Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Bediüzzaman Toprak’tandır (Analiz-Necatê Zivingî)

Bediüzzaman Toprak’tandır (Analiz-Necatê Zivingî)

24 Aralık 2012 Pazartesi 05:41
Bediüzzaman, ömrünün 40 senesinden fazlasını Kürdistan topraklarında geçirmiş, ana dili olan Kürdçe’yi konuşmuştur.

İlk duyduğumda yazıp yazmama konusunda bir iç muhasebeden sonra gerekli olmadığına karar verip yazmadım. Hem de gereksiz bazı tartışmalara kapı aralayarak asıl hakikatlerin perdelenme ihtimaline gönlüm razı olmadı. Ancak sosyal medyada Risale-i Nur’lara ilişkin paylaşımlarını zevkle takip ettiğim bir kardeşimin bu husustaki fikrimizi sorması üzerine, Allah’tan hayra vesile kılması ve büyüklerimizin mazur görmesi dileğiyle yazmaya karar verdim.

Baştan söyleyeyim; hissen Bediüzzaman Hazretleri’nin hem seyyid hem de şerif olarak al-i beyt’ten olduğuna inananlardanım. Yanısıra ortalama bir nur talebesinin Bediüzzaman Hazretleri’yle ilgili inandığı düşüncelerin onda dokuzunu paylaşmaktayım. Bu yüzden yayınlanan şecereleri arşivime kaydetmekle beraber bakma ihtiyacı bile hissetmedim.

Ancak “kabil-i iltiyam olmayan inşikak”lara müptela olanların, Bediüzzaman’ın nesebi üzerinden, İslam’ın en kahraman, alim ve arif evladlarından biri olan Kürdler’in tahkirini ve tahfifini intaç eden bir yola girmeleri, Bediüzzaman’ın Kürd olup olmadığı hususunun yazılmasında fayda olacağı hissinin hâsıl olmasına zemin hazırladı.

Nesepler ve ırklar sosyo-kültürel, psikolojik ve siyasal olguların göstergeleridir. Yoksa imtiyaz, üstünlük ve diğerlerine nisbeten asalet göstergesi değildir. Bundandır ki Allah c.c Kur’an’da insanların ırklara ve kabilelere ayrılma hikmetini beyan ederken üstünlüğün takvada olduğuna dikkatleri çekmiştir. Peygamber Efendimiz de aynı hususu teyidle beraber, insanların bir tarağın dişleri gibi eşit oluşunu, beyazın siyahtan, siyahın da beyazdan bir üstünlüğünün olmadığını, Hazret-i Fatıma’ya peygamber kızı olmanın bir imtiyaz sağlayamayacağını, ameli geride kalanı nesebinin ileri götürmeyeceğini ve tüm insanların Âdem’den olduğunu, Âdem’in de topraktan olduğunu eşsiz ifadeleriyle beyan etmiştir.

Hazret-i Peygamber’in bu işaret ettiğimiz beyanlarından da anlaşıldığı üzere Kureyş’ten olmak ya da Hazret-i Peygamber’in nesl-i mübarekinden olmak bir üstünlük ve imtiyaz sebebi değildir. Bir hukuk vardır ve de o başkadır…

Ancak Hazret-i Peygamber insanlığa hayat bahşeden mesaja aracılık ve öncülük ettiğinden elbette O'nun mübarek yolunu sürdüren ehl-i beytinin hürmete ve muhabbete herkesten çok layık olduğu da kadirşinaslığın gereklerindendir. Allah c.c. da Kur’an’da bu hususa işaret buyurmuşlardır.

Bediüzzaman’ı Bediüzzaman yapan ne Kürdlük ne de Seyyid’liktir. O'nu O yapan, rabbaniliği ve Hazret-i Peygamber’in hayat veren yolunu sürdürmüşlüğüdür. Yani hakiki bir peygamber varisi oluşudur. Dolayısıyla Bediüzzaman’a bundan öte şeref aramaya kalkışmanın, hem de bunda ısrar etmenin yanlış anlamalara sebebiyet vereceği öngörülmelidir…

Kendisini Osmanlı araştırmalarıyla bildiğimiz Ahmed Akgündüz Hoca bunu hesaplayamamış olmalı ki Bediüzzaman’ın nesebi konusunda ısrarcı davranmış ve eldeki verilere bakılırsa durumu biraz daha somutlaştırmıştır.

Ancak kanımca bu ısrar beyhudedir. Ne Bediüzzaman’dan bir şey eksiltecek, ne de bir şey arttıracaktır. Çünkü Bediüzzaman her durumda Bediüzzaman’dır.

