Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Kur’an Işığında Suriye Olayları ve Kürd Sorunu

Kur'an Işığında Suriye Olayları ve Kürd Sorunu

02 Eylül 2012 Pazar 08:34
İnsanlık, Yasak Ağaca el uzattıkça yeryüzü cennetinden kovuluş devam edecek.

Ali Bal*

Bu yazı,  "PKK, Hizbullah ve AKP/Cemaat Denkleminde Azadî" (Adnan Fırat ile yapılan röportaj) röportajından yola çıkılarak kaleme alınmıştır.

Kur'an Işığında Suriye Olayları ve Kürd Sorunu

Giriş:

Kur’an, Rahman ve Rahim olan Allah tarafından alemlere rahmet olan Hz.Muhammed (sav) vasıtası ile insanlığa rahmet olarak gönderilen bir kitaptır. Gönderiliş gayesi ise bu cümlede geçen ve hem Allah, hem Rasulü hem de Kur’an’a izafe olarak kullanılan rahmet kelimesinden de anlaşılacağı üzere yeryüzünde barış ve adaletin hakim olduğu bir dünya sisteminin kurulmasıdır.

İnsanlığın bu günkü haline bu açıdan bakıldığında bu günün insanlık tarihinin binlerce yıllık tarihini kapsayan önceki çağlarından farkı olmadığı görülür. Veya tersini de söyleyebiliriz: İnsanlığın geçmişi de bu halinden çok farklı değildi.

Önce fotoğrafın bütününü görmek lazım denir ya… Bu sözün belki de en çok bu konu için dikkate alınması gerekir. Zavallı beşer, haline bakmadan bu konuda kendine o kadar çok güveniyor ki beşeri oluşturan cüzlerden hiç birinin aklı diğerine onun da doğru olabileceği veya onun da doğrularının olabileceğine ihtimal vermiyor. Herkes ‘tek doğru benim’ diyor. Ve Kur’an’ın ifadesi ile (30/32, 23/53) bu konuda kalben son dere müsterihtirler. Kendileri kalben müsterih olabilir ama dünyanın kaç bin yıllık tarihi insanlığın bu konudaki aczinin açık bir şahididir.

İnsanlar (bu sözüm Müslümanlar için) Kur’an’ın barışla etle tırnak gibi olan ilişkisini hakkıyla anlamış değillerdir. Zira her şeyden önce bu, zihinsel bir ‘kemal’ meselesidir.

Zihinler bu konuda kemale ermemişse ‘ham muzların muz sarartma tesislerinde zorla sarartılması’ gibi bir yolu yok bunun. Bir tek yolu var:

İnsanlığın öle öle, ezile ezile, ülkeleri, mamureleri harap ola ola, devletleri yıkıla yıkıla, halkları sürüle sürüle yani burnu sürtüle sürtüle belki bir gün insan zihni öyle bir aşamaya gelecek ki yeryüzünde barış ve adaletin beşeri akıl ve irade ile olacak bir şey olmadığını anlayacak. Allah’sız, kitapsız, peygambersiz barışı arayan insan binlerce yıl sonra bu işin boyunu aşan bir iş olduğunu görecek ve bir gün belki bir gün bir de şu Allah rasullerine bakalım diyerek binlerce yıldır gözünün önünde olan peygamberleri keşfedecek. Ve böylece yeryüzünde bildiğimiz yani dirilişten sonra kurulacak olan kalıcı cennetten önce insanlık bir yeryüzü cenneti ‘’altın çağ’’ yaşayacaktır.

