Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
BASIN ÖZETİ – 17 Ağustos 2010 (Köşe Yazıları)

BASIN ÖZETİ – 17 Ağustos 2010 (Köşe Yazıları)

17 Ağustos 2010 Salı 11:21
“(…) Artık hesap veriyor asker. Hukuk askere de dokunmaya başladı. Darbeciliğin de, cuntacılığın da, siyasetle haşır neşir olmanın da hesabı artık askerden soruluyor.
Dersim'in çığlığı (Cengiz Çandar – Radikal)

12 Eylül'de referanduma sunulacak Anayasa değişikliklerinin, “askeri darbe anayasası”nın yüreğine saplanan bir “demokratik hançer” olduğunu ve “ölümcül” olmadığını, o nedenle de
“yetmez ama evet” dediğini belirten Cengiz Çandar, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, anayasa değişikliklerinin “demokratik-ilerici” niteliğini vurgulayarak, CHP'yi ve Genel Başkanı'nı, tutunmaya çalıştıkları anti-demokratik kulvarda teşhir etmek yerine, onunla “düzeysizlikte buluşma”yı niçin seçtiğini anlayamadığını yazdı.

Başbakan'ın Kılıçdaroğlu'nun “Dersim'liliğine” gönderme yaparak, 1938'de vergi vermiyorlar diye 30-40-50 bin Dersim'linin bombalanarak öldürüldüğü Dersim katliamını, İsmet İnönü'ye ve oradan “miras yoluyla” CHP'ye ve Kemal Kılıçdaroğlu'na fatura etmesinin anlaşılabilir olmadığını ve Dersim katliamının cereyan ettiği tarihin, Türkiye'de İnönü dönemi değil, Atatürk'ün son dönemi olduğunu ifade eden Çandar, şöyle devam etti:

“(…) Başbakan, Kılıçdaroğlu'nu Dersim konusunda tek ayak üzerinde yakalamak istiyorsa, TBMM'ye konuyu getirip 'Dersim dosyası'nı açsın, çok daha etkili olur.
'Buluşma' mekânı 'düzeysizlik' olunca, bu yöntemi başlatmış olan Kılıçdaroğlu'ndan da bir zırva geldi. 'Ben (Dersim'in bombalandığı tarihte) daha doğmamıştım' dedikten sonra şu söylediklerine bakın:
'Recep bey yeri gelince timsah gözyaşları döküyor. Dersim deniyor. BOP'un eş başkanı Recep beydir. Irak'ta binlerce Müslüman kadına tecavüz edildi, binlerce çocuk öldürüldü. Siz hiç Recep beyin bir şey söylediğini duydunuz mu? Niye konuşmadı? Çünkü BOP'un eşbaşkanıdır. Irak'ta katledilen Müslümanların sorumlusu BOP ve eşbaşkanıdır'.

(…) Kılıçdaroğlu, tek kelimeye pis polemik yapıyor ve tıpkı Tayyip Erdoğan'ın Dersim konusundaki sözleri gibi doğru söylemiyor.

İki siyasi şahsiyetin 'hangimiz daha yanlış konuşacağız, hangimiz daha düzeysiz olacağız' çekişmesinin çözümü var. Önceki gün Avrupa'daki iki Dersim federasyonunun genel başkanları Yaşar Kaya ve Özkan Tacar, her iki siyasi şahsiyete 'Dersim'in Çığlığını Duyan, Siyaseten İstismar Etmeyin!' başlıklı bir çağrı yayımladı.
'Çağrı'yı izleyelim:
“Dersim, Sabiha Gökçen'in de pilot olarak katıldığı uçak filosu tarafından 4 Mayıs 1937'den itibaren bombalandı ve binlerce masum insan katledildi. Bombardıman 1938 yılının sonbaharına kadar yoğun bir şekilde devam etti. Başbakan'ın ifadesi ile '20 ile 50 bin arasında masum Dersimli katledildi' bir o kadarı da batı illerine sürgüne gönderildi, kimsesiz çocuklar savaş ganimeti gibi toplanıp ya asker ailelerine dağıtıldılar, ya da meçhule.
Sayın Başbakan'ın açıklamalarını Dersim'e yapılmış soykırıma varan vahşetin bir itirafı olarak kabul etmek gerekir.
Sayın Erdoğan, devlette süreklilik vardır, Dersim bombalanırken Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Başbakan ise Celal Bayar'dı, bugün devletin yöneticileri ise sayın Cumhurbaşkanı Gül ve sizsiniz. Devletin yaptığı haksızlıkların giderilmesi görevi bugün sizin sorumluluğunuzdadır.

