Barzanî dema referandûmê destnîşan kir
Serokwezîrê Herêma Kurdistanê Nêçîrvan Barzanî ragihand, ku dê di nav sala 2017ê de referandûma ji bo serxwebûna Başûrê Kurdistanê bê encamdan.
Hûmara 97. ya Newepelî Vejîya
Nuştoxanê na hûmare ra Keyaksar Ateş, Abdurehman Önen û Hebûn Stembar reya verên a ke kirdkî nusenê û Newepel de dest pêkenê.
Şîretê Bedîuzzeman Mela Seîdê Kurdî
Ey Milletê Kurd! Îttîfaq di qewet, îttîhad di heyat, birayey di se’adet, hukûmat di selamet est o.
BASIN ÖZETİ – 29 Ağustos 2010 (Köşe Yazıları)

BASIN ÖZETİ – 29 Ağustos 2010 (Köşe Yazıları)

29 Ağustos 2010 Pazar 11:58
Türkiye yazarlarında bugün.
'Uçakta, Diyarbakır'da ve seçimde söylenenlere inanma' (Murat Yetkin – Radikal)

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eşbaşkanı Gülten Kışanak'ın, önceki akşam CNN Türk'teki programda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 3 Eylül'de Diyarbakır'da katılacağı anayasa referandumu mitinginde vereceği mesajlarla ilgili kamuoyunda oluşan beklentinin sorulması üzerine, “Uçakta, Diyarbakır'da ve seçime kısa süre kala verilen sözlerin bir hükmü yoktur. Artık sözlere kanma pozisyonunda değiliz” dediğini yazan Murat Yetkin, daha önce gerek BDP sözcüleri, gerekse Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Başkanı Ahmet Türk'ün taleplerini açıklamış olduklarını belirtti.

Başta yüzde 10 seçim barajının kaldırılması, Türk vatandaşlığı tanımı dahil Anayasa'nın değiştirilmesi, KCK tutuklularının serbest bırakılması, Öcalan ile müzakere yapılması ve kapsamlı bir af gibi zor maddeler olduğunu, zamanla bu maddelerin, Başbakan'ın 3 Eylül'de Diyarbakır'da (vatandaşlık konusu dahil) yeni bir Anayasa sözü ve yüzde 10 barajının düşürülmesi sözü vermesine kadar gerilediğini kaydeden Yetkin, şunları yazdı:

“(…) Bunun nedenleri vardı. İlk olarak, Kürt burjuvazisi, Diyarbakırlı tüccar ve sanayiciler, şaşırtıcı bir çıkışla PKK otoritesini tanımadıklarını ve 12 Eylül halkoylamasında 'evet' diyeceklerini açıkladılar. Bu BDP'nin 'boykot' elini zayıflattı.

İkinci olarak, Öcalan ile devletin zaten konuştuğu, ilk kez Başbakan düzeyinde ilan edildi. Hükümet yetkililerinin açıklaması, 'istihbarat topluyoruz' olunca, BDP'liler kızdı. Selahattin Demirtaş, 'Diyalog var, ama müzakere yok' diye küçümsedi ve diyaloğun da 'istihbarat çalışması' ya da 'kullanma' şeklinde küçümsenmesine tepki gösterdi. Yani o konuda artık 3 Eylül'de ilan edilecek bir sürpriz etkisi kalmadı.
Üçüncüsü, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bu Kürt meselesinde Erdoğan ve AK Parti'nin ezberini dağıtmaya başladı. Daha birkaç ay öncesine dek 'CHP-MHP elele' söylemini alabildiğine kullanan AK Parti, şimdi bunu yapamıyor.

(…) Bütün bunların üzerine iki gelişme daha var 3 Eylül umutlarını şimdiden söndüren:

1- Yeni Genelkurmay Başkanı Orgerenal Işık Koşaner, 27 Ağustos devir teslim konulmasında 'demokratik özerklik' çerçevesinde BDP'nin ortaya koyduğu ilkelere kesinlikle karşı olduklarını, bu konuda taraf olduklarını söyledi. Törenden sonra Başbakan'ın tepkisini sorduk, 'Güzel bir konuşmaydı' dedi.