Kur’an ve Barış

Kur’an’da anlatılan Adem kıssasında geçen figür ve kavramların hepsi semboldür. Adem ve eşinin cennette kendilerine yasaklanan ağaçtan yemeleri ve akabinde ceza olarak yeryüzüne indirilmelerinin arkasından gelen ‘birbirinize düşman olarak inin’ ifadeleri üzerinde dikkatle düşünmek gerekir (2/36, 20/12, 37/24). Bu ayetlerden mesela Bakara/30’daki şu ifadelere göz atalım:

‘’Hani Rabb’in meleklere demişti ki: ’Ben yer yüzünde bir halife var edeceğim.’ Melekler demişti ki: ’Orada kan dökecek ve bozgunculuk/fesat çıkaracak birini mi var edeceksin? Oysa biz seni hamd ile tesbih edip durmaktayız.’ (Allah meleklere cevaben) ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim’ dedi’’

Bu ayetteki mesaj tefsirlerde meleklerin Allah’a böyle bir itirazda bulunup bulunamayacağı, meleklerin insanoğlunun yeryüzünde kan döküp fesat çıkaracağını nerden bildikleri gibi tartışmalarla heba edilmiştir. Oysa buradaki verilmek istenen mesaj yeryüzünde kan dökme ve fesat çıkarmanın bizatihi kendisine temel bir insani sorun olarak dikkat çekmektir. Yoksa mesele meleklerin gelecekte olanı bildiği, bilmediği veya ilahi bir karara meleklerin itiraz edip etmediği meselesi değildir. Veya başka bir ifade ile şöyle söyleyebiliriz:

Allahü Teala melekler üzerinden insanı kendi özünde, cevherinde var olan kan dökme ve fesat çıkarma damarı ile yüzleştirmek istemekte ve bunu (yani vahşeti, barbarlığı, hemcinsinin kanını dökmeyi) insanın ‘Allah’ın yeryüzündeki halifesi olma’ sıfatına yakıştırmamaktadır.

Habil-Kabil meselesinin de aynı bağlamda düşünülmesi gerekir 

Tam bu noktadan günümüz ve tarihsel Müslüman zihnini analize tabi tuttuğumuzda  insanlığın en temel problemi olan barış ve öldürme ikileminin, çözülmesi gereken temel bir problematik olarak Müslüman zihninde bir türlü merkezi bir konuma gelemediği görülür. Buna, dinin anlaşılmamış olması da denilebilir.

Müslüman zihninde bu boşluk olduğu sürece Allah tarafından İslam toplumuna tevdi edilmiş olan barış ve adaletin yeryüzünde hakim kılınması ve bu konuda insanlık alemine örnek ve model olmasından geçtik, kendisinin dahi iki yakasını bir araya getirmesi mümkün değildir.

Yasak ağaç nedir:

Benzer vukufiyetsizlik yasak ağaç meselesinde de söz konusudur. Yasak ağaç, Allahü Teala, insanı yeryüzünde neyden kaçındırıyorsa, insanın hangi görüş ve yoldan gitmemesini istiyorsa, insanın ne olmamasını istiyor da  fakat insan inadına bunlara tevessül ediyorsa odur.

Özellikle Bakara/30-39 arası ayetlerdeki Adem-Cennet-İblis kıssasının hemen arkasından konunun İsrail Oğullarına getirilmiş olması da üzerinde düşünülmemiş bir konudur. İlerleyen anlatımlara doğru gidildiğinde şu iki temel meseleye dikkat çekme amacı güdüldüğü görülür:

1-İsrail Oğulları Hz.Muhammed’e (sav) gelinceye kadarki süreçte barış ve adaletin yeryüzünde hakim kılınmasında insanlığa model olarak seçilmişti ve o zamana kadarki gelen peygamberler boyunca bu konuda ilahi rehberlikle eğitilmekte idi. Fakat onlar kendilerine tevdi edilen bu ilahi misyona sadık olmama nedeni ile sürgün ve kıyımlara uğramışlardı.

Bu sadakatsizliğin göstergelerinden biri de kendi aralarında yaptıkları savaşlar, bu bağlamda birbirlerinden aldıkları esirlerle onların serbest bırakılması karşılığında aldıkları fidyelerdi.

