulusal Kongre veya Konferansla birleştirilerek ulusal nitelikte bir stratejinin oluşturulmasına zemin hazırlar.

B-Savunma

Savaş riskli bir oyun ve ölümcül bir kumardır. Çatışmanın yarattığı büyük korku ve heyecan nedeniyle çatışma ortamında bulunan birey ve topluluklarda aptallık etkisi oluşur. Dolayısıyla saldırı tehdidinin büyüklüğü ve buna karşı savunma refleksi çoğu zaman maddi gerçeğin nesnel değil, sübjektif olarak algılanmasına yol açar.

Savunma stratejileri nesnel duruma ve silahlı kuvvetlerin karşılıklı güç dengesine göre oluşturulur. Savaşta yanılgılı olan diğer bir husus da “Büyük balık küçük balığı yutar” misali her zaman güçlünün kazanacağına olan inançtır. Oysaki savaşı askeri ve teknik açıdan güçlü olan değil, stratejik, taktik ve moral açıdan güçlü olan kazanır.

Batı Kürdistan coğrafyasının bir savaş alanına dönüşmemesi için şimdiye kadar gösterilen özenin devam ettirilmesinde büyük yarar var. Yüksek Kürd Konseyi kadar PKK, KDP ve diğer Kürd örgütlerinin de bu çerçevede duyarlı olmaları gerekiyor.

Batı Kürdistan, çatışmasızlık siyasetini esas alacak bir politika izlemeli. Ancak çatışmaya ve savaşa da her zaman hazır olmalıdır.
Savaşta ittifak, düşmanın saldırı kararlılığını akamete uğratır. Bunun için Batı Kürdistan yönetimi ittifak anlayışını stratejik bir düzeye çıkartmak zorundadır. Suriye’de Ermeniler, Asuriler, Aleviler, Nasturiler ve Türkmenler var. El- Kaide ve muhalif güçlere karşı öfke besleyen Sünni Müslümanlar var. Kürdler bu kesimlerle ittifak yapmayı bilmeli, bunun yollarını aramalıdır.

Batı Kürdistan Baas ve Suriye Muhalefetinin mutlak, Türkiye ve İran’ın olası saldırı tehdidiyle karşı karşıyadır. Savunma stratejisi oluşturulurken saldırgan unsurların konumları ayrı ayrı değerlendirilir.

Stratejisini, Kürdlerin statü kazanmaması üzerine inşa eden Türkiye’nin durumuna kısaca değinmekte yarar var.

Batı Kürdistan Uluslararası Sömürge Kürdistan’ın bir parçasıdır. Diğer parçalarda yürütülen mücadele bu parça üzerinde doğrudan bir etki yapar. Nitekim PKK gerillalarının Kuzey Kürdistan’da yürüttükleri savaş, Türkiye’nin Batı Kürdistan’a müdahale konusundaki kararlılığında kırılma yaratmıştır.

Kedi Kör Yılan Savaşı
Kör yılan zehri güçlü, hareket kabiliyeti gelişkin olmayan bir yılan türüdür. Ağzından çıkardığı ıslık türü bir sesle cisimleri, avını ve tehlikeleri fark eder. Kedi ise uzun süre hareketsiz kalabilen ve yarım saat kadar nefesini tutabilen ve son derece sakin ve aynı zamanda vahşi bir hayvan.

Kör yılan ile savaşında hep arkadan saldırır ve kuyruğunu yaralar. Uzun süren bu döğüş ve bekleyiş sonunda kör yılan kuyruğunu koruyamaz hale gelir ve son çare olarak kuyruğunu ağzına alır. Kuyruğunu ağzına alan kör yılan bütün savunma sistemini de yok eder. Bu durumu fırsat bilen kedi de kör yılanı boynundan yakalar ve….

Dikkat edilirse PKK’nin yoğun biçimde doğu cephesinden saldırmasından sonra Türkiye’nin Batı Kürdistan ve Suriye politikası nerede ise kör yılan-kedi kavgasına dönüşmüş bir durumda.

Ne söylenirse söylensin sonuçta muharebeyi kaybedip-kazanma hazırlık süreciyle sıkı sıkıya bağlıdır. Hazırlık süreci personel eğitimini, teknik temini ve taktik yaratıcılığı içerir.

Savunma stratejileri coğrafya, teknik ve personelin nicelik ve niteliği esas alınarak yapılır.

