Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
’Kaçakçı’ deyip geçme tanı o sınır boylarında vurulanları - Nuri Fırat

'Kaçakçı' deyip geçme tanı o sınır boylarında vurulanları - Nuri Fırat

01 Ağustos 2012 Çarşamba 14:19
“Sanki Roboski’de tavuk öldürmüşler gibi davranıyorlar” diyordu Ferhat Encü.

Nuri Fırat, *Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi

Sınırlardan söz açılırken ve hele bir de Roboski hâlâ kanıyorken elbette ‘33 Kurşun’un acısını bugünmüş gibi hissedersiniz. Ahmed Arif’in dediği gibi: ‘Tan yeri atanda Van’da’, ‘uyur uyumaz seher yelini kana buladılar...’

NE ÇOKMUŞ ASLINDA ÖLÜ ROBOSKİLİLER

Roboski’yi temmuzda konuşmak daha bir acı olsa gerek. Konuştuğunuz her şey tarihten fırlamış bir vakayı hatırlatır ve “Allahım ne çokmuş aslında ölü Roboskililer” derken bulursunuz kendinizi... Hakikaten de ne çokmuş ölü Roboskiler. Görmek için şöyle bir geriye dönüp bakmanız yeterli; “Türkiye ve diğer taraftaki” cesetleri görmeniz için...

ONLAR İLK DEĞİLDİ SON DA OLMADILAR

3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle 33 Kürt köylüsü 30 Temmuz 1943 tarihinde ‘kaçakçı’ oldukları iddiasıyla sınırda kurşuna dizildi, sadece birisi yaralı kurtulabildi ve o anlatınca sınır kuytuluklarında yaşanan bu vahşet duyulabildi. Onlar ilk değildiler ve Roboski’de görüldüğü gibi son olmadılar.

‘Kaçakçı’ deyip geçme tanı O sınır boylarında vurulanı

“Sanki Roboski’de tavuk öldürmüşler gibi davranıyorlar” diyordu Ferhat Encü.

Hikmet Alma ekliyordu: “Kimi cesetler Türkiye tarafındaydı, kimi diğer tarafta...” (07.02.2012. Özgür Gündem)

28 Aralık 2011’de 34 kişinin katledildiği Roboski Katliamı’nda en büyük acıyı onlar yaşadı, ikisi de akrabalarını, canlarından parçaları yitirdiler.

İnsanların “tavuk gibi” öldürülmesini ve bunun tarihsel bir sınır trajedisi olduğunu herhalde onların söylediklerinden daha iyi anlatılamaz...

***

Roboski’yi temmuzda konuşmak herhalde daha bir acı olsa gerek. Konuştuğunuz her şey tarihten fırlamış bir vakayı hatırlatır ve “Allahım ne çokmuş aslında ölü Roboskiler” derken bulursunuz kendinizi... Hakikaten de ne çokmuş ölü Roboskiler... Görmek için sadece şöyle bir geriye dönüp bakmanız yeterli “Türkiye ve diğer taraftaki” cesetleri... Dedim ya bu uzun bir sınır trajedisi...

***

Abdurrahman Gök ile Ubeydullah Hakan’ın bir yıl kadar önce çektikleri belgeseli hatırlıyorum ve insanın yüreğine ateş gibi oturan o küçük kızın feryadını... Başkale’de sınır boyunda vurulan bilmem kaçıncı “kaçakçı” idi babası ve küçük kızın damla damla toprağa düşen gözyaşları gibi toprağa düşenlerden birisiydi. Ve o gözyaşı damlaları donup kalırken ekranda, anlıyorsunuz ki bu ne ilk hikaye idi ne de son olacaktı...

***

Sıcak bir temmuz günüydü. Ölümün kokusunu alan erkeklerin kaçıp gittikleri, kadınların ölüme rağmen emeklerini, çocuklarını bırakıp da gidemedikleri 1993’ün bir yaz günü... Sınır boylarında Sündüs Yaylası’nda maskeli yüzlerin ölüm kustuğu o çaresiz temmuz günü... Kadın ve çocuk 27 kişi vahşice katledildi...

Onlar da ne ilktiler ne de son. Bildik bir 1990’lar hikayesinde kurban olanlardı. Benzer birçok toplu katliam gibi faili belli olduğu halde, bugüne değin ne soran oldu ne de hesap veren...

***

Temmuz gelirken, sınırlardan söz açılırken ve hele bir de Roboski hâlâ kanıyorken elbette “33 Kurşun”un acısı bugünmüş gibi hissedersiniz.

Ahmed Arif’in o uzun ağıdında dediği gibi “Tan yeri atanda Van’da”, Özalp ilçesinde, yine kavurucu bir temmuz gününde, “uyur uyumaz seher yelini kana buladılar...”

3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle 33 Kürt köylüsü 30 Temmuz 1943 tarihinde “kaçakçı” oldukları iddiasıyla sınırda kurşuna dizildi, sadece birisi yaralı kurtulabildi ve o anlatınca sınır kuytuluklarında yaşanan bu vahşet duyulabildi.

Onlar da ilk değildiler ve Roboski’de görüldüğü gibi son olmadılar...

