Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Bakış Açısı(Paradigma); Manayı Harfi, Manayı İsmi

Bakış Açısı(Paradigma); Manayı Harfi, Manayı İsmi

04 Ekim 2012 Perşembe 10:11
“Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim..."

Bakış Açısı(Paradigma); Manayı Harfi, Manayı İsmi*

“Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; 

…Kelimelerden maksat; (1)mânâ-yı harfî, (2)mânâ-yı ismî, (3)niyet, (4)nazar’dır.

Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına, yani kâinata mânâ-yı harfi ile ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismi ile ve esbab(sebepler) hesabına bakmak hatâdır.

...Binaenaleyh, nimete bakıldığı zaman Mün’im,  san’ata bakıldığı zaman Sâni(Sanatkâr), esbaba(sebeplere) nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir…” (erisale.com Mesnevi Nuriye [Katre] s:72-73)                                         

İnsan hayatında, insana verilen “cüzi ihtiyari” tabir edilen özgür iradenin yaptığı en önemli ve hayati tercih ve seçim, bakış açısıdır. Her şeyde ve her olayda bu bakış açısı kendisini gösterdiği gibi, Cennet ve Cehennem gibi birbirinden uzak neticelere ulaştıran İman ve Küfür gibi en önemli bir meselede karar kılma da, yine bu bakış açısına bağlıdır. Paradigma kelimesi batı kaynaklı olup, çok tanımı olmakla birlikte yaygın olarak, bakış açısı anlamında kullanılır.

Bakış açısı ana ve esas olarak ikiye ayrılmaktadır; (1)Manayı Hafi, diğeri (2)manayı ismidir. Manayı harfi; kainata ,eşyaya ve varlığa(masivaya; Allahtan başka her şeye) Allah hesabına bakmaktır. Manayı ismi ise; kainata, eşyaya ve varlığa, sebepleri hesabına yani kendi hesaplarına göre bakmaktır. Bunlar ıstilahi manalarıdır. Bakış açısının(nazar’ın) belirlenmesinde elbetteki “niyyet”in rölü en önemli esas olacaktır.

Deyim olarak manayi harfi: Harf manası, yani harf tek başına bir anlam vermediği için başkasını katmak gerektiğinden, yani eşya, kendi başına harf gibi olup, mana ifade etmeyip anlamlı olamadığından, ancak sahibi ve yaratıcısı olan Allah ile manasını ve izahını bulur diye, Allah hesabına kainata bakmaya “Manayı Harfi” denilmiştir. Manayı ismi ise; İsim manası, yani isim olarak kelime kendi başına anlam ifade ediyor olduğundan, bu eşyaya, kainata ve varlığa uygulandığında, Allahı nazara almadan  kendi başına izahı yapılabilir düşüncesini ifade ediyor bakımından “Manayı İsmi” denilmektedir. Bu iki kavram, Medrese usulünde Nahiv(Garamer) kitapların başlarında terim olarak tarif edilip, çokça üzerinde durulurnuş…

Bakış açısının; yani manayı harfi ve manayi isminin şekillenme donanımı;

“Yukarıda değindiğimiz özgür irade, bir takım tesirler altında seçim yapmaktadır. En önemlisi, iç dünyasında kalb çevresinde, müspet ve menfi, yani olumlu ve olumsuz bildirim ve ilhamların etkisinde kalmaktadır. Bir yandan melek ona iyi, doğru ve güzel şeyler ilham etmekte, diğer yandan şeytanın insandaki yetkilisi  ve kötülüğü emreden nefsi emmarsi tarafından,  vesvese ve dürtüklemeler  yapılmaktadır. “Nefse(insana) ve onu düzenleyene yemin olsun ki, ona hem takva; yani müspet, sorumluluk bilinci ve yanlışlardan sakınma ilhamı; hem fücur; yani kötülük ve sorumsuzluk bildirimi yapılmaktadır. Kim kendini arındırırsa kurtuluşa ermiş, kim de kendini sorumsuzluğa daldırırsa zarara uğramıştır.”(Şems 6-9)

Aslında insanın güzel düşünce ve davranışı,  iyi bildirimi(sinyali) dinlemeye kuvvet verdiği gibi, iyi ilhamı(sinyali) dinleme de, iyi düşünce ve davranışı( Amenu ve Amilussalihatı) yaptırma sonucunu verecektir. ”Onlara O’nun ayetleri okunduğunda, imanları artar.”(Enfal,2) Aynı şekilde kötü niyyet ve davranış içinde olma, kötü sinyali dinlemeye müsait hale getirdiği gibi; kötü bildirimi dinlemek te, kötü düşünce ve davranışı(Küfür ve Günahı) netice verecektir. ”Onların yapmakta oldukları kötülükler kalplerini (mühürlemiştir) paslandırıp körletmiştir.” (Mütaffifin,14)  Yani geri beslemeli devre gibi, her biri birbirini  dönüşümlü olarak kuvvetlendirecek ve karşı tarafı zayıflatacaktır.”