(…) Sayın Erdoğan, sayın Kılıçdaroğlu, Dersim'i politik çekişmelerin bir aracı olarak değil; tarihile yüzleşmenin, barış içinde bir gelecek inşa etmenin bir vesilesi yapalım. Dersim'de insanlarımız hâlâ süngü ve kurşun yaraları ile yaşamaktadırlar. 72 yıldır kapanmayan bu yara daha ne kadar kanamaya devam edecek'.

Miting meydanlarında birbirinize RTÜK yasaklarına girecek cinsten hakaret eden ve üstelik 'tarih yanlışları'yla birbirinize giren sayın Tayyip Erdoğan ve sayın Kemal Kılıçdaroğlu:
Bu 'çağrı'nın gereğini yerine getirmeye var mısınız?”

Kürtlerin zaferi (Mümtaz'er Türköne – Zaman)
    
“PKK'nin neden ateşkes ilan ettiği” sorusuna doğru cevabın, “1 Haziran'da neden kendi taktik hedefleri için savaşı başlatan” örgütün, büyük bir direnç ve baskı ile karşılaştığı ve nihayetinde bu baskı ve direnç karşısında diz çökerek teslim olduğunu yazan Mümtaz'er Türköne, PKK'ye ateşkes ilan ettiren iradenin “Kürtler” olduğunu belirtti.

Bunların, “Kürt olmanın varoluşsal bütün sorunlarını gündelik hayatlarında her an yaşayan Kürtler” olduğunu ifade eden Türköne, devamında şunları yazdı:

“(…) 31 Mayıs'ta, PKK'nın İskenderun saldırısı ile paralel olarak şiddeti durdurmaya yönelik bu güçlü irade harekete geçti. Diyarbakır'da, Mardin'de, Batman'da, Van'da sivil toplum örgütleri PKK'yı şiddeti durdurmaya çağıran ortak açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalar Kürtlerin sağduyusunu ve vicdanını temsil ettiği için geniş yankı buldu. Kürtler ilk defa bu kadar açık ve korkusuzca PKK'ya meydan okudular. Cesaretle şiddete karşı durdular. Ve sonunda şiddeti durdurdular.

Bu cesareti, bu sağduyuyu ve bu vicdanı Kürt sorunu üzerine kafa yoran herkesin çok iyi anlaması lâzım. Çünkü barışı bu vicdan sırtlayıp taşıyacak.

(…) Demokratik Toplum Kongresi'nin eşbaşkanlığına Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un getirilmesi, Kürtlerin vicdanına tercüman olmaları içindi. Devam eden şiddeti PKK üretti; ama bu ateşkes Kürtlerin eseri. Herhangi bir siyasî görüşün, mesela BDP'li veya AK Partili olmanın değil, 'Kürt olmak' ortak paydasındaki aklın eseri.

(…) Bu ateşkes, PKK terörünü sona erdirecek en caydırıcı gücün, Kürtlerin özgür iradesi olduğunu ispatladı. Kafası karışık olanlara bir başka çok önemli gerçeği daha gösterdi: Kürtlere güvenmeliyiz. Birlikte barış içinde yaşama konusunda Kürtler bu güveni fazlasıyla hak ediyorlar. Şimdi bize, Kürtlerin güvenini kazanacak adımları atma görevi düşüyor. Bu vicdan, karşılıksız kalmamalı.”

Bu ateşkesin arkası gelebilir Ruşen Çakır – Vatan)

PKK'nin tarihi boyunca birçok kez “ateşkes” ilan ettiğini ancak istisnai durumlar dışında, ateşkes süresince militanlarını ülke toprakları dışına çıkartmadığı, güvenlik güçleri de operasyonlarını sürdürdüğü için bu ateşkeslerin kısa süre içinde anlamlarını kaybettiğini belirten Ruşen Çakır, PKK'nin ilan ettiği hiçbir ateşkesin bir “silah bırakma” olmadığı ve hemen tümünün belli bir süresi olduğunu yazdı.

