Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
İman’da Sağlıklı Akıl Yürütme / Kutbettin Nurlubaş

İman’da Sağlıklı Akıl Yürütme / Kutbettin Nurlubaş

28 Mart 2012 Çarşamba 18:55
İmanda nasıl sağlıklı bir akıl yürütmesi yabilabilir, nasıl bir muhakeme usulü takib edilmesi lazım ve nasıl doğru bir düşünme yöntemi takip edilmesi gerekir, bunların üzerinde durmaya çalışacağız.

İnsan, çok karmaşık  maddi ve manevi donanıma sahiptir. Bu donanım ve düzenlemeye bağlı olarak iman ve küfür gibi bir tercih ile karşı karşıyadır. Yani, ya şehadet edip, tanıklık yapıp yakine, yani kesin bilgiye, mutlak hakikate ulaşacak veya hakikati örtbas edip, görmezlikten gelip inanmamaya yönelecektir.

Elbette ki, bu tercihin anahtar konumundaki rölü, cüzi ihtiyari tabir edilen özgür iradeye aittir. Bu özgür irade de, bir takım tesirler altında seçim yapabilmektedir. En önemlisi, iç dünyasında kalb çevresinde, müspet ve menfi, yani olumlu ve olumsuz bildirim ve ilhamların etkisinde kalmaktadır. Bir yandan melek ona iyi, doğru ve güzel şeyler ilham etmekte, diğer yandan şeytanın insandaki yetkilisi  ve kötülüğü emreden nefsi emmarsi tarafından,  vesvese ve dürtüklemeler  yapılmaktadır. “Nefse(insana) ve onu düzenleyene yemin olsun ki, ona hem takva, yani müspet, sorumluluk bilinci ve yanlışlardan sakınma ilhamı; hem fücur, yani kötülük ve sorumsuzluk bildirimi yapılmaktadır. Kim kendini arındırırsa kurtuluşa ermiş, kim de kendini sorumsuzluğa daldırırsa zarara uğramıştır.”(Şems 6-9)

Gerçekten Kur’anı Kerim çok mükemmel bir şekilde, insanın iç dünyasının tesviye edilip düzenlenmesini ve metafizik dünyadaki kanallara açık olan bünyesini, yani hem hayra  hem de şerre olan uyumunu, çok veciz ve insanın mahiyetini bilen bir kuşatıcılıkla anlatmaktadır. Adeta, insanın durumu;  dış iki farklı yayını alabilen ve iki farklı filtre ile frekansı bu sinyallere ayarlanmış, bir alıcı cihaz tasviri yapılmış gibi gözükmektedir. İşte insan bu ilhamlar, vesveseler ve sinyallerin etkisiyle özgür iradesi, devamlı ve dinamik bir şekilde tercihler ve seçimler yapmaktadır. Bu durum ortlama onbeş yaşından itibaren başlayıp ölüme kadar yakin gelinceye kadar sürüp gitmektedir.

Fakat bu ilham, vesvese ve sinyallerden hangisini dinlenip dinlemeyeceği, bünyesinde mevcut bulunan müspet ve menfi duygu, his ve kabilyetlerin beslenmesine ve doyrulmasına bağlı olarak, özgür irade bu bildirimlerden birini seçme meylinde bulunacaktır. Eğer iman ve tefekkür ile, takva ve ameli salih, yani günahlardan sakınma ve  güzel davranış ile, zikir ve ibadet ile güzel ortamlarda, güzel çevrede ve güzel niyyet ve işlerle meşguliyeti nispetinde, olumlu duygu ve kabiliyetleri, müspet bir şekilde beslenecek, meleğin ilhamını dinleyebilecek bir kabiliyet ve temayül elde edecektir. Eğer, küfür ve isyan ile günah ve sorumsuzluk ile kötü çevre ve ortamlara bağlı olarak, şeytanın telkinini alan kötü nefsin vesvesesine maruz  olsa, özgür iradesi bu yönde seçimini kullanma istidadına kavuşacaktır.