İnsanda bakış açısının yoğun olarak şekillendiği çağ;

Aslında bütün mesele, yer, gök ve dağın yüklenmekten çekindiği ve insanın omzuna aldığı büyük emanetin bir yönü olan “ene” tabir edilen “benlik” duygusuna nasıl bakıldığına bağlı olarak kâinat veya evren algısı ve bakışı şekillenir. Bu da genellikle 14,15 yaşlarında, en kritik dönüm  noktası olarak tarif edilen mükellef (sorumluluk)  döneminin başlaması ve amel defteri açılıp, şeytan ve nefsin devreye girmesiyle, büyük bir gerilim ve iç çarpışma içerisinde en önemli tercih ve seçim olan bakış açısı, yani “manayı harfi” veya “manayı ismi” nazarı şekillenmeye başlamaktadır. 15 yaşına kadar, ister olumlu ister olumsuz, insana yapılanlar veya yapılmayanlar, bu dönemdeki karara, tercihe ve seçime alt yapı mesabesinde olacaktır. Elbette ki her yaştaki insanın iç dünyası dinamiktir. Ve her dönemde çok az seviyede cereyan etse de bu durum yaşanabilmektedir. Bizim kastımız, buluğ çağı tabir edilen o delikanlı dönemde, bu halin çok yoğun ve hayati nitelik taşımasıdır. Piskolog olmadığımdan çocuklarımdan, çevredeki gözlemlerimden ve İslami literatürde anlatılanları referans alarak söylüyorum. Mümin Psikolag kardeşlerimizin bu dönem üzerinde ilmi çalışmalar yapmalarını tavsiye ederim.

“Manayı İsmi”nin şekillenişi; Kendi benliğini yani sahiplik duygusunu, aynadaki güneşçiğin, bağımsız bir güneş kabul edilmesi gibi, bağımsız ve asıl kabul edip o şekilde değerlendirilse, hevesini ilah edinir. Yavaş yavaş bu daireyi genişlendirir kendi vücudu, kendi milleti dâhil, bütün eşyaya kendine sahip gözüyle bakıp ta tabiat tağut’una kadar gider. Böylece en küçük birim olan “benlik” putu veya tağutu tabiat putuna dönüşür.

“Manayı Harfi”nin şekillenişi; Fakat tercihini, kendi benliğine, aynadaki güneşçiğin gökteki güneşe bağımlı ve ondan ışığını alır gibi, bağımsız değil de yaratıcısı olan Allahın isimlerin nakşı olarak bağımlı kabul ederse, kendini sahip olarak değil, mülk olarak görür. Ve buna bağlı olarak mülkü sahibine teslim eder. Kendi vücudu, milletini dâhil her bir varlığı Allahın birer mülkü ve nimeti olarak görür ta bütün kâinata kadar, her şeyi kendi sahibi olan Allaha mal eder. “Lehul mulku velehul hamdu; yani mülk onun, hamd de, şükür de onundur “der, üzerindeki emaneti sahibine teslim eder. (bk:30. Söz 1.Mebhas)

İnsana manayı harfi(Allah namı) ile bakış;

Biraz açarsak; İnsan önce kendine bakar eğer kendisinin yaratılmış olduğunu,  kainatın başlangıcından uzun bir süre geçmesine rağmen, anılmayan bir şey olduğunu idrak eder, onu bu yokluk karanlıklarından varlık nuruna çıkartan bir failin olması gerektiğini düşünüp, kendi vücudundaki yapı ve sistemin bir fabrika gibi çalıştırıldığını ve devamlı düzen içersinde yenilenip değiştirildiğini fark edip,  böyle güzel bir şekilde yaratan, tesviye eden ve ölçülü bir tarzda donatılarak, istenilen bir şekilde yapılmasını tefekkür ederek, Nübüvvet(Peygamberlik) kurumunun öğretileri ile de birleştirerek rabbini bulmada karar kılar ve “manayı harfi” bakışı elde eder.

İnsandan kâinata manayı harfi ile bakış;

Çünkü bütün diğer bakışlar, bu benlik üzerindeki bakışa bağlı olarak gerçekleşecektir. Çünkü bu durum insanı intisaba götürür. Yani İnsanı,  Sanî Zülcelâl olan Allaha nispet ediyor. Ve iman bir intisaptır. Yana Allaha bağlantıdır. Yani onun mahlûkuyum, sanat eseriyim, rahmetini ve keremini tezahür ettiriyorum gibi manalarla yaratılmış ve bağlı olduğunu gösterir.

Bu intisap yani bu bağlantı Allahın yaratmış olduğu her şeyi de dâhil eder. Yani Allaha imanı vasıtasıyla Allahın yaratıp idare ettiği bütün varlık dünyası ile bağı kurulur. Nasıl ki bir meyve bağlı ve takılı olduğu ağaçla ve ağaçtaki ukdeyi hayatiye(hayat düğümü) denilen Allahın iradesinin bir yansımasıyla irtibat kurar ve bu bağlantıdan ağacın başındaki bütün meyveler, çiçekler ve yapraklarla da bir alakası, bir irtibatı ve bir kardeşliği gerçekleşmiş olur. Onun içim Mümin bir insan, Allaha iman vasıtasıyla Allahın yaratıp ve idare ettiği bütün varlıklarla irtibat peyda eder. Değil sadece ailesi, milleti ve memleketi ile, bütün insanlarla, bütün canlılarla, hatta bütün maddi ve manevi varlıklarla irtibat kurar, bağlantı elde eder. Adeta manevi şahsiyeti bütün bir varlık dünyası kadar genişler. Ve hatta Allahın ezeli ve ebedi oluşuyla bütün geçmiş ve gelecekteki mesafelere uzar. Böylece kendisi için bütün kâinat var olur.(bk:24. Mektup)

Kur’an-ı Hâkim’de Allah namına(manayı harfi) ile bakış;

İşte Allah namına(ismi ile) bakmayı,  “ene; benlik” denilen insanın kendi benliğinde bu manayı en güzel bir şekilde ifade eden bu ilk inen ayete bakın: “Ikra’ bismi rabbikellezî halake; Oku! Seni yaratan Rabbinin ismi ile”. Görüldüğü gibi vahiy, insan aklıselimi ile birleşip kendi bünyesindeki yaradılış ve faaliyeti Rabbin ismi ile okunması istenmektedir. Bu öyle önemlidir ki, sadece Kur’anı ilk inen ayeti olmasının yanında, “Rabbi-ke;Senin Rabbin” ifadesiyle ilk önce insanın kendisini okumasını buyurmaktadır. Ey kendini insan bilen insan kendini oku!...

