Hûmara 97. ya Newepelî Vejîya
Nuştoxanê na hûmare ra Keyaksar Ateş, Abdurehman Önen û Hebûn Stembar reya verên a ke kirdkî nusenê û Newepel de dest pêkenê.
Newepel de nuştoxê neweyî
Hûmara 96. ya Newepelî Vejîya. Nuştoxanê na hûmare ra Sedef Kandemir, Newal Nupel, Ferîd Îbrahîm Sevinç û Meral Güntaş reya verên a ke Newepel de dest bi nuştişê kirdkî kenê.
Wêjeya kirmanckî û  Seyda Melle Ehmedê Xasî
Nivîskar-lêkolîner Roşan Lezgîn, Ehmedê Xasî wek destpêka wêjeya kirmanckî bi nav kir û got ew him zanayekî olî him jî zanayekî felsefeyê bû û bi 4-5 zimanan dizanîbû.
BASIN ÖZETİ - 23 Ağustos 2010 (Yzaralar)

BASIN ÖZETİ - 23 Ağustos 2010 (Yzaralar)

23 Ağustos 2010 Pazartesi 12:05
Dönemin komutanı da Hurşit Tolon'du. Peki, bu görüşmeler olurken Başbakan yardımcısı kimdi? MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli.
PKK'yla görüşmek (Gülay Göktürk – Bugün)

PKK'yle görüşme meselesi etrafında kopan fırtınanın birçok şeyi açıkladığını, şu anda CHP ve MHP'nin referandum kampanyasını hükümetin PKK'yla gizlice masaya oturduğu suçlaması üzerine oturtma çabasında olduğunu yazan Gülay Göktürk, 1993'te Özal'ın koordinatörlüğünde aracılar vasıtasıyla devletin Öcalan'la görüştüğünü belirtti.

1998'de Öcalan'ın ateşkes ilanıyla tamamlanan görüşmelerde 28 Şubat'çı, Ergenekon'cu, Balyoz'cu paşalardan, Demirel'e, efsane emniyetçilere, darbe karşıtı paşalara kadar herkesin “trafiğin içinde” olduğunu ifade eden Göktürk'ün yazısından bir bölüm şöyle:

“(…) Ve sıkı durun 1999. Öcalan'ın ayrıntılarıyla anlattığı İmralı'daki görüşmeler. Ergenekon sanığı Atilla Uğur'un ismini, bizzat Öcalan verdi. Dönemin komutanı da Hurşit Tolon'du. Peki, bu görüşmeler olurken Başbakan yardımcısı kimdi? MHP Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli.

Kabul etmeliyiz ki, bu görüşme meselesi tam bir riyakârlık içinde yürüyüp gidiyor. Riyakârlık derken sadece siyasetçilerinkini kastetmiyorum. Toplum da bir o kadar riyakâr davranıyor bu konuda.

(…) Herkes bilecek ki filanca kurum ya da filanca kişi, devlet adına PKK'yla gizlice görüşüyor. Ama 'resmen' muhatap almadık diye avutacak kendini. MİT'in görüştüğü, generallerin görüştüğü ortaya çıktığında kimseden ses çıkmayacak ama hükümet görüştü söylentisi üzerine yer yerinden oynayacak.

(…) Bakın ne diyor okurlarımdan biri: 'Eğer AK Parti ve BDP Evet'te buluşursa biz evet demeyiz'.

Hükümetin, bırakın PKK'yı BDP ile herhangi bir konuda bir arada görünmesine bile tahammül edemeyecek, her türlü iletişime karşı çıkacaksınız; yerel yönetimlere kısmi özerklik deyince yerinizden hoplayacaksınız; Kürtleri temsilen bir parti ortaya çıkıp da Kürt taleplerini dile getirdiği zaman etnik milliyetçilik yapıyorlar, diye kapatılmasını isteyeceksiniz; barajın düşürülmesine, koalisyonlarla iş olmaz diye soğuk bakacaksınız; yeşil sarı renklerini bir arada görünce kırmızı görmüş boğa gibi saldıracaksınız; hükümet PKK ile temasa geçmiş haberini duyunca 'ihaneti gördüm' diye çığlıklar atacaksınız; Habur'dan giriş yapanlar zafer işareti yaptı diye koskoca bir demokratik açılım projesini rafa kaldırtacak kadar öfkeleneceksiniz...