Aslında insanın güzel niyyet ve davranışı,  iyi sinyali dinlemeye kuvvet verdiği gibi, iyi sinyali dinleme de, iyi düşünce ve davranışı( Amenu ve Amilussalihat) yaptırma sonucunu verecektir. Aynı şekilde kötü niyyet ve davranış içinde olma, kötü sinyali dinlemeye müsait hale getirdiği gibi; kötü bildirimi dinlemek te, kötü düşünce ve davranışı netice verecektir. Yani geri beslemeli devre gibi, her biri birbirini  dönüşümlü olarak kuvvetlendirecek ve karşı tarafı zayıflatacaktır. ”Onlara O’nun ayetleri okunduğunda, imanları artar.”(Enfal,2)

Kısaca, insanın özgür iradesine ait düzenlenmiş yapısını ve etkilendiği kanalları hatırlattıktan sonra, imanda nasıl sağlıklı bir akıl yürütmesi yabilabilir, nasıl bir muhakeme usulü takib edilmesi lazım  ve nasıl doğru bir düşünme yöntemi takip edilmesi gerekir, bunların üzerinde durmaya çalışacağız:

                1-İman hakikatleri üzerinde akıl yürütürken şöyle bir misal çerçevesinde düşünebiliriz; Bir yamaçta iki insan, bir su kaynağı hakkında araştırma yapıyorlar. Biri yukarı doğru gider, diğeri aşağı doğru iner. Yukarı doğru giden kişi, yukarıda suyun asıl kaynağını görür, sağlam ve temiz olduğuna hükmeder. Geri aşağıya doğru veya yanlamasına yamaçta gezerken karşılaştığı su kanalları ve akıntılarına rast geldiği zaman, artık gördüğü her bir su parçası için, çok derin ve her defasında ilk tetkik gibi, detaylı ve kapsayıcı araştırmaya gerek duymaksızın, asıl kaynaktaki suyun şube ve kanallarıdır diye, en ufak emare ve işaret ona fikir verir. Fakat yukarıda ki asıl su kaynağını göremeyen ve suyun sağlam ve temiz olduğu hususunda kanati gelmeyen ve aşağı doğru inen şahıs, her su arkı ve birikintisi ile karşılaştığında, her biri için sıfırdan ve tekraren tetkik, inceleme ve araştırma teşebbüsünde bulunacak ve  belki bazen bu su, asıl kaynaktan gelmiyor ve temiz değildir diye karar verebilecektir.

Aynen bu örnek gibi; İnsanı imana götüren sayısız yollar, deliller ve şahitler vardır. Bunlar akli, ilmi ve fiziki olduğu gibi, hissi, kalbi ve taklidi de olabilir. İşte bunlardan bir veya bir kaçıyla, güzel ve kabul edilebilir bir niyyetle inanmaya karar verdiği anda, Sadı Taftazaninin tarif ettiği gibi; Allah ta bu cüzi ve özgür  iradenin kullanımından sonra, onun kalbine iman nuru yerleştirir. Ve artık insan, bu iman nuru ile diğer varlıklara, olaylara ve karşılaştığı sorulara bakar. Asıl su kaynağını bulmuş gibi, imanın doğruluğunu bir kere tastik ettiği için, her bir soru ve teredüt verebilen şeylerle karşılaştığında, o iman nuru ile değerlendirir. Allah canibinden, yani, Allah yönünden bakar, en ufak bir işaret, emare ve delil imanın tastikine ve doğrulanmasına yetecektir. Yalnız bir yaratıkta bile, sanat, düzen ve anlamı görse, her şey birbirine bağlı olduğundan, bütün kâinatın düzenine, anlamına ve sahipliği düşüncesine onu ulaştırır. Her defasında yeniden sıfırdan inanmak için, temelden bir sorgulama içinde olmayacaktır. Ondan sonraki tahkik ve araştırmalar marifetini, yani Allah hakkındaki bilgisini artıracak ve bununda  asla sınırı olmayacaktır.