Kur’an’ın bir sure hariç, bütün surelerin başında çok yoğun olarak “Bismillahirrahmanirrahim; Allahın ismi ile ki Rahman ve Rahimdir.”  Başlaması bize Allahın namıyla bakmanın ne kadar önemli olduğun vurgusu yapılmaktadır. Hatta Devlet başkanı olan Süleyman (a.s.) Yemen Melikesi Belkıs’a gönderdiği resmi mektubunu ”Bismillahirrahmanirrahim” ile başlaması bütün hayırlı muamelelerimizin Allahın ismi ile yapılması, yani manayı harfi ile bakılması gerektiğini nazara verir. Belkıs ta, zaten bu manayı anlamış ki, ifadesinde Hz Süleyman ile birlikte Âlemlerin Rabbine teslim olduğunu itiraf etmektedir. Yani Hz Süleyman kendisine, devletine değil,  kendisi ile beraber Allaha teslim olma misyonunu yerine getirmiştir. Yanai manayı hafi ile yazılan mektup ve davranışı çok etkili olmuştur.  “…eslemtu mea suleymâne lillâhi rabbil âlemîn;…(artik) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml: 44)

İnsan hayatında merkezi rol onayan, bütün eylem ve faaliyetlerin enerjisi olan besin ve gıdayı kullanırken, muhakkak Allahın ismi ile olması gerektiğini, o kadar kuvvetli vurgular ki, Allahın İsmi ile, namı ile, yani manayı harfi ile bakış ne kadar hayati olduğu ortaya çıkıyor. ” Eğer O'nun ayetlerine inanıyorsanız, artık üzerinde yalnızca Allah'ın ismi anılanlardan yiyin.”(Enam,118)

İşte Kur’anı Kerim, İlk indirilen ayetlerinde insanın benliğini nazara alarak Rabbinin ismi ile okumasını istemektedir. Bütün surelerin başında yoğun olarak besmelenin( Allahın ismi ile) kullanması bu önemli gerçeği ortaya koymaktadır. Hatta Hükümdar olan Süleyman (a.s) mektubu ile bir devlet işleyişini, Allahın ismi ile yapması en geniş siyaset dairesinde bile Allah namına işlemenin yani manayı harfi ile icraat etmeninin ehemmiyetini vurgular. Ve insan hayatında en merkezi rol alan besini, Allahın ismi ile kullanıp yemesine şiddetli hatırlatmaktadır. İşte bu kadar geniş yelpazeden misaller vermesi, Her alan da, her konuda ve her platformda meşru olmak kaydı ile Allahın namına olmanın, yani manayı harfi ile bakmanın zarureti ortaya çıkmaktadır.

Hz Peygamberde(a.s.m) manayı harfi bakışı;

Hz peygamber (a.s.m) da her konuşmaya başlarken; “Vellezi nefsu muhemmedin biyedihi; Muhammed’in nefsi(hayatı) kudret elinde olana (Allah’a) yemin olsun ki…”  (Bu yeminin yalnız Buhari’de, on beş ayrı hadîste zikri geçmektedir. bk. Tecrîd-i Sarîh Tercemesi Kılavuzu: s.180. Ayrıca bk. Müsned: 4:16.) diye başlaması hep, kendi nefsini, vücudunu ve bünyesini; hayatını, hareketlerini ve faaliyetini yaratma noktasında hep “O”na, yani Allah ile irtibatının şuurunda olarak her türlü eylemini bu bakış açısı ile değerlendirdiğini fark ediyoruz.

“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemin ettiği vakit, en çok istimal(kullandığı) ve tekrarla her zaman ferman ettiği şu “Vellezi nefsu muhemmedin biyedihi” kasemidir(yeminidir). Ve bu kasem(yemin) gösteriyor ki, şecere-i kâinatın(yaradılış ağacının) en geniş dairesi ve en müntehâsı(en sonu) ve nihâyâtı(en uç sınırı) ve teferruatı(ayrıntıları) dahi Zât-ı Vâhid-i Ehad’in kudretiyle ve iradesiyledir. (erisale.com  İkinci Şua s:25)

“Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır.” (Beyhâkî) hadisinin ifadesi ile de Allah namına işlemenin hayati önemine dikkat çekmiştir. Çünkü “Bismillah; Allahın ismi ile” demek Allahın memlükü olarak, Allahın mülkü olan kâinatta, münasebet içerisinde olduğu ve elde etmek istediği bütün bu sonuçlara, Allahın kudreti taalluk ediyor u ifade etmekte ve tam da “manayı harfi”  bakışına tarif olmaktadır.

Bilimlere manayı harfi ile (Allah hesabına) bakış;

Bilim, kâinattaki yaradılışın, düzenin ve mükemmelliğin bir keşfi, tespiti ve yazıya geçirilmesidir. Bu anlamda, bütün bilimlere Allah hesabına yani manayı harfi ile bakıldığında marifeti ilahi olur. İster Astronomi, İster zooloji, ister Jeoloji veya ister Coğrafya bilimi olsun manayı hafi ile bakıldığından, tefekkürî bir ibadete dönüşür. Nitekim Kur’anı Azimüşşan bahsettiğimiz bu dört bilim dalını, bakın nasıl veciz bir şekilde gözlemleyip incelememizi talep etmektedir; “Deveye bakmazlar mı, nasıl yaratılmış? Ve (bakmazlar mı) göğe, nasıl yükseltilmiş? Ve dağlara (bakmazlar mı), nasıl dikilmiş? Ve (bakmazlar mı) yeryüzü nasıl yayılıp hayata elverişli kılınmış?”(Gaşiye,17-20)  Her dört ayette de teker teker “keyfe; nasıl” fiili geçmektedir. Yani Kur’an bize nasıl yaratıldığını, nasıl yükseltildiğini, nasıl dikildiğini ve nasıl yayılıp hayata elverişli hale getirildiğini inceleyip araştırmamızı isteyerek, ayetin başında bütün bu filer için ”efele yenzurune; bakmazlar mı?” demekle bu fiillerindeki rabbani tecellilere bakmamızı talep etmekle “manayı harfi”  bakışı dersini vermektedir. Deve, bir hayvan olarak Zolojinin, Uzay Astronominin, dağlar Jeolojinin ve Yeryüzü Coğrafyanın alanı ve konusu olduğunu unutmayalım.