General Muğlalı, bu katliamdan önceleri çok daha âlâlarına imza atmıştı. Şeyh Said İsyanı sonrasında, Genelkurmay’ın adlandırmalarıyla “Bicar, Tenkil ve Tedip Harekatı” kapsamında, Xoybun’un kayıtlarına göre, “8 bin 758 köy yerle bir edildi ve 15 bin 206 kadın, genç kız, çocuk ve eli silah tutmayan yaşlı bu köylerin yıkıntılarında katledildi.” (Milletler Cemiyeti raporlarına göre de 15-20 bin arasında katledildi.) Sürgün yollarında can veren on binlercesi daha... Bu harekatın komutanı Muğlalı idi...

Bu harekattan kısa bir süre önce ise, 1937-38 Dersim Katliamı’nın provası niteliğindeki “Koçuşağı Harekatı” yapılmıştı. 28 Kasım 1926’daki emir yazısında Muğlalı’nın dediği gibi, “her kaya arkasında, her meşe dibinde, her kaya kovuğunda, her mağara içinde” yüzlerce insan avlanmış ve öldürülmüştü.

1926-1928 yılları arasındaki bu iki kanlı harekatın haricinde, Muğlalı 1931 Menemen yargılamalarıyla karşımıza çıkar. Kurulan Divan-ı Harb’in başkanı olan Muğlalı, “irtica” uydurmasıyla Ege’de masum inançlı insanları darağaçlarında sallandırdı... (Muğlalı için, “Kürtler Aslında Yoklar” kitabıma bakınız.)

Bütün bunlar da “33 Kurşun”un kanlı arka planıydı...

Bugün Roboski’den geriye dönüp baktığımızda görebileceğinizin belki de en azıdır bunlar...

***

Roboski’ye tekrar dönersek... Korkunç bir kısırdöngüye hapsedilmiş tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Soruşturmada bir arpa boyu yol alınamadı ve haliyle hesap veren yok. Roboski ile ilgili Meclis’te Araştırma Komisyonu kuruldu ve orada da zamana yayılan bir oyun hali var sanki, belki de geçiştirmenin, olayın üstünün örtülmesinin bir başka hali...

Başbakan Erdoğan ilkin, olayın daha sıcağında, “kaza” deyivermiş ve eklemişti: “Genelkurmay Başkanıma, gerek bölgede hizmet veren komuta kademesinin hepsine, şahsım, milletim adına teşekkür ederim... Kim ki ‘Uludere’de 35 Kürt öldürüldü’ diyerek meseleyi etnik zemine taşıyorsa o her türlü milli, insani ve vicdani değeri çiğnemiş demektir...

Bu hadiseyi 33 Kurşun hadisesine benzetmek en hafif tabiriyle sorumsuzluktur...” (03.01.2012)

Aylar sonra yine Başbakan konuşuyordu: “Tazminatsa tazminat... İlla terör örgütünün istediğini mi söyleyeceğiz. Kusura bakmasınlar... Burada da katırlı yürüyen insanlar vardı... Burası, halkın oturduğu bir bölge değil, terör bölgesidir. Böyle bir bölgede silahlı kuvvetler bu Ahmet midir, Mehmet midir, bilemez ki!” (21.05.2012)

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin de konuştu: “Özür dilenecek bir olay yoktur. Onlar sağ yakalansalar kaçakçılıktan yargılanacaklardı. Daha ağır bir sonuç olunca kaçakçılık gölgede kaldı.” (23.05.2012)

***

Muğlalı’nın “33 Kurşunu”na dönersek...

Özalp olayı 5 yıl sonra Meclis gündemine gelebilmişti. Bunun üzerine nihayetinde, 19 Ocak 1949’da Muğlalı hakkında soruşturma açıldı. 2 Mart 1950’de Muğlalı hakkında 20 yıl hapis cezası verildiyse de hiçbir zaman hapis yatmadı ve nihayetinde tartışmalar sürerken 1951’de Muğlalı öldü. Meclis’te katliamla ilgili kurulan Araştırma Komisyonu ise, Muğlalı’nın ölümünden 7 yıl sonra, 1958’de raporunu açıkladı ve “askerin olayın üstünü örttüklerine” dikkat çekildi. Bu gecikmiş rapora rağmen yıllar sonra Muğlalı’nın itibarı iade edildi, ismi Özalp’taki kışlaya verildi: Özür dilenen Muğlalı olmuştu. İsmi yakın bir dönemde kışladan kaldırılsa da öldürülenlerden dolayı hâlâ özür dileyen yok.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, katliamdan 2 yıl sonra, daha olay Meclis gündemine gelmemişken, Muğlalı’yı yanına alarak Van’a gitmiş ve oradaki hizmetlerini takdir etmişti. Muğlalı yargılanırken mahkeme de İnönü’nün kendisinden “Şark’taki şekaveti (eşkıyalığı) önlemesini” istediğini ve “Arkanda ben varım” dediğini söylemişti. Katliamla ilgili İnönü’ye yazdığı mektuplar ile, mahkeme kayıtları kapalı olduğundan hâlâ bilinmiyor...