Allahü Teala barışta insanlığa örnek ve model olarak seçilmiş bir topluma birbirleri ile savaşmayı yakıştırmamaktadır(20/85). İsrail Oğulları ya bu misyona ihanetten vazgeçerek doğru yola gelecekler, (bunun sonucu olarak Hz.Muhammed’in (sav) en önde gelen destekçisi olacaklar) veya misyona (buna Allahü Teala’nın kendilerinden aldığı söz=ahdü misak) ihanetlerinin bedelini uğradıkları kıyımlar ve sürgünlerle ödeyeceklerdir. Onlar ise ikincisini tercih etmişler, sürdüre geldikleri sapkınlıklarının devamı olarak Muhammedi tebliğ ve davetin karşısına dikilmişler, bununla yetinmeyip misyonlarının tam tersine olarak Muhammedi tebliğ ve davet hareketine karşı putperestlerle işbirliği yapmaktan çekinmemişlerdir. Sonuçta Müslümanlar tarafından Medine’den sürülmüşlerdir. İşte yasak ağaçtan yeme Yahudiler için misyona yaptıkları bu ihanetlerinin yanında tevhid dinini egemenlerin teolojisi konumunda olan paganların inançları ile kirletmeleridir. Kıssa, burada Yahudileri orijinlerine yani asli misyonlarına geri çağırmaktadır(2/40-45).

2-Kıssa, Yahudi kavminin yaşadığı bu tecrübe üzerinden İslam ümmetini uyarma amacını gütmektedir. Yani burada Müslümanlar da Yahudiler (İsrail Oğulları) gibi yasak ağaçtan yememeleri konusunda uyarılmaktadır. Aksi halde Müslümanların da aynı akıbete maruz kalacaklarını bilmeleri gerekmektedir.

Adem ve eşi, kadın ve erkek cinsi ile tüm insanlıktır. Bakara/30-37 arası Adem kıssasını esas aldığımızda Adem ve eşinden kastın özel olarak İsrail Oğulları olduğunu görüyoruz. Zira İslam ümmetine ve genel olarak tüm insanlığa mesaj İsrail Oğulları üzerinden verilecektir. Bunu 40.ayette kıssanın İsrail Oğulları ile alakalandırılmış olmasından anlıyoruz.

Adem ve eşini yasaklanan ağaçtan yemeye iten Şeytan/İblis örneği, Yusuf Sûresi/53’te Hz. Yusuf üzerinden verilen Nefs-i Emmaredir. Nefs-i Emmare insandaki şeytani egodur.

Buradaki ‘emmare’ bu şeytani egonun insan üzerindeki ‘adeta dayanılmaz yani sanki dayanılamaz gibi’ olan ağır baskısını ifade etmek için kullanılmıştır. Bu Nefs-i Emmarenin açılımı insanın güce, mala ve şehevi olan her şeye dayanılmaz tutkunluğu/tapıncıdır.

Yazının uzamaması için ayet metinlerini vermeyeceğim. Araştırma merakı olanlar bu konu ile ilgili olarak 3/14-15, 25/43, 26/29 vb. ayetlere bakabilirler. Güce tapmak insanın bizzat gücü ele geçirmek için başka insanlara hükmetmek hırs ve bencilliğini ifade ettiği kadar güçlüye boyun eğme, kendi insani gurur ve onurunu hiçe sayarak adeta güçlüye kulluk etmesi anlamında alınmalıdır. Firavunun büyücülerinin Hz. Musa’nın asası kendi yılanlarını yutunca imana gelip Firavun’un kendilerini ‘ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım’ tehditlerine karşı büyücülerin ‘Mûsa’nın öğrettiği Rabbe tam teslimiyetle her şeyi göze alarak azmetmeleri ve sabretmeleri, bu anlamdaki güce tapan bir zihniyete karşı, takvayı merkeze almanın bir örneği olarak alınabilir(7/124-126 vb).