“Şimdi bak Allahın rahmet eserlerine: yeryüzünü, ölümünün ardından, nasıl diriltiyor. Şübhe yok ki O, ölüleri de herhalde (tekrar) dirilticidir. O, her şey'e hakkıyle kaadirdir.”(Rum,50)

Bu ayette de “fenzur; bak” fiili ile başlamakta, ama nasıl bakmamızı istemekte? “Allahın rahmet eserlerine “ demekle, Allah namına yani manayı harfi ile bakmamızı bildirmektedir. Yine “Keyfe; nasıl” vurgusu ile baharda canlanan bitki dünyasını inceleyip araştırmamızı ve oradaki Muhyi, Kadir, Sani, Musavvir gibi isimlerin tecellisini kavramamızı istemektedir. Adeta, Botanik bilimine bakın, konu edindiği bitkileri nasıl ince bir sanatla nakışladığı rahmet eserleri olduğunu nazara vermektedir. Ve bu kadar canlıların detaylarını ve hayatiyetini “fotosentez” gibi acip ve garip bir işlem içinde fotonlar ve elektronlar gibi gözle görünmez zerreciklerle nakışlayıp hayata çıkaran Allahın Kudretinin, bilfiil görünen sanatlı icraatını müşahede ettirdikten sonra, ölen insanların dağılan atomlarının bir araya getirip tekrar diriltmeye gücü yeter olduğu gerçeğini anlamamızı istemektedir.

“… Sen, Rahmân'ın yarattığında hiçbir düzensizlik, uygunsuzluk göremezsin ; gözünü  çevir de bak, acaba bir çatlak, bir bozukluk görebilir misin ? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak, gözün yorgun-bitkin halde hakir olarak sana döner.(Mülk,3-4)

Bu ayet, “ferci’ıl basara; gözünü çevir bak” demekle tam da yazımızın başlığı olan bakış açısını emr eder tarz da, insanın Rahman olan Allahın yaratışına dikkat etmeyi, inceleyip ve araştırmayı istemekte ve sonucunda çok iddialı bir şekilde düzensizlik, anlamsızlık ve gayesizliğin bulunamayacağını ifade ederek, bilimlerin ortaya çıkmasının temel esası olan Tevhid düşüncesini ispat etmektedir.

Eğer Kâinatta, kainat dışından kainatın bu düzenliliği, mükemmelliği ve gayeliliği Allaha verilmese, yani bu gün bütün ülkelerin okullarında okutulan ve materyalist, pozitivist ve evrimci bakış açısıyla, yani “manayı ismi” ile bakılsa, kime ve neye verilecektir. Nasıl araştırmaya değer bulunacak ve hatta bu araştırılan bilgi ile ilmi unvanlar elde edilecektir. Araştırılan bilginin ileri seviyesi olan unvanlar veriliyorsa, gerçekte bulunan bu düzenlilik, mükemmellik ve güzelliğin yaratıcısı ve idarecisi kimdir diye sormak gerekmiyor mu? Çünkü kâinatta en bilinçli ve iradeli varlık insandır. İnsan da hala kendi dışında mükemmellik ve düzenlilik arıyorsa, bu sonsuz bilgi ile yerleştirilen bilimi kime ve neye verecektir. Cansız bilinçsiz sebeplere mi? Yoksa her bir madde parçacığını ilahi sıfatlara sahip kabul ederek şirk yoluna girip sayısız saçmalıkların kabulü mü sağlanacaktır? Ve neredeyse sonsuz sayıdaki çokluğun bir araya gelmesi ve koordinasyon içinde düzeni korumaları mümkün olmadığı halde…

Kuhn’a (1922-1996) göre bilim, belli zamanlarda belli paradigmaların etkisindedir. Bugünkü bilim ise; Allahın mülkü olan varlıkları, Allahtan hırsızlamış, ya tarafsızım diye ortada bırakmış veya tabiata, tesadüfe ve sebeplere taksim edip dağıtmıştır. İnsanlık zihninde en büyük etkiyi yaparak en fazla malı çalan hırsız unvanını hak etmiştir. “lillâhi mulkus semâvâti vel ard…;göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır.”(Aliİmran,189)

Biraz da öz eleştiri yaparsak; İslam tarihinde Medrese geleneğinde, en fazla toplumda ihtiyaç duyulan ilim “Fıkıh” olunca ve bu da Marifetullah(Allahı tanıma) boyutundan bağı koparılınca, resmi bir yönetmelik hüviyetini kazanmış ve İslam dünyasının ne iç dinamizmini muhafaza etmiş, ne de tarihi süreç içerisinde dışarıdan gelen maddi ve manevi saldırılara karşı yeterli bir kuvvet verebilmiştir. “Tasavvuf” ta buna ilaç olarak ortaya çıkmış, o da “sıratı müstakimin” öbür tarafından büsbütün veya kısmen fıkhı ve maddi dünyayı terk etmiş ve İslam âlemi, bu tam zahir ve tam batın ekoller arasında bocalayıp durmuştur. Hâlbuki her ikisine bir den ihtiyaç vardır. Bu gün yaşadığımız bütün bu problemlerin arka planında bu ifrat ve tefritler vardır. Yani tam manasıyla “manayı harfi “ bakışını elde edemediğimizdendir.