Akgündüz Hoca’nın bu çalışmayla Üstad'ın makamını ve ünvanını sathi nazarlarda tahkim etmek istediği varsayılabilir. Doğrusu Nur talebelerinin neredeyse tamamı Bediüzzaman’ı o makamda ve o ünvana sahip görmektedirler. Sair insanların ise öyle bilmesine de gerek yoktur zaten.

Yanlış anlaşılan hususa gelince; bu tür bir ısrarla ırkçılık yapıldığı ve Bediüzzaman’ın Kürd oluşuna tahammül edilemediği hususudur.

Elhak/maalesef bu doğrudur. Akgündüz’ün niyeti ve gayesi bu değilse de bu tür bir uygulama ve yaklaşımın olduğu bilinmeyen bir şey değildir. Sayın Akgündüz bunu gözardı etmemeli ve buna göre durumu kamuoyuna sunmalıydı. Ancak maalesef bu yapılamamıştır. Biz yine de haddimizi bilerek sayın Akgündüz’ü kınayacak değiliz.

Ancak Üstadımızın hem Kürd hem de Seyyid olduğunu, birinin diğerini nakzetmediğini, Kürdler’den böyle bir zatın çıkmasıyla Kürdler’in övünmede herkesten fazla hak sahibi olduğunu Bediüzzaman Hazretleri’nin beyanlarıyla ortaya koyacağız inşaallah.

Evvela; Bediüzzaman, Seyyid olmayanın öyleyim, öyle olanın da değilim demesinin haram oluşunu şu şekilde ifade etmiştir: “Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkar ve duhul ve huruc haram oldukları gibi…” (Muhakemat) Bu hakikat ortadayken kendisi tevatür derecesinde seyyid olmadığını dillendirmiştir.

Eserlerinde de “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum…” (Emirdağ lahikası) diyen Bediüzzaman maddi anlamda seyyid oluşuna ilişkin bir bilgisi olmadığını açıkça ifade etmiştir. Yine açık ve net ifadelerle en makbul eserlerinde “Ben Seyyid değilim.” (14. Şua) diyen de O’dur.

Bazı yerlerde de “Manen ben Hz. Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevîsi hükmünde O'ndan hakikat dersini aldım.” Şeklindeki ifadelerle manevi olarak Ehl-i Beyt’ten oluşuna vurgu yapmıştır. Şu ifadeleriyle de aynı hususa işaret etmektedir: “Ben de mânevî âl-i beytten sayılabilirim.” demekten maksadım, bir kısım müçtehidlerin, “O'nun âilesine ve ashabına selâm olsun” duasında, “seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler” dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir. Yoksa, o hatâkârane mânâ hiç hatırıma gelmemiş.” (Şualar)

Eldeki somut verilere ve Bediüzzaman’ın da sarih kabul ve beyanlarına göre; Bediüzzaman Hazretleri Kürd olarak bilinen bir anne ve babadan, Kürdistan’da dünyaya gelmiştir. Babasının ismi Mîrze, annesinin ismi Nûrê olup bu isimler bizatihi Kürdçe’dirler.

Talebelerinden Abdulkadir Badıllı bu durumu şu cümlelerle anlatmaktadır: “Bediüzzaman Hazretleri’nin fıtrî olan kendi adet‑i kavmiyesine riayetkârlığından mıdır, bilmiyorum... Annesinin ismini “Nûriye” olarak yazan Nûr talebelerinin yazılarını tashih ettiği sırada, birkaç kitapta “Nûriye” isminin Arapça müennes alâmeti olan “ye” harfini silerek “Nûrê” olarak bırakmıştır.” (Bediüzzaman Said-i Nursi’nin Mufassal Tarihçe-i Hayatı)

Kürdlüğü tartışmasız olan Bediüzzaman, Hz. Ali’nin Celcelutiye’sinde kendisine ‘Kürd’ olarak işaret edildiğini şu cümlelerle tasdik etmiştir: “(Ya müdriken) ‘Ona ‘Kürdî’ denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (r.a.) görülen ‘Ya müdriken’ kelimesinin hazf ve kalbiyle  ‘Kürd’ îma ve işaretinin bulunması…” (Emirdağ Lahikası)

Bediüzzaman, ömrünün 40 senesinden fazlasını Kürdistan topraklarında geçirmiş, ana dili olan Kürdçe’yi konuşmuştur.

“Kürd”lük noktasında bakıldığında da anne ve babasının isimleriyle de Kürd, doğduğu coğrafyanın Kürdistan, Hazret-i Ali’nin ona işaret ettiği kelime “Kürd”, lakabı “Kürdi”, ilk eserleri “Kürdçe”, Osmanlı makamları nezdinde “Bediüzzaman Kürd Said Efendi”, TC döneminde “Bir Kürd” ve “Kuyruklu Kürd”, Mısır’da yayınlanan gazeteye göre “Kürd lider”, Hutbe-i Şamiye’de “Biz Kürdler”, muhtelif zamanlarda kendisini tanımlamasıyla … “Bedevi bir Kürd”, “Bir Kürd talebesi”, “Türkçe’yi iyi bilmez bir Kürd”, “Yeni uyanmış bir Kürd” gibi isimlendirmelerle karşımıza çıktığı görülmektedir.