Yasak ağaç bir boyutu ile budur

Yasak ağacın bir boyutu da insandaki Tûl-ü Emel tutkusudur. Tulü emel, uzun emel anlamına gelir. Bu dünyadan bakıldığında ahiret insan gözüne çok uzak bir hayal gibi görünür. İnsanın yeryüzünde fesat çıkarmak, mala, güce ve (gerek cinsel ve gerekse diğer anlamlarda) şehevata olan tutkusu ahiret hayatını çok uzak bir hayal olarak göstermekle insanı bu dünya ile ilgili kahredici bir rehavetin içine sürüklemektedir. Kur’an buna karşılık ahiretle ilgili anlatımlarında diriliş günü insanların kabirlerinden kalktıklarında birbirlerine dünyada ne kadar kaldınız diye soracaklarına ve birbirlerinden ‘bir gün veya daha az kaldınız’ şeklinde cevap alacaklarına vurgular yapar. Oysa bu gün Kur’an mesajının temel bir ayağı olan Ahiret boyutu unutulmuş ve bunun sonucu olarak dini temsil eden insanların bizzat kendileri dahi dini kendi aralarındaki dünyevi ihtilaf ve tartışmalarla sekülerleştirmişlerdir.

Yasaklanan ağacın şifresel diyebileceğimiz çözümündeki üçüncü boyut insanlar arasındaki siyasal ve sosyal sorunların çözülmesine engel olan insanların kendi heva ve zanlarından ürettikleri hurafelerdir. Burada hurafeden kastım geleneksel anlamda bilinen İslam’a sokulan bid’at ve hurafelerden farklı bir olgudur. Mesela aydınlar çıkmış, Kürt sorunu, Suriye sorunu, hükümet icraatları ile ilgili düşüncelerini anlatıyor. Çeşitli partiler, akımlar, gruplar, cemaatler düşünce üretim kuruluşları, sosyal bilimciler vb. siyasal ve sosyal sorunların çözümü ile ilgili analizlerde bulunmakta, bunlardan çözümlerini siyasal bir program haline getirerek siyasete atılanlar iktidara gelmekte ve iktidar gücünü kullanmak sureti ile kendi projelerini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Buna karşılık muhalefet de iktidarın her ak dediğine kara diyerek, kendi projesini darbelerle veya bir kısmı da halk adına silahlı militan direnişle kendilerince ama hepsi iddialarına göre özgürlüğü, barışı ve adaleti hayata hakim kılmaya çalışmaktadır.

Neyle? Aklın ve bilimin arkasına sığınarak kendi hevalarından ve zanlarından ürettikleri ve çözümün ta kendisi olduğuna adeta bir din gibi iman ettikleri zanları=hurafeleri ile.

Günümüz dünyasında emperyalist ülkelerin düşünce üretim kuruluşları ve psikolojik savaş yolu ile geri kalmış ülkelerin düşünce hayatını denetim altında tuttukları bilinen bir gerçektir.

Kur’an, bu küresel yeryüzü ifsadına karşı insanlığın tek sığınağıdır. Bunu çok iyi bilen yeryüzü egemenleri (yeryüzünün bu insi şeytanları) insanların Kur’an (genelde din) anlayışlarını da denetim altına alma çabası içindedirler.

Öncelikle Müslümanların bilmeleri gerekir ki, özelde İslam dünyasında genelde tüm yeryüzünde insanlık sorunlarının çözümü, barış ve adaletin yeryüzünde hakim kılınmasının tek adresi insanlığa rahmet olarak indirilen Kur’an’dır. İslam ümmeti ise o oranda Kur’an’a karşı lakayt ve biganedir. Onlar bu konuda elçinin kıyamet gününde ‘’Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terkedilmiş olarak bıraktı.’’(25/30) diye Cenab-ı Hakk’a şikayet edeceği ve aleyhte şahitlikte bulunacağı konumdadırlar. Yani onlar da bir anlamda kıssadaki betimlemeyle yasak ağaçtan yemektedirler.