Dünyaya, Bahara ve güzel şeylere, Aileye(Anne baba, eş ve çocuklar), Dostlara(arkadaşlara), Hayata ve Gençliğe “manayı harfi” ile bakış;

Dünyaya bakış ta “manayı harfi”” ve manayı ismi” bakışından kendini kurtaramaz. Dünyaya, manyı harfi ile bakmak; Dünyanın Allahın güzel isimlerinin tecelli ve yansıma alanı haline getirdiğini düşünüp, bütün yaratık ve olguları bu “esmayı hünsanın” ortaya koyduğu fiziki ayetler olarak görür. Aynı zaman da ahrete bir mezra ve tarla kabul ederek, burada düşünce ve eylemlerinin ekilip ahrette sümbül vereceğini tasavvur eder ve ona göre bu dünya hayatını yaşama azminde bulunur. Manayı ismi ile dünya ise;  Yaratıcısı ve düzenleyicisi olan Allahı ve vereceği meyvelerin ortamı olan ahreti, nazara almadan dünyaya, sadece kendi hesabına ve nefis ve şeytanın hevesine göre yaşama alanı olarak bakar ve görür. İşte bu bakış ve bu yüzden dolayı, Hz Peygamber(a.s.m) “Hubbu dünya re’su kulli hatietin; Dünya sevgisi bütün hataların başıdır” dersi ile bu manayı ismi yönünü tarif etmiş bulunuyor.

İlginçtir. Belki bu ve benzeri hadislerin bu bağlamda anlaşılmaması sonucu, Tasavvuf ekollerinin bir kısmında dünyayı “terk” önemsenilir. Üstad, bu terkin aslında Allahın namıyla ve izni ile bakmak olarak anlaşılması gerektiğini anlatmaktadır. Çünkü İslamiyeti bir bütün olarak tasavvur ettiğimizde böyle olduğu anlaşılacaktır. Mesela zekâtı, haccı ve cihadı, dünyada meşru çalışma olmayınca nasıl bu ibadetler yapılacaktır. Nasıl yetim ve yoksul doyurmaya teşvik edilecektir.

“Bil, ey hodgâm(bencil)! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.

Hüdâbin(Allahı tanıyan) isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.

Ger hodbin(egoist) isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.

Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.

Terki demek: Hüdâ(Allah) mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta.”(erisale.com 17.Söz s:287)

Bu hakikati biraz açalım; Allahın emirleri var, yasakları var, bir de izni vardır. Emirler belli; farzlar vacipler sünnetler vs. Yasaklar da belli; Büyük günahlar,   haramlar,      mekruhlar vs. Fakat namütenahi neredeyse sonsuz diye bileceğimiz bir  alan olan izin verdiği bir alan vardır. Emirlerinde ve izin verdikleri bütün meşru düşünce ve eylemlerde ibadet olabilmesi için, Allahın ismiyle ve hesabı ile bakmak gerekiyor. Yasaklar ise, izni olmadığı için namıyla kullanılamaz.

Her üçü içinde misal verir sek, Mesela namaz farz olan bir emirdir. Yine de, riya ve gösterişten temiz olarak Allah namına yapılması gerekir. Mesela su içmek sonsuz meşru eylemlerden sadece bir tanesidir. Suyu Müslüman da içer, inkârcı da içer. Fakat suyu manayı harfi ile yani Allah namına ve onun nimetidir diye içsek o adet niteliğinde olan “su içme” ibadet halini alır. Ama hakikati örtbas eden anlamında olan kâfir suyu içerse, meşru bir şeyi içiyor olduğunda bir problem yoktur. Ama suyu, suyu yaratan ve nimet haline getiren Allah namıyla içmiyor. Üçüncü olarak, mesela sarhoş edici içki haramdır. İşte burada izin olmadığı için, o içki Allah namına ve onun hesabına da kullanılamaz.

Aynı şekilde, ailemizin efratlarını, baharı, hayatı ve gençliği de, her birisini Allahın     yaratması ve nimeti bilip, bize bu güzellikleri yaklaştıran ve yaşatan Allah hesabına ve onun namına yani “manayı harfi” ile onları sevmek, kullanmak ve bakmak bir ibadete dönüşür.

Peygamberlere, Dine, evliyaya ve Ehli Beyte manayı harfi ile bakışı;

Hıristiyanların Hz İsaya Allah hesabına bakmak gerekirken bizzat ilahlaştırmaları ve Yahudilerin Museviliği sadece milletlerine hasr etmeleri ve dini dünyevileştirmeleri, “manayı harfi “yerine “manayı ismi” kullanımı ve bakışı izlenimi vermektedir.

Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve Ehlibeyte bir kısım aşırı Şiaların Allah’ı, Peygamber’i ve Kur’an’ı düşünmeden ve nazara almadan sadece onları sevmeleri ve bakmaları, tarih içinde bir sürü inhirafların yaşanması, “manayı harfi” bakışında dikkat etmeyip “manayı ismi” çizgisine kaymaları olarak tezahür etmiştir.