ı- Batı Kürdistan siyasetinin şu ana kadar Baas rejimi ile geliştirdiği çatışmasızlık siyaseti doğru bir siyasettir. Ancak bunun bazı ilkelere ve gelecek amacına uygun olarak bir anlayışa kavuşturulması gerekiyor. Baas rejimi sırf askeri ve polisiye bir rejim değil, aynı zamanda sosyal dayanakları olan bir sistemdir. Bu sistemin sosyal dayanakları incelenerek ittifak ve çatışma noktaları belirlenir.

ıı- Baas rejimi kadar Suriye Muhalefeti de Kürdlerin dostu değildir. SUK lideri Abdulbasıt Seyda’nın bir Kürd olması şans olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede ilişkiler geliştirilebilir ve muhalefetin Kürd ve Kürdistan’a saldırıları ertelenebilir, önlenebilir. Saldırmazlık ve karşılıklı ilişkilerin zamanla stratejik bir anlaşmaya ulaşması bu anlamda mümkün kılınabilir.

ııı- Yüksek Kürd Konseyi’nin Türkiye’ye ilişkin açıklamaları olumludur. Batı Kürdistan’ın Türkiye’ye karşı bir tehdit unsuru olmadığı güvencesi verilerek, Türkiye’nin saldırıları frenlenebilir. Ancak bununla birlikte Türkiye’nin her an saldırgan olabileceği varsayılarak uluslararası alanda diplomatik çalışmalar aralıksız olarak sürdürülür. Her şey zamana bağlıdır. Kürdler, zaman kazanmayı statü kazanma olarak algılamalıdır.

ıv- İran’ın durumu son derece karışık. Baas rejimi ile geliştirilecek ilişki, İran ile ilişki biçiminde etkili olur.

v. AB, ABD, BM şemsiyesinde oluşturulması istenen güvenlikli bölge Kürdlerin hem yararına ve hem de zararına olabilir. Bunun için en başında karşı çıkmak veya kabul etmek gibi bir durum yanlıştır. Güvenlikli bölgede faaliyet yürütecek askeri unsurların görev ve işlev kapsamı değerlendirilerek bir sonuca varılır.

Vı- Sözünü ettiğimiz tüm bu hususlar politikanın savaş ile bağlantılı ilişkisini ifade ediyor. Bütün bunlara karşın ya eğer savaş kaçınılmaz olursa!

Savaş, bir arazi parçası üzerinde savaş araçlarıyla yürütülen politik bir çekişmedir. İşte bunun için Batı Kürdistan Kürdleri kaçınılmaz olarak kendilerini bir savaşın içinde bulduklarında muharebeyi kendi arazilerinde değil, düşman arazisinde yürütmeyi esas alacak bir strateji izlemelidirler.

Yoğun bir istihbarat ağı oluşturulur. Saldırı pozisyonunda olan düşman tespit edilir, hazırlık aşamasında etkisiz hale getirilir, saldırı azmini kıracak hamleler yapılır.

Çatışma sahasının daralması durumunda ülke coğrafyası, arazi ve savaş araçları önem kazanır. Böylesi durumlarda arazi hâkimiyetinin elde tutulması ve savaş araçlarının etkin kullanılması, muharebenin sonucunu belirler.

Batı Kürdistan arazisi Afrin hariç hepsi ovalıktır. Bu arazinin savunulması dağ coğrafyasına ve gizlilik esasına dayanan klasik gerilla taktiklerine göre oldukça zordur. Ancak imkânsız da değildir.

Kürdler zaman geçirmeden modern anlamda bu arazide hendekler, kaleler ve bataklıklar oluşturmalıdır. Hendek, kale, bataklık kavramları klasik anlamda algılanmamalıdır. Günümüz savaş tekniği açısından soyut ve kapsamlı kavramlar olarak algılanmalıdır.

Nüfus üzerindeki hakimiyet, coğrafya üzerindeki hâkimiyeti zorunlu kıldığından strateji ve taktikler alan hâkimiyetini esas alır.

Alan savunması ise önleyici tedbirlerle geliştirilir. Önleyici tedbirlerden kasıt, araziyi geçişsiz kılmadır.

Savaş ve buna bağlı olarak savunma bir ordu organizasyonunu gerektirir. Orduyu ise generaller inşa eder. Prusya Savaşı’nda yenik biçimde dönen Napolyon’a “Hani 200 bin kişilik ordu?” diye sorduklarında “ Ben geldim ya!” demiş.

Savaşçı ve asker her zaman bulunur. Ancak generaller savaş pratiği içinde yetişir. Kürdler Kuzey’de ve Güney’de az da olsa general yeteneğinde şahsiyetler yaratmıştır. Bunların bilgi ve tecrübelerinden yararlanılmalıdır.

huseyinturhalli@gmail.com

 

Diğer Haberler