Ama delillerden tastik ve yakine, yani kesin bilgi verileri sonucu imana tercihini tam koyamayan ve buna bağlı olarak, Allahın, iman nurunu kalbine yerleştirmediği kimse, her bir mesele ve problemle karşılaştığında, tarafsız  ve eleştirici bir müşteri gibi davranacak, her bir şeyde bütün deliller kuvvetinde bir etki ve tesir bekleyecek, bunları her vakit bulamadığndan, devamlı şüphe ve tereddütler içinde bocalayacaktır. Hakikati bulmak için her defasında, sonsuz ihtimaller içerisinde bulma uğraşısına girişecektir. “Sen ‘Allah’ de, sonra onları bırak, daldıkları bataklıkta oyalanıp dursunlar!” (Enam,91)

                2- Mesela bir saray var ve bu saraya girmek için yüz tane kapısı vardır. İki veye üç kapı açık olsa bile o saraya girilebilir. Diğerleri kapalı olsa da, bizim saraya girmemize mani değildir. Bunun yanında, doksan yedi veya doksan sekiz kapı açık olsa, biz bu açık kapılara ehemmiyet vermeyip, sadece bu iki üç kapalı kapının önünde beklersek ve şöyle söyleyip, ya bu kapılar açılacak, yoksa bu saraya girilmez veya belki bu saray  değildir, yekpare kayadan ibaretttir dersek, sıhhatli muhakeme, yani sağlıklı akıl yürütmüş olur muyuz?

Aynen bu örnek gibi, İman hakikatleri bir saray gibidir. Her bir delil ve ispat  birer anahtar gibi, o kapıları açıyor.  Bunlar yüzde doksan yedi, doksan sekiz kadar varken, kapalı kapılar hükmünde olan iki üç teredüt veren ve bizi şüpheye sevk eden ve bize göre çözümsüz bir takım vesveselerin peşine takılıp, yüzde doksan yedi, doksan sekiz ispat edici, ikna edici ve problem çözücü dellilleri düşünmemek, nazara almamak ve değerlendirmemek ne kadar sağlıksız bir akıl yürütme olduğu kıyas edilebilir. Nasıl ki, ilköğretimde okuyan çocuğa, yüksek matemetikteki, inegral, türev ve limit soruları sorulsa, elbette ki kendi kapasitesine göre, bunlar çözümsüzdür  ve cevabı yoktur diyebilecektir. Halbuki, daha sonra yüksek matemetik konuları ve formüllerini öğrense, bu çözümsüz kabul ettiği soruları çözme, dört işlem gibi kolaylaşacaktır.

Bu nrdenle, marifetullahta, yani Allahı tanımda ilerlememiş bir şahıs, kendince cevapsız olarak gördüğü imanla ilgili soru, terdüt ve şüphelerle karşılaşsa, hemen kapalı iki üç kapı hükmünde olan bu vesveselerin önünde beklemesin, onu imana götüren, yüzlerce delil ve ispatları hatırlasın. Çözemediği bu iki üç şüpheyi de, vakti, zamanı ve ortamı gelince, inşallah onları da cevaplayacak imkan ve ilme sahip olur. Örnek olarak yaradılışta, kör bağırsak gibi gayesiz, anlamsız bir şeyle karşılaşır ise,  hemen başını kaldırıp, sayısız ve sınırsız gaye, maksad ve amacı bildiren gerçekleri, bol miktarda  etrafında bulabilir. Veya canlılar dünyasında, canavarlık ve merhametsizlik sizi teredüte sevk ediyorsa, hemen  binlerce merhamet, şefkat ve himaye örneklerini düşünebilirsiniz. İşte  her bir şeyi, bu gibi örneklere kıyas yapabilirsiniz.