Herkeste ve her zaman olmasa da, velilere ve velayete bakış ta da aynı vartaya düşülmüştür. Mürşid, kendisi kaynak değil yansıtıcı iken, gerçek tesir sahibi olarak görülmüş ve Allahtan gelen feyizleri yansıtıcısı olması gerekirken şerik pozisyonuna ve çizgisizine kayma tavrı azda olsa tehlikesi tarih içinde görülmüştür. Aynı şekilde velayet sahibi kimselerin türbe ve mezarlarına da çoğu zaman manayı harfi ile bakılmayıp, yanı o duayı işiten ve işittirenin ancak Allah olduğu unutulup bizzat türbedeki zata işittirip, ondan medet bekleme gibi bir yanlışa yani “manayı ismi” hatasına bazen düşülmektedir. Hâlbuki manayı harfi ile yani bu feyizleri ve velayeti ilahi isimlerin o kalpteki yansımaları olarak görüp, Allah intisap edilse, hem veli hem de velayet için problem çözülmüş olacaktır. Hz Peygambere(a.s.m) bütün isimlerin en maksimum seviyesinde gelen feyiz Allaha verildiğine göre( En büyük feyiz Kur’an, en büyük velayet miracıdır), velayet için daha fazlasını böyle düşünmemiz lazımdır. Ve devamlı Kur’an ve sünnet ölçüsüyle tartılmalıdır.

Kuran’dan başka kitaplar ve içtihatlar için de aynı durum geçerlidir. Her bir alimin kitabı veya içtihadı okununca bizzat o alim ve müçtehit ne diyor diye nazar edilirse, manayı ismi ile bakılmış ve hata edilmiş olur. Fakat o kitaplar okunup mütalaa edildiğinde, Kur’anı veya hadisi, yani Allahın muradını bu âlim şöyle açıklamış ve anlatmıştır demekle, manayı harfi ile bakılmış olur. O zaman ne bunlar Kurana perde olur ve nede saygısızlığa uğrarlar. Bu bakışla değerlendirilmediği zaman bu zatlar, kendileri hak etmediği halde taklitçilerin hatası yüzünden hakarete uğrarlar. Aynı durumu Risalei Nur ve Said Nursi için de değerlendirmek gerekiyor.

“Kitaplar ve içtihadlar Kur’ân’a dürbün olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı.” (erisale.com Mektubat Hakikat Çekirdekleri s:666)

Milliyete, Dile ve Devlete manayı harfi ile bakış;

Kâinat içerinde yaratılan ve insanların kesbi ile neticede yine Allahın yaratmasıyla yeryüzünde teşekkül eden, Milliyet, Dil ve Devlet için de bu manayı hafi ve manayı ismi bakışı hüküm sürmektedir.

”ve cealnâkum şuûben ve kabâile li teârefû; birbirinizi tanıyasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” (Hucurat,13) gerçeğine göre herhangi bir insan, bir millete mensup olarak dünyaya getirilmiş olsun. Bu duruma kadar onun müdahalesi yoktur. İnsanlar bir kavim ve millet icat edelim diye sun’i olarak bir kabile ve millet teşekkül etmemiştir. İnsanların neşvüneması sürecinde külli iradenin değişiklik verdiği iklim ve coğrafyaya göre herhangi bir millet tezahür etmektedir. İşte bir milletin ferdi, içinde bulunduğu milletini, ailesi gibi Allahın yakınlık verdiği bir tecellisi ve nimeti olarak görüp, Allah namına yani manayı harfi ile bakarsa, şimdiye kadar anlattığımız insanın kendi vücudunu, ailesini, gençliği, baharı, dünyayı sevmesi gibi, bu bakış ve sevgi de ibadet olur. Çünkü bu sevgi Allah hesabına olduğu için Allahın yaratması ve fiili olan diğer milletlere de yakınlık ve sorumluluk derecesine göre sirayet eder.

Ama kendi milletine manayı ismi ile bakarsa; Yani nasıl ki insan Manayı harfi ile bir kul ve mahluk olduğu ve sevilmeye ve bu emaneti korumaya layık olduğu halde, öyle bakmayıp manayı ismi ile kendisine bakıp, Allahtan irtibatını kesip müstakil bir varlık nazarı ile kendine bakarsa hevesini kendisine tanrı edinir ve firavunlaşıp Allaha mübareze( çatışır) konuma gelip cehenneme müstahak hale geliyorsa, kendi milletini de Allahtan bağını koparıp ve Allaha şerik derecesine götürüp, mabut (tapılan) hale getirip, merkeze alıp bir ilah gibi, helal haram demeyip kendi milletinin çıkarına göre değerlenirse ve buna bağlı olarak başkasını yutmakla beslense(asimilasyon), bu tasvip edilmeyen ve felakete doğru götüren bir manayı ismi bakışıdır.

Aynı şey diller içinde geçerlidir;” vahtilâfu elsinetikum ve elvânikum; Dillerinizin ve renklerinizin farklılığı O’nun (Allahın) ayetlerindendir” hakikati çerçevesinde, kendi dilini de çoklu esmayı hünsanın bir tecellisi olarak görüp, onu kullanmak, öğrenmek ve hatta geliştirmesine çalışmak, manayı harfi bakışı olarak bir ibadet halini alır. Fakat dili yaratıcısından koparıp diğer dillerle mukayese yanlışlığına girip bu ilahi tecellileri küçümseyip ve hatta yasaklamak ve engellemek, şahıstaki (ene, benlik, ego) ya manayı ismi ile bakış gibi, felaketin çanları çalmaya başlamış demektir.

Hatta bu sene Seçmeli derslerin başlamasıyla, dilekçe için formu gördüğümde, “Yaşayan Diller” ibaresini görünce şu fikir aklıma geldi; Aslında yasaklanmasına, engellenmesine ve asimilasyona rağmen, “Külli İrade tarafında Yaşatılan Diller” olarak anlamanın daha doğru olduğunu düşündüm.