Yasak Ağaç: Şirk, Heva ve Zan

Kur’an’da, ‘’Sözünüzde sadıklarsanız açık delillerinizi getiriniz.’’ buyrulur(2/111 vb.ayetler). Ülkemizde 30 yıldan beri süre gelen ve adına bir tarafa göre terör bir tarafa göre özgürlük savaşı denen bir çatışma sürüp gelmektedir. İddialara göre yaklaşık 50.000 insanın ölümüne neden olmuştur. Her iki taraf da sözde Müslüman’dır. Fakat dikkat edilirse bu konuda tarafların birbirlerini Kur’an’la eleştirdikleri, kendilerini ise Kur’an’la savundukları bir fikri/ilmi ortam inşa edemedikleri görülür. Çünkü Müslüman dünyası tamamen kendi fikri ve inanç dünyalarından ve tarihsel tecrübelerinden yola çıkarak ve bu temelde bir siyasi kültür üretememişlerdir. Var olan siyasi kültür Ortadoğu halklarında daha çok İslam öncesi dönemden iktibas edilen cahili/asabi (feodal) kültürdür. Modern zamanlar için ise buna milliyetçi Arap Baas sosyalizmini ekleyebiliriz ki, bu düşünce de netice itibarı ile İslam halklarının kendi ortak din, tarih, kültür ve medeniyet havzalarından ürettikleri çözümler olmayıp Materyalist Batı kültürünün ürünüdür. Ortadoğu İslam ülkelerinde İhvan-ı Müslimin benzeri çıkışlar başlangıçta ümmetin sağ ve sol Batı kaynaklı ideolojiler ve onların ürünü siyasetler tarafından istismarına karşı bir öze, asla dönüş hareketi idi.

Ancak orada da maalesef durum bu gün için tartışılır konuma gelmiştir. Kültürel ve zihinsel angajmanlık beraberinde siyasal angajmanlık ve güdümlenmeyi getirmektedir. Türkiye Müslümanlarında hakim olan siyasi kültür ise ağırlıklı olarak Batı’dan iktibas edilen sağ/liberal siyasi kültürdür. Milli Görüş bu liberal/sağ vesayetten kurtulma denemesi idi. Fakat başarılı olunamamış ve 30 yıl Ortadoğulu ve İranlı İslamcı yazarlardan edindikleri radikal/inkılabi/fikri siyasi birikim, bu  insanlar tarafından çöpe atılarak Liberal sağ/Kapitalizm’in yanında saf bağlanmıştır. Bu bir siyasi irtidat hareketidir. Nereden bakılırsa bakılsın vahiyle/Kitapla telif edilmesi imkansızdır.

Buradan da anlıyoruz ki Adem ve eşinin yasak ağaçtan yemeleri olmuş bitmiş bir süreç olmayıp el’an devam eden bir süreçtir.

Kur’an, insanlığı kafirler ve Müslümanlar olarak iki kategoride ele alır. Kafirlik de kendi içinde inadi ve cehli olarak ikiye ayrılır. İnadi küfür Firavun, Nemrut, Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibilerinin küfrüdür. Bunların günümüzdeki karşılığı, dünya sisteminin gizli ve açık temsilcisi olan güç odakları ile onların geri kalmış ülkelerde ülkelerin başlarına diktikleri diktatörlerdir. Cehli olan ise özellikle İslam’ın yanlış ve kötü temsil edilmesi, İslami tebliğ ve davetin ulaştırılamamış olması gibi nedenlerle İslami inanç sistemi dışında kalmış insanlardır.

Dolayısı ile Müslüman dünyasında kaç senedir Fas’tan en son Suriye’ye kadar gelen ve adına son derece yanlış olarak Arap Baharı dedikleri ve küresel tağuti güçlerin müdahale ve kontrolünde geliştiği apaçık olan bir süreç yaşadık ve yaşamaktayız. Barış ve adalet Kur’an’ın asli konusu ve Kur’an barış ve adaletin mutlak adresi iken İslam dünyasında çatışan tarafların Kur’an’ı hüccet (delil) göstererek birbirlerini Kur’an’la ilzam ettiklerini (tezlerini Kur’an’la çürüttükleri) ve karşılığında Kur’an’dan çözüm ürettikleri bir ortam hala görünürlerde yok. En son şu Suriye olayında kimin kime hangi Kur’ani gerekçe ile karşı veya taraf oldukları ile ilgili Kur’ani bir ilmi/fikri sirkülasyon maalesef görülmemektedir. İslam ümmetine sormak gerekiyor: Ey İslam ümmeti! İnanıyoruz dediğiniz Kur’an, ’’Bir insanı öldüren, bütün insanları öldürmüş gibidir; bir insanı kurtaran da bütün insanları kurtarmış gibidir.’’ (5/32) diyorken eğer bu konularda bir rehber yani bir barış ve adalet rehberi olmayacaksa söyler misiniz, bu Kur’an başka neye yarar?