                3-Bir şeyi ispat etmek kolaydır, inkar etmek zordur. Mesela hindistan cevizni ben düğnyada var desem, bir tek meyvesini göstermekle varlığını ispat edebilirim. Ama sen, dünyada böyle bir meyve yoktur desen, bütün yer yüzünü, dağını, dersini ve bağını, bahçesini arayıp taramakla ve elekten geçirir gibi her tarafı didik etmekle, belki davanı tespit edebirsin.

Aynen bubun gibi, iman rükünlerinden bir tanesinin, birkaç delilini göstermekle imanın hakikati ispat edilebilir. Ama yokluğunu ispat etmek için, fiğzik dünyadan metafizik dünyaya geçmek, sınırlı duyu organları ve onların verileriyle muhakeme edebilen insan aklını, sonsuz kapasitede büyütüp, gayb ve şehadet, fizik ve metafizik, görülen ve görülmeyen, hisssedilen ve edilmeyen, kavranan ve  kavranmayan alemlerin her tarafını görcek, algılayacak ve kavrayacak bir potansiyele sahip olmakla ve öyle olmadığını fark etmekle, inkarını ve küfrünü belki ortaya koyabilir.  Yoksa, ilmi ve gerçekçi bir değeri yoktur. Sadece bir zandan ibaret kalır. Enteresandır; Hume (ö:1776) de, tümevarım, yani sebep ve sonuç arasında var olduğunu samdığımız illiyet bağını “zan” olarak değerlendirir ve alışkanlıklarımızın bizi bu kanaate götürdüğünü söyler. Zaten inkarcılık bir zan seviyesindedir. “Onların ekserisi zana uyuyorlar. Halbuki zanın gerçek karşısanda hiçbir değeri yoktur. Allah onların ne yapmakta olduklarını biliyor.” (Yunus,36)

                4- Yine, Ramazan ayının başında hilalin çıkp çıkmadığını tespit etmek için, binlerce hatta milyonlarca şahıs, hilal halindeki ay çıkmamıştır deseler, bir birinden bağımsız ve farklı yerlerdeki birkaç şahıs, biz ayı gördük diye ciddi iddia etseler, diğer binlerce kişinin inkarlarını hiçe indirir. Çünkü, ispat edenler nefsül emre, yani ayın bulunduğu yeri işaret ederek, bir birlerini destekleyerek ispatlarına kuvvet verir. İnkar edenler ise, nefsül emre, yani hilalin bulunduğu yere hükmetmediklerinden ve buna engel sebepler, farklı farklı olduğundan, birbirine kuvvet vermezler.

İman hakikatleri konusunda yüzbinlerce peygamberler ve bu peygamberlere  sayısız yollarla iman ederek, çevrelerinde toplanan ümmetleri, miyonlarca evliyalar ve alimler, aynı hakikatleri delilleriyle değişik tarzlarda ispat ediyorlar. İnkar edenler ise gayb alemine, fizik ötesi dünyaya nüfuz edemediklerinden, milyonlarca sayıya da ulaşsalar bir hükmündedir. Çünkü sayının fazla olması birbirine bu konuda kuvvet vermiyor.

Bildiğiniz gibi haberleşme kanalları ve vasıtaları çok fazlasıyla artmış bulunmaktadır. Dünya bir köy haline gelmesine rağmen, bu haber alma ihtiyacı eksilmemiştir ve eskimemiştir. Haber dinleyen insanlar, haberlerin mekanına ulaşamıyorlar, ancak kanaat ettikleri ve güven duydukları haber kanallarını seyr edip dinliyorlar. Haber kanallarının  bir olayı yayınlamaları hususunda sayıları ne kadar artarsa, o kadar o olayın gerçekleşmesi hususunda daha fazla kanaat verir. İşte beraber yaşadığımız dünyada, haber kanallarına ihtiyaç duyarkaen, hem bu dünyanın hakiakati hem de ötelerden haber getiren, muhbiri sadık, yani doğru haberciler olan peygamberler “nebeyi l azim” denilen en büyük haberi veriyorlar ve ulaşamadığımız yerlerden bize bildiriyorlar. Onların doğru haber verdiğine dair güvenli olduklarını sayısız özellikleriyle ortaya koymuşlardır. Ve peygamberlere imanın imanın bir rüknü olması, iman için büyük bir kuvvet kaynağı olmasındandır. ”Derler: Eğer dinleseydik ve akletseydik, bu alevli cehennemin ehlinden olmazdık.”(Mulk,10)