Devlette aynı bakıştan kendini kurtaramaz. Çünkü bir aile, bir bakkal ve bir şirket hangi bakışla değerlendiriliyorsa, bir devlette aynı bakışla değerlendirilme konumundadır. Eğer o devlet, içinde bulunduğu toplumun bir organizasyonu ise ve o toplumun işlerinin düzenli görülme vasıtası olarak tarif ediliyorsa, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” prensibi çerçevesinde sorumluluğun yüksekliğine bağlı olarak, hizmet ve fayda verebilme derecesi de artığından, yapılan her iş ve faaliyette manayı harfi ile, hiç kimseye nasip olamayan süper devletin başkanı Hz Süleyman Peygamberin(a.s)  resmi mektubunu yazıp başına “Bismillahirrahmanirrahim” koyup ve o nam ile hareket etmesi gibi davranılırsa, Hadisin anlattığı şekilde, Kıyamet gönünde herkesin gölge aradığı o kavurucu kıyamet gönünde arşın gölgesi ile gölgelendiği yedi sınıftan birincisi olan “Adil Devlet Başkanı” kategorisine girmiş olunacaktır. Bütün yönetimi altındaki halkını eşit görüp onları dinleyen, taleplerini nazara alan ve bu mekanizmanın en fazla ihtiyaç duyduğu Allahın “Adil” isminin bir tecellisi olarak, adalet üzere kurulursa, elbette ki devlet bir nimet olarak karşımıza çıkacaktır. Hz peygamber ve Raşit halifeleri dönemine bu anlayıştan dolayı “Asrı Saadet” denilmiştir. Emevilerin içinde Ömer İbni Abülaziz ve Abbasilerde Mehdi’nin dönemi bu manayı harfi bakışının nispeten yoğun dönemi olarak görebiliriz.

Fakat “manayı ismi” ile devlete bakılırsa; Allahın dünyasında Allahın mahlûkatı olan insanların organizasyonu olan devlet, o zaman devletin o güçlü çarkı bir canavara dönüşür. Ferdi olarak yapılamayan haksızlıkların, zulümlerin ve katliamların makinesine dönüşebilir. Allah namına olmayan çok düzenli devletlerde vardır. “Nûşirevân-ı Âdil(ö:579) ” gibi, elbette ki zulüm yapabilme kabiliyetinde iken adaletli olmaları yine de Allah indinde makbul bir durumdur. İçki yerine su içme gibi bir faaliyettir. Ama biz aynı zaman da devleti o su gibi “Bismillah deyip, Allahı unutmadan onun ibadına, bir hadim nazarıyla kendisine ve devlete bakılmasını isteriz.

Devletin üniter, eyalet ve federatif vs. olması ise; Bir coğrafyadaki yapı, hangisini gerektiriyorsa ve bütün toplumsal kesimler nasıl bir  (akit, ahit) sözleşme etrafında, (Medine Site Devlet anayasasında olduğu gibi) bir araya geliyorsa, ona göre sistemi kurmak, en adili ve makulü olacaktır. Bu şuna benzer herkes aile ihtiyacına göre evini geniş yapar veya şeklini ona gere bina eder. Devlet için de aynı şey söz konusudur. Yani illa üniter devlet olmada ısrar etmek Allahın emri değil, revize edilmesin. Üstelik yenilenmesi ihtiyarlanıp yıkılmasına engeldir. Devlet insanların fikirleri ile ortaya çıkan organizasyondur. Şimdi ki şartlarda yaşayan insanları yüz yıl önceki insanların fikirlerine mahkûm etmek, şimdiki insanlara zulümdür. İslamiyet “su” gibi meşru alan olarak görür, hangi bardaktan su içiliyorsa içilebilir; ister camdan, ister porselenden veya çemberli veya çembersiz bardaktan fark etmez. İstenilen manayı harfi ile içilsin. Aynen bunun gibi,  devlet şekli yapısı nasıl olursa olsun yeter ki adaletle ve kendisini ve devleti tanrılaşmadan ve zulüm, istibdat ve adaletsizlik gibi Allahın izni olmadığı alanlarda Allahın namıyla hareket edilmesin. Diğer insanlar gibi insan olarak sorumluluğunun daha fazla olduğunun şuurunda olunsun. Yani bu gibi şeyler vahyin ana çerçevesinde kalmak şartı ile insanların muhakemesine ve içtihadına havale edilmiştir.

Ve Kürt Meselesine manayı harfi ile bakış;

Kürt meselesine gelince, Kürt meselesinin üçayağı vardır; Milliyet, Dil ve Yönetimdir. Yani milliyetin(kimliğin) resmen tanınması, anadilde eğitim-öğretim ve üçüncü olarak, fıtri(doğal) coğrafyaları olan Kürdistan da kendi yönetimlerine sahip olmasıdır. Bu yönetim; realiteyi göz önünde bulundurarak, şimdiki merkezi hükümetleri ve devletleri ikna ederek, meşru zeminde adaletle organizasyon değişikliğine gidilerek, dünyadaki örnekler de referans alınarak gerçekleştirilebilir. Fiziki olarak gerçekleşmesi çok kolay fakat zihinlere pranga vurulmuştur. Bu zihinsel prangaları açmak için bu yazımız inşallah katkı sağlayacaktır. Milliyet ve dilin yasaklanması mücadelesi zaten başta bir hak ve hukuk mücadelesidir. Bu Allah verdiklerine, tekrar kavuşmak meşru olduğu gibi, Allahın yaratmasına, fiiline ve tecellisine hürmeti ifade eder. Onları koruyup muhafaza temek, hayırda istimal etmek ve Allah namına olan manayı harfi ile bakmak ve kullanmak bir ibadet halini alır.