2- Artık herkes şundan emin ki, Türkiye'de seçim dönemlerinde köklü reformlar yapılamıyor. Türkiye referandumun ertesi günü seçim kampanyasına başlayacak (ya da devam edecek) ve Başbakan'ın yeni bir anayasa dahil vaatlerini yerine getirme ihtimali tartışmaya açık.
Yine de hükümet kaynakları Erdoğan'ın 3 Eylül için önemli bir konuşma hazırladıklarını söylüyor; bekleyip görelim.”

Sivas Kampı ve öteki Kürtler (Mahmut Övür – Sabah)

Referandum sürecinin geçmişin hatalarıyla yüzleşmeyi de siyasetin gündemine taşıdığını kaydeden Mahmut Övür, 1937-38 Dersim Katliamı'ndan 12 Eylül askeri darbesine kadar Türkiye tarihinin birçok karanlık ve utanç veren sayfalarının, kısmi de olsa açılıp tartışıldığını ve ayrıntılarının ortaya çıktığını yazdı.

Askeri darbeler tarihinin anası sayılan 27 Mayıs 1960 darbesinin de referandum sürecinin önemli hedeflerinden biri olduğunu, sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin de sık sık o darbeye gönderme yapıp, anayasa paketine “Evet” denilmesi gerektiğini söylediklerini ve tam da noktada BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın, Diyarbakır'da sivil toplum örgütlerine tepkisinin, kendisine 60 darbesinden sonra yaşanan “Sivas Kampı” gerçeğini hatırlattığını ifade eden Övür, şöyle devam etti:

“(…) Ne diyordu Demirtaş o açıklamasında: 'Bazı sivil toplum örgütleri bütün Diyarbakır'ın sesiymiş gibi açıklamalar yapıyor. Biz onların kişisel düşüncelerine saygı duyuyoruz. Yıllardır bunu bir kahramanlık gibi sunuyorlar. Bu açıklamayı yapanlar da çok iyi biliyor ki geçmişte dedelerine kadar siyasi çizgileri bellidir'.
Demirtaş, dedelere gönderme yapmakla ne kastetti bilemem ama gerçek şu ki, 12 Mart'ta, 12 Eylül'de 'sol'da yer alan Kürtler'in yaşadığı acıları, daha önce 60 darbesinde Demirtaş'ın 'dedeler' diye ima ettiği insanlar yaşadı.

Aslında bütün darbeler tüm Türkiye toplumunu sarstı, savurdu ama Kürtleri, ağa, şeyh, maraba veya işçi, köylü diye hiç ayırmadı. Bunu en çarpıcı biçimde Sivas Kampı'nda görüyoruz.

Gazeteci Nevzat Çiçek, üç yıl süren araştırması sonucunda bu kampta neler yaşandığını kitaplaştırdı. Bu tartışmalar sürerken o kitabı okuyordum.

İlginçtir, o kitapta yer alan isimlerden biri de Said Ensarioğlu'ydu.

Yani BDP Eşbaşkanı Demirtaş'ın isim vermeden eleştirdiği sivil toplum örgütlerinden Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu'nun babası.

Ama sadece o değil, Doğu ve Güneydoğu'da etkili olan ya da etkili olduğu sanılan 500'e yakın aşiret reisi, ağa veya siyasi isim gözaltına alınmış, Sivas'ta bir askeri kampa götürülmüştü.

(…) Sivas Kampı'na götürülen ve aylarca kampta tutulan, sonra da sürgüne gönderilen Said Ensarioğlu o tutuklamayı, yıllar sonra Nevzat Çiçek'e şöyle anlatıyordu:

'Biz kendimizi vatandaş zannediyorduk. Ben diyorum ki eşit haklara sahibim ama senin devletin kalkıyor, sen benden değilsin, sana özel bir kanun yapıyorum ve seni sürgün ediyorum. Devlet bölücülüğe burada tohum ekti'…”

Genel af İmralı'nın isteği mi yoksa? (Aziz Üstel – Star)

Milliyetçi Harekete Partisi (MHP) Grup Başkanvekili Mehmet Şandır'ın, 19 Ekim 2009'da Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla Habur'da teslim olan PKK'lilerin üç mektup getirdiğini, bunlardan birinin genel af istemiyle ilgili olduğunu söylediğini belirten Aziz Üstel, Şandır'ın “Bu mektup CHP'ye mi yazılmıştı?” diye sorduğunu yazdı.