Yani hiçbir konuda 'hakim millet' statünüzden vazgeçmeyecek, onların taleplerini asla anlamaya çalışmayacak, Kürtler'in sadece sizin lütfedip önlerine fırlattığınız birkaç hak kırıntısıyla yetinmelerini bekleyeceksiniz; ondan sonra da lafa gelince 'Çözüm istiyoruz' diyeceksiniz ve hükümetten kanı durdurmasını bekleyeceksiniz.

Boşuna beklersiniz…”

Kürtler ve boykot (Taha Akyol – Milliyet)

Referandum konusunda “evet-hayır”dan daha önemli bir konunun, Kürtler'in takınacağı tavır olduğunu belirten Taha Akyol, boykot kampanyası yürüten BDP'nin, “iktidar paniğe kapılsın ve bölgeden evet oyu alabilmek için şartlarını kabul etsin” düşüncesinde olduğunu yazdı.

BDP'nin, Başbakan'ın 3 Eylül'de Diyarbakır mitinginde yapacağı konuşmayı beklediğini ifade eden Akyol, yazısına şöyle devam etti:

“(…) Yüzde 10 barajının indirilmesi gibi talepler her zaman görüşülebilir ama Başbakan bugünkü konjonktürde hiç bir taviz vermemelidir.
Çünkü 'boykottan korktular' imajı yaratılırsa, bu, BDP'yi daha ölçüsüz siyasetlere teşvik eder. 'Demokratik özerlik' dedikleri totaliter projeyi dayatma konusunda daha ölçüsüz tavırlara yöneltir.

Bölgede PKK'ya karşı konuşmak en azından medeni cesaret işidir. Buna rağmen başta Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası olmak üzere 14 sivil toplum kuruluşu boykotu reddederek 'evet' açıklaması yaptılar! Bunların hemen tamamı tüccar, esnaf, sanayici ve çiftçi kuruluşlarıdır.
(…) Şimdi yaptıkları 'evet' açıklaması da PKK totalitarizmine karşı cesur bir demokratik duruştur. DTSO Başkanı Galip Ensarioğlu'nun arkadaşımız Murat Yetkin'e söyledikleri tam bir medeni cesaret örneğidir:
'BDP ya da PKK bütün Kürtleri temsil etmiyor, bütün Kürtlerin partisi değil. BDP yanlış karar veriyorsa, biz buna uymak zorunda değiliz. Bizim irademiz BDP'ye de kimseye de bağlı değil...' (Radikal,22 Ağustos)

(…) Öcalan ise 'bazı STK'lar devletle anlaşmış' diyerek sivil toplum kuruluşlarını suçluyor. Öcalan 'Demokratik Toplum Kongresi'ne çok sayıda “diğer Kürt gruplarının” katılmasını istiyordu, bu gerçekleşmedi. Ocalan onları da “katılmamaları tavırlarını açığa çıkardı” diyerek yine 'hain' diye suçluyor.
Özerkliğin 'demokratik'i bu!..”

Kürt meselesinde esasa dönmek (Ferai Tınç – Hürriyet)


PKK'nin eylemsizlik kararının şiddete bir süre de olsa ara verdiği için iyi bir şey olduğunu ancak şiddet tehdidi ile sürdürülen politikaların sonucundan kesinlikle bir “çözüm” çıkmayacağını ifade eden Ferai Tınç, “Demokratik özerklik, konfederasyon gibi sadece Kürtler'in değil, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin kaderini çizecek bir projenin, 'ya bu kabul edilir ya da biz silahları size doğrultmaya devam ederiz' dayatması ile tartışmaya açılamayacağını” yazdı.

Şiddetin kesin olarak sona ermesinin elbette görüşerek olacağını belirten Tınç, Türkiye'de gerçekleştirilecek bu görüşmelerin modelinin, dünyadaki örneklerinden farklı ve kendine özgü olacağını hatırlatarak, şunları yazdı:

“(…) Bu modeli, kendilerini barış ve çözüme adayan insanlar geliştirecek. Çözüm politikalarını halka benimsetmeye kararlı siyasi liderler ellerini taşların altına koyacak.
Diğer ülkelerden örnek alınacak tek genel doğru var, o da önce ilkelerin belirlenmesi.
İlkeler belirlenecek ki, Habur'dan girişlerde olduğu gibi çocukluklar yapılmasın. “Buyursunlar gelsinler” diye davet edilen insanlar teker teker hapislere atılmasın.
Yumuşama beklerken çatışma ortamı daha da tırmanmasın.