                5- Bir denizde değişik cevherlerin çeşitleriyle dolu bir hazineyi, dalgıçlar gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlamaya çalışıyorlar. Birinin eline silindirik bir elmas geçse, diğer arkadaşlarından buldukları parçalara ait sesler işittiği zaman, kendi bulduğu cevherin parçaları ve ayrıntıları olduğunu zan eder. Başka biri kübik bir yakut eline geçirdiği vakit, diğer arkadaşların bulduklarını, kendi parçasına benzer parçalar olduğunu tasavvur eder. Yine başka birisi kürevi bir kehribar farkettiğinde, bu da aynı şeyi heyal eder. Ve bu böylece sürüp gider… Sonuçta birbirine aykırı ve ters neticeler ortya çıkmış olacak, neredeyse hazinenin inkarına kadar gidebileceklerdir. Bir dalgıç ta tedbirini alıp, gözü açık olarak hazineyi teftiş edip incelese, hazinenin bütün cevher çeşitlerini ve ayrıntılarını objektif bir bakış ile görüp değerlendirecek ve hazinenin hakikat ve içeriğine uygun bir anlatım ortaya koyacaktır. Mesnevide de bu misalin mantığına benzer bir “Fil” örneği vardır.

İşte mutlak gerçeklik te böyle bir hazine gibidir. İnsanlar özellikle filozoflar, asırlar boyunca varlığın ve  eşyanın hakikati hususunda, herbirisi kendi paradigması ile sınırlı kapasite ve yollarla anlamaya çalışırlar. Fakat mutlak hakikati kuşatamadıklarından, yorumların ve izahların herbiri, hakikatin bir köşesini veya ucunu ifade ettiğinden, bütününü ihata edemediklerinden, birbirine ters ve aykırı sonuçlar çıkacaktır. Nitekim felsefe tarihi, adeta birbirini tekzip etme tarihi olarak ortadadır. Çok güzel sorulara cevap bulma heyecanıyla yola çıkılmış, neticede hiç kimse hiç bir vakit  tatmin edilememiştir. En basitinden, felsefe tarihini, roman üslubuyla anlatan Sofienin Dünyası’na bakan bunu görebilecektir. En son olark ta, 19. Yüzyılda olduğu gibi maddeci ve pozitivist felsefecilerin söylediği gibi, varlıkta hiçbir hikmet ve anlam yoktur neticesini çıkarıp, kolaycılığa kaçıp, abasiyete, anlamsızlığa ve hikmetsizliğe düşmüşlerdir. Adeta mutlak hakikati inkar etmişlerdir.

Çünkü başta, insanın duyu organları sınırlıdır. Gözü sadece görünen ışık bölgesini algılayabilecek şekilde ayarlanmış, kızıl ötesi ve mor ötesine karşı duyarsızdır. Diğer bütün duyu organlarıda böyle belli aralık ve frekanslarla algılama kabiliyetine sahiptir.  İkincisi, insanlığın her bir zamanda, içinde bulunduğu bilimsel seviye, mutlak hakikate karşı yetersiz komumdadır. Bütün hakikatlerei keşfedebilmiş değildir. Üçüncüsü, her bir insan kendi zamanındaki bütün bilgi disiplinlerini öğrenip, yorumlayacak bir ömre ve kapasiteye sahip değildir. Akıl da, bu sınırlı verilerle muhakeme ettiğinden, eksik verilerle, eksik ve yanlış sonuçlara gitmek olağan olacaktır.