Divan-ı Harb-i Örfi adlı eserinin hemen başlarında kendisini tanımlarken “Yeni medeniyete karışmış asabi bir Kürd talebesi” tabirini kullanmakta, eserin başka yerlerinde de kendisini tanımlarken şu ifadeleri kullandığı görülmektedir:

“Ben ki ümmî ve bedevi bir Kürd’üm…”

Bir Kürd talebesinin lisanına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim…”

“Fakat avam çok, bizim Kürdler gafil ve safdil; ben de bir şöhret-i kazibe ile görünüyordum…”

“Ümmî vahşî yâni hür, Türkçe iyi bilmez bir Kürd bu kadar îfade-i meram edebilir vesselâm...”

“Müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum.”

Bunun dışındaki eserlerinde de Bediüzzaman’ın kendisini tanımlarken “Milli kimliği”ne yaptığı vurgular dikkat çekmektedir:

Benim gibi bir Kürd olduğunu…”

 “Türkçeyi iyi bilmez ve sanat-ı inşayı öğrenmemiş ve yeni uyanmış bir Kürd

Ey Kürdler!.. Timarhaneyi kabul ettim, Kürdlüğü lekedâr etmemek için irade-i pâdişahî ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.”

Bediüzzaman’ın milli kimliğine yaptığı vurgu Osmanlı başkenti olan İstanbul’la sınırlı değildir. Kendisi 1911 yılında 35 yaşlarında iken gittiği Şam’da da bu kimliğine vurgu yapmış, adeta Kürdler’e yapılan ve yapılacak olan inkâr ve asimilasyona set olmuş/olmak istemiştir.

Bediüzzaman Hazretleri, 1911 yılında 35 yaşlarında iken Şam’da, Şam âlimlerinin ısrarı üzerine Emevi Camii’nde bir hutbe vermiş, Hutbenin başlarında “Ey bu Cami-i Emevi’de bu dersi dinleyen Arap kardeşlerim!” diyerek Arap hissiyatına seslenmiştir. Kendisini ise Osmanlı’ya ya da Türkler’e değil Kürdler’e nisbet etmiş ve “Evet, biz Kürdler size nisbeten…” diyerek sözlerini sürdürmüştür.

Bediüzzaman ta o günden Kürdler’i İslam ümmetinin onurlu bir unsuru olarak görmekte ve sözlerine devamla “Sizler bizim ve İslam milletlerinin üstadlarısınız…” diyerek Kürd kütlesini nazara vermektedir. Hutbenin ilerleyen kısımlarında da Bediüzzaman Hazretleri Kürdler’le ilgili taleplerini dile getirecektir.

Aktif bir şekilde sosyal ve siyasal aktivitelerin içerisinde bulunup topluma ve yönetime yön vermeye çalıştığı dönemde Bediüzzaman’ın ısrarla “Kürd Kimliği”ne vurgu yapması tesadüfi değildir.

Elhasıl; buraya kadar yer verdiğimiz bilgiler geniş bir şekilde hazırladığımız bir eserde tetkik edilmiştir. İnşaallah okuyucuyla buluşma zemini oluşursa birçok husustaki şüpheleri izale edecektir.

Israrla nesepçilik yapanlara belki de hatırlatılması gereken bir diğer husus da Hazret-i Peygamber Efendimiz’in “Musta’reb” oluşudur. Fahr-ı Kainat, Hazret-i İbrahim’in neslinden olup, Halilullah’ın üzerinde yaşadığı neseb de bir kısım tarihi kaynaklarda incelenmiştir. “Hazret‑i Üstâd’ın ifadesiyle de kesinlik kazanan Hazret‑i İbrahim(a.s)’in kavmiyyeten bu civar, yani şark vilayetlerinde yaşayan insanlarından olduğu…” (Abdulkadir Badıllı, Bediüzzaman Said-i Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, C. 1)

Netice itibariyle Bediüzzaman maddi ya da manevi seyyid ise de Kürd olarak yaşamış ve öyle iştihar etmiştir. Bundan öte izini sürdüğünüzde varacağınız nihai nokta bütün insanların Adem’den, O’nun da topraktan oluşu gerçeğidir.

O halde nazarları bu büyük zatın eşsiz hizmetinden ve paha biçilmez eserlerinden başka yerlere çekmenin anlamı yoktur. Evet, Bediüzzaman toprak’tandır…

Necatê Zivingî / bangaheq.net

Diğer Haberler