***

İki katliam arasındaki yargı süreçleri, siyasi ve askeri irade bakımındaki paralellikler, “sorumsuzluk” suçlamasına rağmen böyle...

Peki başka ne denilebilir? Kanımca işin esası daha derin bir tarihsel-politik bir bağlamda okunmalı ve böylece özür dilenmemesinin çok da basit nedenlere dayanmadığı görülebilir. Mevzu sıradan bir “kaçakçılık” vakasından daha çok ötesini ifade ediyor... Tam da Ahmed Arif’in dikkat çektiği “sınır” olgusunun politik bağlamını da oluşturan daha geniş bir tarihsel mevzudan söz ediyoruz.

Başbakan’ın itirazına rağmen Roboski’de yakınlarını kaybeden Ferhat Encü, şöyle diyordu: “Yıllardan beri bölge insanının üzerinde bir baskı ve sindirme politikası yürütülüyor... Bize bunun (Roboski’yi) yapanlar bu politikaların devamı olarak da yapmış olabilir...” (07.02.2012 Ö. Gündem)

***

Ferhat Encü’nün “olabilir” dediği politikaları araştırmacı-yazar Mesut Yeğen tarihselleştirir ve “olduğunu” gösterir:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanarak çöküşünün önemli sonuçlarından birisi de Kürtlerin yaşadığı toprakların bölünmesiydi... Gevşek de olsa bir ekonomik bütün teşkil eden Osmanlı İmparatorluğu’ndan, üç ulusal ekomomik birimin (Türkiye, Irak, Suriye) ortaya çıkması (buna ayrıca İran’ı da dahil etmek lazım-N.F), imparatorluk mantığına göre düzenlenmiş mevcut ekonomik ilişkiler şebekesini hızla tahrip etti. Böylelikle, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki idari reformlarla başlatılan ‘Kürt diyarı’nın merkezi ekonomiyle bütünleştirilmesi süreci, Kürtlerle meskun topraklar üzerinde milli sınırların ‘çizilmiş’ olmasıyla yeni ve farklı bir aşamaya girdi.

Tahmin edileceği üzere, her yeni ekonomik bütün, yani her milli devlet, kendi milli sınırları içerisinde bütünleşmiş bir ulusal ekonomi yaratma çabasına girişti... Bilindiği üzere, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden önce, Türkiye Kürtlerinin içinde bulundukları sınırlı düzeydeki pazar ekonomisinin geleneksel merkezleri Halep, Şam ve Bağdat gibi Ortadoğu kentleriydi. Oysa Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte bu kentler ‘öteki tarafta’  kalmışlardı. Türkiye, taşradaki vatandaşlardan yüzlerini Batı’ya, İstanbul ve İzmir’e çevirmelerini istiyordu.

Sonuçta, Türkiye, Irak ve Suriye Kürtlerini birbirinden ayıran milli sınırlar, Kürtler arasındaki ‘normal’ ekonomik faaliyetleri, yasadışı bir faaliyete, kaçakçılığa dönüştürdü. Bu aşamada Kürtlerin gösterdiği kolektif tepki kayda değerdi... Kürtler, sınırlı düzeydeki pazar ekonomisi faaliyetlerini geleneksel biçimleriyle devam ettirmekte ısrar ettiler.

Yeni rejimin mevzuatının ‘kaçakçılık’ olarak nitelendirdiği iktisadi etkinliği, Kürtlerin iktisadi uzamın merkezileştirerek millileştirilmesine karşı gösterdikleri refleksif bir direnç olarak okumak gerekir. İktisadi bir faaliyet olarak kaçakçılık, gayri-milli bir toplumsal uzanım millileştirilmesine karşı gösterilen de facta (fiili) bir meydan okumaydı; bu itibarla da açıkça etno-politik bir mahiyet taşıyordu... ‘Kaçakçılık’ faaliyetindeki ısrarları, Kürtlerin, etno-politik kimliklerini koşullandırdığı aşikar olan (ve konjonktürde esas olarak ekonomik olan) tarihlerine ve geleneklerine olan hassasiyetlerini gösterir...” (Mesut Yeğen, Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, sy=245, 46, 47, İletişim Yayınları)

***

“Kaçakçılık” deyip işin içinden çıkmak zor. Merkezi ulusalcı devletin, merkezi ulusalcı ekonomi üzerinden dayatıldığı bir kimlik ve buna karşı geleneksel ekonomi faaliyeti olarak “kaçakçılık” üzerinden gösterilen etno-politik bir tepki-bir kimliğin karşı koyuşu...

Bu kimlik çatışmasının tarihsel bir bileşeni olarak “kaçakçılık” faaliyeti ve buna karşı merkezi-ulusalcı devletin sert müdahalesi ve bastırma girişimleri...

Bütün bu tarihsel süreçte, Roboski’den geriye dönüp baktığımızda gördüğümüz sınır boylarında vurulan nice canlar ve Roboski’de görüldüğü gibihâlâ kanayan bir yara, dilenmeyen koca bir özür ve çözümsüzlüğünde ısrar edilen bir sorun... (Özgür Gündem)

Diğer Haberler