Mesela, Aristo’nun o kadar kuvvetli akıl yürütmeleri, kendi zamanındaki bilgi seviyesine ve paradigmasına göre idi. Bu yeni bilim döneminde ise yöntemleri genellikle terk edildi. Newton zamanında da, atomun parçalanabileceğinden, Kuantum Fiziğinden  ve Bigbang’daki gelişmelerden habersiz bir şekilde, evren yorumlanıp modellenmişti. Darwin’nin, canlılık hakkında önermeler söylediği, 1853 yılında yazdığı “Türlerin Kökeni” kitabından tam yüzyıl sonra, 1953 te canlılığın  en hayati programı olan DNA keşf edilmiştir. Çünkü, hakiakatı mutlaka, mukeyyed enzar ile ihata edilmez. Kur’an gibi, bir nazarı külli lazım dır ki ihata etsin. Yani, mutlak gerçeklik, sınırlı bir bakış ile kavranılmaz. Kur’an gibi kuşatıcı bir bakış olması gerkir ki, ancak  kapsayabilsin. ”Gayb(mutlak gerçeklik) yanlarında mıdır ki, ona bakıp yazıyorlar?” (Tur,41)

Ama imanın en önemli kaynağı olan vahiy ve peygamberlik kurumu ise, sayısız yollarla doğruluğu ispat edilebilir şekilde, bütün kainatın, eşyanın ve hayatın Rabbi tarafından, her şeyi yapan ve bilen tarafında bir tenzil ve indirilme olduğu için, mutlak hakikatin bütün yönlerini kapsayıcı, bakışıyla görür ve bildirir. “Yaratan hiç bilmez mi o latiftir haberdardır”( Mülk,14)

 Bu konuda, “Bigbang(Büyük patlama) ve islamiyet” yazımıza, Kuranı Hakimin, sadece kozmolojideki kapsayıcılığına örnek olarak bakılabilir.

Bu noksanlık, mü’min oldukları halde Kur’an ve sünnet terazisiyle keşiflerini değerlendirmeyen mutasavvıf  ve felsefeden etkilenen ülema grupları için de geçerlidir.

                6- İki grup bir çağrıcı, bir müezzin konusunda tartışıyorlar; Bir grup bu müzzinin makamı minarenin üstüdür. Diğer bir grup ise, hayır makamı ve mekanı kuyunun dibidir der. İşte bu iki grubun tartışma ve söylem aralığı kuyunun dibinden, ta minarenin ucuna kadar geniş bir alandır. Her iki grup argümanlarını, davalarına ispat için kullanıyorlar. Makamı manarenin üstü diyenler derler ki; yukarı inip çıkarken, pencrelerden, deliklerden, onun canlı ve hareketli olduğunu herkes görüyor ve herkese gösteriyoruz. Dolayısıyla taş gibi cansız değil ki, makamı ve mekanı kuyu dibi olsun. Hem herkese minarenin ucunda, her vakit gösteremememizin nedeni, herkesin bakışı oraya çıkamamasından dolayıdır. Kuyunun tam dibi hariç, o zat her nerede görünse o canlıdır ve makamı minarenin ucudur derler. Kuyu dibi hariç, bütün bu uzun mesafeyi, sağlıklı akıl yürütme ile kendi davalarının  doğruluğuna basamak yaparlar.

Fakat, makamı minarenin dibi diyenler, demeogoji yapıp, ya herkese minerenin ucunda gösterin veya makamı kuyu dibidir derler. İşte değerli kardeşlerim, hangi akıl yürütme hakperestçedir, kıyas ediniz. Halbuki, makamı kuyu dibidir diyen, onu herkese hervakit, kuyu dibinde olduğunu ispat edip göstermeleri gerekmez mi? İşte bu sihhatli muhakeme ile kuyu dibi hariç, her nerede gözükse o müzzin, canlı ve  hayatlı olup, taş gibi cansız olmadığından, kuyu dibinde olması mümkün olmadığından, makamının minarenin ucu olduğu gerçeği ortaya çıkar.