Kimi durumda süre uzatılırken kim durumda da süresi gelmeden iptal edildiği de olan ateşkeslerin anlamını yitirerek belli bir heyecan yaratmaz olduğunu, bunun üzerine örgüt “ateşkes” yerine “eylemsizlik” veya “çatışmasızlık” terimlerini kullanmaya başladığını ifade eden Çakır'ın yazısından bir bölüm şöyle:

“(…) PKK'nın en son olarak ilan ettiği 'eylemsizlik' kararı öyle bir döneme denk geldi ki Türkiye'de beklenmedik sonuçlara yol açabilir. Öncelikle 12 Eylül'deki referandumun kaderinin bu son ateşkesle büyük ölçüde değişeceğini tahmin edebiliriz. Bunun iki ana nedeni var:

1) Referandum sürecinde PKK'nın saldırılarını sürmesi durumunda, 'hayır' çağrısı yapan muhalefet partileri, özellikle MHP bunun propaganda malzemesi olarak kullanacaklardı. Nitekim hükümet ve onu destekleyen çevreler, PKK eylemlerinin ana amacının 'referandumu engelleme' olduğunu ileri sürüyorlardı. Dolayısıyla PKK eylemsizlik kararı alarak referandumu engellemek gibi bir niyeti olmadığını göstermiş oldu.

2) BDP'nin aldığı 'boykot' kararının referandum sonucuna doğrudan etki yapacağını kestirmek zor değildi. PKK'nın eylemlerini sürdürmesi durumunda özellikle Güneydoğu'da bazı seçmenlerin sandık başına gitmesinin zor yoluyla engellenmesi mümkündü. Şimdiki durumda oy kullanmak isteyen bölge seçmeninin korkacağı pek bir şey kalmamışa benziyor.

(…) PKK'nın son 'eylemsizlik' kararı sadece referanduma etki etmekle kalmayacak, hükümetin Kürt açılımını kaldığı yerden yeniden hızla devreye sokmasına da sebebiyet verebilir. TSK komuta kademesindeki son düzenlemelerin ardından hükümet, tabii eğer arzu ederse, bu ateşkesi 'tek yanlı' olmaktan çıkarıp 'iki yanlı' hale getirebilir ve bu süreç silahların tamamen bırakılmasına kadar uzayabilir. Tabii bunun için referandumdan güçlü çıkması gerekiyor. Ve görüldüğü kadarıyla Öcalan ve PKK iktidar partisine bu noktada ciddi anlamda katkı sunuyorlar.”

Artık “Kendin pişir kendin ye!” dönemi kapanıyor asker için... (Hasan Cemal – Milliyet)

Türkiye'de siyaset-asker ilişkileri açısından, demokrasi ve hukuk devleti açısından 4 Ağustos 2010 tarihinde Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısının bir dönüm noktası olduğunu ve öneminin ileride daha iyi anlaşılacağını belirten Hasan Cemal, demokrasilerde askeri alanın 'sivil'in denetimi dışında olamayacağını yazdı.

Askerin de kendi içişleri, yazılı yazısız kuralları, eski deyişle teamülleri, gelenekleri olmasının normal olduğunu, ancak demokrasilerde “Kendin pişir kendin ye!” zihniyetinin olamayacağını ifade eden Cemal, yazısına şöyle devam etti:

“(…) Artık hesap veriyor asker. Hukuk askere de dokunmaya başladı. Darbeciliğin de, cuntacılığın da, siyasetle haşır neşir olmanın da hesabı artık askerden soruluyor.
(…) 4 Ağustos tarihi de böyle bir çerçevenin içine oturuyor. Kendini hukuk üstü görebilen ve devlet içinde devlet gibi davranan askere, seçilmiş sivil siyasi otoritenin dur diyebildiği bir tarihtir 4 Ağustos...
(…) Buna karşılık, 4 Ağustos konusunda hukukun üstünlüğü ile 'teamül'ü birbirine karıştıranlar da, bu kritik tarihi 'güçler arası kavga' gibi görenler de var sahnede...
(…) Bu ülkede demokrat olabilmenin yolu öncelikle yerleşik sisteme, hukuktan fazla hazzetmeyen devlete muhalefet etmekten geçiyor.
Sadece hükümete kafa tutmak yetmiyor demokrat olmak için. Sistemi demokrasi ve hukuka uydurmadan bu ülkenin kapısını gerçek demokrasi çalamaz çünkü...”

(AKnews Kürtçe – Türkçe Bölümü)

Diğer Haberler