Biz bu acı gerçekler üzerinde düşünürken şöyle bu günden geriye doğru bakıyoruz ki İslam ümmeti esasen Kur’an’ı tarihinde hiçbir zaman bir barış ve adalet rehberi olarak düşünmemiş.

Nitekim bakıyoruz Hz.Rasul Veda Hutbesi’nde ‘Benden sonra eski sapıklıklarınıza dönerek birbirinizin boynunu vurmayın’ diye kesin olarak uyardığı halde Rasûl’den 30 yıl sonra  en yakın sahabileri Sıffin ve Cemel savaşlarında birbirlerinin boyunlarını vurmuşlardır. Daha sonra gelen İslam halkları ve fırkaları arasında savaşların ve çatışmaların süregeldiğini fakat ümmetin sorunları Kur’an’la analiz eden ve yargılayan bir gelenek üretemediklerini görüyoruz.

Son yüz yılda ve günümüzde İslam dünyasına bir kanser gibi arız olan ayrılıkçı ulusçuluk Türkçü, Kürtçü ve Arapçı versiyonları ile (ister kafatasçı, isterse kafatasçı olmayıp sadece etnik kimlik, üst kimlik, alt kimlik gibi kavramlara dayalı masum milliyetçilik veya ulusal kurtuluş mücadelesi şeklinde olsun fark etmez hepsi emperyal projelerin ürünüdür. Öyle olduğu için bu ulus devletler arasındaki sorunun çözümü için üretilen projeler de bu ülkeler siyasetçi, aydın ve düşünür vs’lerin Kur’ani bir ufuk ve ferasetle kendi samimi vicdanlarından ürettikleri projeler olmayıp o projeler de bu coğrafyaya soğuk savaş metotları ile ve emperyalistler tarafından üretilip ihraç edilmiş olan projelerdir(Tıpkı silah ticareti gibi).

Bu gün zamansız, plansız, öncü İslami bir dünya görüşü, parti ve programından mahrum bir Suriye direnişi bölgede fiili durum ve acil müdahale psikolojisi yaratarak bölge siyasetinin emperyalistlerin istekleri doğrultusunda dizayn edilmesine piyonluk ve payandalık yapmaktadır. Ve beyinler bu konuda öylesine hipnotize olmuştur ki emperyalist propagandalarla her biri adeta birer biyonik robot haline gelmiş olan insanlar kendilerini ayıktırmak isteyen insanları tehdit ve düşman olarak tanımlamakta tereddüt etmemektedirler.

Geçmişte bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda yaşadık. Daha Cumhuriyet öncesi aşamada Osmanlı bürokrasisi Masonluk ve Siyonizm aracılığı ile emperyal projelere teslim olmuş vaziyette idi. Osmanlı İmparatorluğu bu projelerin sonucu olarak 1.Dünya Savaşına girmiştir. Yerine kurulan sistem ise kurucu 1.Meclise karşı yapılan bir darbe ile hukuken Osmanlı’nın devamı olma niteliğine son verilmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Böylece hilafet ve saltanatın kaldırılmasının siyasi zemini oluşturuldu. Daha sonra TBMM, aldığı bir kararla (daha doğrusu malum tehditle, zorla aldırılan bir kararla) hilafet ve saltanata son vermiştir. Böylece yeni TC, tüm İslam dünyasındaki hukuki haklarından feragat etmiş oluyordu. Bu yeni oluşumla Türklere bir ulus devlet karşılığında idam fermanları imzalatılmış oldu.