İşte, Resuli Ekrem (a.s.m) veya Kur’anı Azimuşşan hususunda, bu dünyada genel olarak iki gruba indirebileceğimiz şekilde bir münazara vardır. Müminler ve hakperestler, Hz peygamber(a.s.m) veya Kur’an hakkında sayısız delil getirerek, onun makamının,  arşta, enyüksekte olduğunu ispat ederler. Makamının ve mekanının aşağıda, ferşte olduğunu iddia edenler, ya bütün delilleri çürütüp, hiçbir kemalat ve hakikati barındırmadığını neuzubillah,  ya herkese ispat etsinler ve göstersinler, yoksa ağızlarını açmaya ve konuşmaya ve demegoji yapmaya hakları olmayacaktır. Susmalıdırlar. Çünkü bu durumda olduğunu, yollarında gittikleri, en ileri giden ne Asyalı münafıklar, ne de Avruplı kafirler diyebilirler.

Halbuki, Hz peygamberin her bir hali, her bir tavrı ve her bir söylemi onun sadakatini gösterdiği gibi, Kur’anı Hakimin her bir suresi, her bir ayeti, her bir cümlesi ve hatta her bir kelimesi, her gün sayısız insanlara gerçekliğini ve hakkaniyetini ortaya koyuyor. Bu ikisine olumsuz yönden söz söylüyebilmek için, haşa bütün ispat edici ve doğruluklarına şahit olucu, sayısız ve sınırsız delil ve ispatları nazardan, teker teker çürütmek icab eder. Bu da mümkün olmadığına göre, karşı taraf davasını ispat edemez. Herbir işaret ve delil, onların canlı, hayatlı, hakikatli ve  yüksek makamda olduğunu gösterir.

Bir çok ateist, agnostik ve maddeci yazı ve görüşlerde, Kur’an ve peygamberimiz hakkındaki hücumlar ve saldırılar, hep bu mantık üzerine gidiyor. Niye herhali, her karşılaştıkları şey, en mükemmel, en uçta gözükmüyor derler?  Halbuki buna çıkamamaları, kendi kapasite eksiklikleri ve niyyetlerinin kötü oluşundan kaynaklanıyor. Mesela karşılaştığım eleştirilerini, bimedikleri ve anlamadıkları asıl arapça olan Kur’anın ifadelerinden değil de, meal üzerinden getirdiklerine şahit oldum. Kur’anın aslı olan arapçası ve bu kanudaki farklı tefsirlerdeki izahlar  okununca, tenkit ettikleri yerlerde bile, mucizeler çıktığına şahit oldum.

İşte Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin müelifi olduğu, Kur’anın anlam ve maksadını çok güzrel bir şekilde ders verdiği Risalei Nur Külliyatında, değişik yerlerde verilen imanda bu sağlıklı akıl yürütmeleri, bir süt hazmı kolaylığında insanlarımıza sunmayı düşündük ve anladığımız kadarını aktarmaya çalıştık. Yazının başlığı da, “Şeytanın bu desisesine benzer diğer bir desise ile, insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi(sağlıklı akıl yürütmeyi) bozuyor ve istikamet‑i fikriyeyi ihlâl ediyor. 13.Lem’a 13.İşaret ” cümlesinden mülhemdir. Sağlıkılı akıl yürütme dileğiyle…

Misallerin geçtiği yerler: (1)İşaratül İ’caz Bakara 26. Ayetin tefsiri, (2)On Üçüncü Lema 13. İşaretten, (3)Meyve Risalesi 7. Mesele, (4)Yedinci Şua Ayetül Kübra Mukaddime, (5)Yirmibeşinci Söz Mucizatı Kuraniye 3.ziya, Hatimeden önce, (6)Yirmaialtıncı Mektub 4. Mebhas 7. Mesele

*Kutbeddin NURLUBAŞ

Diğer Haberler