Bunu sormasının nedeninin, Kılıçdaroğlu'nun, “terörü bitirmenin yolu genel aftan geçer gibisinden bir laf etmesi” olduğunu ve Türkiye'de cumhuriyet tarihi boyunca 100 kez genel af çıkarılmış olduğunu kaydeden Üstel'in yazısından bir bölüm şöyle:

“(…)  Yaşam biçimini değiştirmeye var mısınız? Yani BDP/PKK'nın istediği 'özerklik' sözcüğünü masada tartışmaya var mısınız Kemal Bey?

İmralı'dakini muhatap kabul edip masaya oturarak görüşmelere var mısınız? Varsanız eğer, boş geçin genel affı falan. Gidin İmralı'ya; oturun adamın karşısına başlayın pazarlığa! (…) Genel af çıkarmadan önce, hele de PKK'ya yönelik, binlerce şehit yakınını, hala hastanelerde tedavi gören gazileri, cephede savaşan delikanlıları ve onların ailelerini de düşüneceksiniz. Onlar mağdurdur! Mağdur hakkı yersiniz, eğer damdan düşer gibi genel af diye ortaya çıkarsanız!

Ve mağdur hakkı yemekle saçı bitmemiş yetim hakkı yemek aynı kapıya çıkar arkadaş!”

Kürtler, 'büyük pazarlık' ve referandum (Kadri Gürsel – Milliyet)

Kürt siyasi hareketinin Türkiye ile bir “büyük pazarlık” yapmak istediğini ve “çıtalarını 'kültürel haklar ve Kürt kimliğinin tanınması'nın üzerinde, ancak, 'bağımsız Kürt devleti'nin de altında yer alan 'özerklik' seviyesine koyarak siyasi pozisyonlarını 'optimize' ettiklerini” yazan Kadri Gürsel, iktidarı ve muhalefetiyle Türk siyaset sınıfının, Kürt siyasetinin karşısında “siyaset yoksunu” olduğu içindir “Kürt sorununda inisiyatifin artık Kürtlere geçtiği”ni ifade etti.

Kürt sorununun siyasallaşmasının, Abdullah Öcalan'ın 1999'da Türkiye'ye teslim edilmesiyle başladığını kaydeden Gürsel, şöyle devam etti:

“(…) Türkiye, bütünlüğünü ve birlikteliğini modernleşerek temin etmek için gönüllü ya da gönülsüz fark etmez, er ya da geç kendi Kürtleri'yle bir 'büyük pazarlık' yapacak. Bu 'büyük pazarlık'ta Türkiye'nin bölünmek değil ama Kürtlerle yeni bir birlikte yaşama zemini oluşturmak için güveneceği, dayanacağı en önemli avantajı, 'yumuşak gücü'dür.

Kürt sorununda Türkiye'nin 'yumuşak gücü', Kürtler için bu ülkede Türklerle birlikte yaşamayı cazip kılan olumlu özellikleridir.

Ne olmalıydı “Türkiye'nin yumuşak gücü”? Ya da ne olmalıdır?

İşte bu yazının çerçevesi açısından ilk aklımıza gelenler: Kişi hak ve hürriyetlerine, insan haklarına ve hukuka saygılı güçlü bir laik demokrasi... Geniş bir basın, fikir ve haberleşme özgürlüğü... Yürütme karşısında bağımsız yargı... Girişim özgürlüğünün yasalar ve bağımsız yargının güvencesi altında olması... Kamuda her türlü ayrımcılığın önlenmesi... Kadın-erkek eşitliği... Eksiksiz bir din ve vicdan özgürlüğü... Ve tabii ki, bütün kimliklere eşit mesafede duran, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa...

Maalesef bugün AKP iktidarında, yukarıdaki kıstaslar açısından gelişme değil, gerileme ve aşınma söz konusu.

(…) Ülkenin batısını daha beter kutuplaştıracak, sevmediklerini bertaraf edecek bir iktidarın doğusuyla olan sorunları da beterleştirmemesi eşyanın tabiatına aykırıdır.

Ve nihayet, Türkiye'nin yumuşak gücü aslında Türkiye Kürtleri'nin de yumuşak gücüdür.
12 Eylül'de sandık başına gidecek Kürtler'in 'TC kompleksi'ni bir yana bırakacaklarını ve sınırsız bir iktidara 'evet' demeyeceklerini umuyorum.”

(AKnews Kürtçe – Türkçe Bölümü)

Diğer Haberler

Diğer Haber Başlıkları