Tabi bu hak ve hukuku da elde etmeye çalışırken, İslam marifeti ve fıkhı çerçevesinde, dâhildeki cihad disiplini içerisinde müspet hareket etmek, meşru müdafaa çizgisinde kalmak için önemli prensiplerdir.

Deniliyor ki; herkes sizin gibi manayı harfi ile bakmıyor ve değerlendirmiyor. Bir hastayı mümin bir Doktor “Bismillah” deyip Allahın en güzel bir şekilde yarattığı hasta insana, manayı harfi ile muayene edip tedavi eder. Ve imanından çıkan güzelliklerle de ayrıca birçok manevi moral de verir. Birde Mümin olmayan veya Allahı unutan Doktorun gafletle o hastayı muayene edip tedavi etme biçimi vardır. Başkasını yanlışı sizin doğrularınıza zarar vermez. “Manayı harfi” veya “manayı ismi” öyle bakıştır ki, Türk cephesinden veya Kürt cephesinden olan bir bakış değildir. İster bir Kürt ister bir Türk olsun, manayı harfi bakışını doğru buluyoruz ve manayı ismi bakışını ise yanlış görüyoruz. Denilse ki, iktidarda dindarlar vardır. Ama bakış açısı ve uygulama Kemalizm’in manayı ismi ile verasetinin din renginde devam etmesidir. Zaten yukarıdaki açıklamalarımızdan, karıştırılan ve hak ile batılın omuz omuza kol gezdiği bu ortamda gerçeğin anlaşılmasını ve fark edilmesini sağlamaktır.

Fakat bunu kabul etmemiz lazım ki manayı ismi ile milliyete bakan milliyetçilik öyle bir şeydir ki, zayıf sadece zarar görür ve güçlü devamlı yutmaya çalışır. O halde bu fıtrattan emanet olarak verilenlerin geri sağlanması konusunda bakış nasıl olursa olsun bir kere Müslim için de Münkir içinde, “su”yun gerekliliği gibi lazımdır. Yani mevcut bir milliyeti kaldırmak ve dili unutturmak suyu yasaklamak gibi bir şeydir. Allah suyu hem mümin hem de kâfir için yaratmıştır. Kalıyor, o Milliyet ve dilin nasıl kullanılması, o da manayı harfi bakışı onu ibadete dönüştürür.

Bir milletin ana çatıya bağlı olsa da, kendini yönetmesi yine milletlerin fıtratına en münasip olanıdır. Çünkü başka millet ve coğrafyadaki yönetici ve sorumlular oraya geçici olarak gelirler ve oranın imkânlarını, ora halkına samimi bir şekilde seferber olma sorumluluğunu tam hissetmezler. Mesela Kürt ve Diyarbakır gençlerinin hırsız, dolandırıcı yankesici ve uyuşturucu taciri vs. diye suçlanması, hatta İstanbul’daki bu kötü gidişatı Kürtlerin beslediğini söylerler. Ayrıca Türkiye’deki mevsimlik işçi dramı ki TRT6te bir belgeselde seyrettim; Genellikle Kürtler veya Kürdistan coğrafyasındandırlar. Bizzat hallerinin rezalet olduğunu yerinde ve birebir yapılan görüşmelerden ifade ediliyordu. İşte bir aile reisi şefkatiyle samimi hizmeti Kürtlerin kendi yönetimleriyle olsaydı elbette ki, sonuç daha farklı olabilirdi.

Nitekim Kuzey Irak Kürdistan’ı, Irak Merkezi hükümetine senelerce bağlı kalmanın sonucu bir köy seviyesinde kalmıştı. Yaklaşık on yıldır O coğrafyayı kendilerinin yönetmesi durumunda her alanda çalışma ve faaliyet devam ederek bir şantiyeye dönüşmüştür. Hatta Başbakanın anlattığına göre Türkiye’nin bütün komşuları ile yapılan ticaret hacminin birkaç misli Kuzey Irak Kürdistan’ı ile yapılmaktadır. Bu örnekte bize Türkiye Kürdistan’ı ve Kürtler için bir değerlendirme imkânı verebilir. Kabilelere ve Milletlere ayrılma hikmeti de olumsuzlukların yaşanmaması için birbirini tanıma ve yardımlaşmadır. Yoksa düşmanlık ve inkâr için olmadığı aşikârdır.

Sonuç olarak; Hiç bir şey(masiva), kendisini bu iki bakıştan, yani “manayı harfi” ve “manayı ismi” inden kurtaramaz. Yani bütün bu şeylerin maliki Allah namına bakmak ve değerlendirmek veya o şeylerin yaratıcısı ve yürütücüsü Allahı kabul etmeden, sadece kendileri namına bakmaktır. Yani “manayı ismi” bir yönü ile nefis ve şeytanın penceresinden bakmaktır. Çünkü nefis ve şeytanın en büyük misyonu ve vazifesi Allahı unutturmak ve inkâr ettirmektir. Allah bize “manayı ismi” değil de “manayı harfi” ile her şeyde, her olayda ve her meselede bakmayı nasip etsin. Ve en son ölüm de, Allah namına olursa İslam’ın zirve şahsiyeti olan şehid mertebesini kazanır. İşte bütün bunları muhteşem Kur’anı Azimüşşan bakın nasıl özetlemiş;

“…Benim namazım, ubudiyetim(Allâh'a yaklaştırıcı işlevi olan çalışmalarım), hayatım, ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir."(Enam,162)

”Allahummerzukna hubbeke ve hubbe me yukerribuna ileyke; Allah’ım! Bize Senin muhabbetini ve bizi Sana yaklaştıracak şeylerin muhabbetini nasip et!”Amin…

Derleyen: Kutbeddin Nurlubaş

Diğer Haberler