(…) Avukatlarının son ziyaretin ardından kamuoyuna duyurdukları açıklamalarda Öcalan gelişmelerle ilgili mesajlar veriyor.
Örneğin, referandumda halkı serbest bırakma gibi yorumlanan bir önceki tavrı değişmiş. Diyarbakır'da referanduma 'evet' diyeceklerini açıklayan sivil toplum örgütleri için 'devletle anlaşmışlar. Tabi biz buna engel oluyoruz. Onların planları tutmuyor' diyor.
AKP, seçim yasasında baraj düşürme gibi bazı adımlar atsa, bu pozisyonun tekrar değişmesi kuvvetle muhtemel.

Aslında pazarlıklar, kapalı kapılar ardında değil, açıktan açığa yapılıyor.

Son açıklamasında Öcalan demokratik özerkliği ulus devlete alternatif olarak savunuyor. (…) Hatta daha derin bir tahlille 'devletleşme'nin önünü kesiyor.

(…) Demokratik özerklik talebinin tartışılması çağrısını yaparken de, 'yarın seçimlerden sonra devletle çözüm önerisi tartışılırken Kürtler'in somut önerileri olmalıdır' diyor.

Çözüm önerisi devletle Kürtler arasında tartışılmayacak. Bunu hepimiz birlikte tartışacağız.
Eğer şiddete tamamen son verilse, silahlar ilelebet gömülse, esas meseleleri tartışabilecek ve hep birlikte adım atabileceğiz. Ama olmuyor. Silahların gölgesinde sadece şiddet kazanıyor…”

Cesur bir savcı daha mı lazım? (Murat Yetkin – Radikal)

Birkaç yıl önce “Sarıkız”, “Ayışığı” adı altında darbe planı iddiaları ortaya dökülmeye başladığında, Radikal'in Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan ile birlikte Ankara'da kendilerine, AK Parti hükümetinin en etkili bakanlarından birisinin, “Bunlar biliniyorsa, nasıl oluyor da soruşturma açılamıyor?” şeklindeki sorularına “Cesur bir savcı arıyoruz” diye yanıt verdiğini yazarak başlayan Murat Yetkin, bakanın, Şemdinli iddianamesine Genelkurmay Başkanlığı'na hazırlanan Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt'ı da yazan savcı Ferhat Sarıkaya'nın başına gelenlerin, diğer savcıları işlem yapmaktan caydırmış olduğu iddiasında olduğunu belirtti.

Türkiye'nin en deneyimli polis istihbaratçılarından Hanefi Avcı'nın, geçtiğimiz hafta içinde “Haliç'te Yaşayan Simonlar” diye bir kitap yayımladığını kaydeden Yetkin, yazısında şunlara yer verdi:

“(…) Halen Eskişehir Emniyet Müdürü olarak görev yapan Avcı, bu kitabında hem geçmişte PKK ile mücadelede yapılan hataları anlatıyor, hem de bugün polis ve yargı çevrelerinde olan bitenlere içeriden ışık tutuyor. (…) Uzatmayalım, bence Türkiye'de bugün ne olup bittiğini ayrı bir kesitten anlamak ,isteyen herkesin kitaptan ayrıntılarıyla okumasında fayda var, ama Avcı'nın iddiası şu: Fethullah Gülen 'cemaatinin' polis ve yargının kilit noktalarına yıllar önce sızmış, artık etkin durumdadır, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı içinde de sızdırılmış ve kendilerini gizleyen elemanları vardır.

(…) Avcı'nın iddiaları kimilerine göre mesleki olarak 'umduğunu bulamamış' bir polisin hayal kırıklığı ile attığı iftiralar.
(…) Gazeteci gözüyle, Avcı'nın yazdıkları, isimsiz ihbarlara ağır davaların açılabildiği Türkiye'de en az 5-6 ayrı davaya konu olabilecek türden. Ama savcı, hâkim gözüyle nasıl göründüğünü bilemem.”

(AKnews Kürtçe – Türkçe Bölümü)

Diğer Haberler

Diğer Haber Başlıkları