Bu idam fermanını imzalamayan Türkler, bu yolda kendileri ile birlikte hareket eden Laz, Kürt, Çerkez demeden tümü ile birlikte bilinen kıyımlara uğratıldılar... Üstelik de vatana ihanet suçlaması ile. Emperyal projeler doğrultusunda devlet kuranlar, kendilerine itiraz edenleri emperyalist işbirlikçisi olarak sehpalarda sallandırdılar. Bu kurucular, sadece siyasi kurucu olarak kalmadılar. Antik Yunan ve Roma’nın hedonist/Bohem yaşam tarzını modernite adı altında modern zamanlara transfer eden Modern Batı’yı model almak sureti ile Türkiye’yi dönüştürmeyi bir devlet siyaseti haline soktular. Fakat en acısı bunlar bu işleri yaparken kendilerine dini unvan ve etiket sahibi kimseler ve çevrelerden tanıklar bulabilmiş olmalarıdır. Günümüzde ise aynı emperyal projeler doğrudan İslami kimlikli kadrolar eli ile hayata geçirilmektedir. Günümüz gerek laik gerekse İslami Kürt hareketlerinin bütün bu olanlardan kendilerine ders çıkarmalarını tavsiye ederim. Emperyalistler kendi projelerini birer ulusal var oluş projesi kılığında Müslüman halklara empoze edebilmektedirler. O kadar ki itiraz edenler Türkse Türklüğe, Kürtse Kürtlüğe, Arapsa Araplığa ihanetle suçlanabilmektedirler.

İslam, esas itibarı ile Müslüman milletlere ulus devlet olmayı yasaklamaz. Ancak ulus devletle ayrılıkçı ulus devletçiliği birbirinden ayırmak gerekir. İslam, Müslümanları tek millet kabul eder. Bu, siyasal hayatta da sosyal hayatta da böyledir. Müslüman milletler birbirlerinden kopuk ve bağımsız siyasal projeler üretemezler. Bu anlamda İslam ayrılıkçı ulusçuluğu kabul etmez.

Bu gün Avrupa Birliğini oluşturan devletler de ulus devlettir. Ama ayrılıkçı değildirler. Üstelik de bu ulus devletler yakın geçmişte birbirlerinin ülkelerini yerle bir etmiş olan ulus devletlerdir. Buna rağmen bu ülkeler geçmiş geçmişte kalmıştır diyerek gerek haçlılık, gerekse modern/Hıristiyan Batı Medeniyeti temelinde bir ulus devletler topluluğu haline gelebiliyorlar. Bundan sonraki süreçte federatif bir çatı altında tek bir Avrupa devleti olmayı hedeflemektedirler. Bunu başarabilirler veya başaramayabilirler. Bu onların sorunu. Ve AB projesini Müslümanlar için ibret verici olmaktan çıkarmaz.  

Sonuç:

Peygamberler barış ve adaletin hakim olduğu bir dünya (yani bir dünya cenneti) inşasının tartışılmaz önderleridir. Kur’an’da, ‘’Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin.’’buyrulur(49/1). Kur’an’ın rehberliği olmadan, Kur’ani bir eğitimden geçmeden, insanlar Kur’an’ın rehberliği ile zan, heva ve hurafelerinden arınmadan yeryüzünde barış ve adalet asla hakim olmayacak, insanlar birbirlerinin kanını dökmeye devam edecek; kan, acı ve gözyaşı yeryüzünden eksik olmayacaktır.

Yukarda Kur’an’da Adem ve eşinin yasaklanan ağaçtan yemelerinin sonucu olarak ‘Birbirinize düşman olarak inin’ ilahi hitabı ile yeryüzüne indirildiğine dikkat çekmiştik.

Bu ayetlerde, mesela Bakara/36’da, ‘’Birbirinize düşman olarak inin. Ne zaman benden size bir hüda (yol gösterici rehber=kitap ve peygamber anlamında) gelirse ve her kim o hüdaya tabi olursa onun için bir korku ve üzüntü olmayacaktır’’ buyrulmaktadır. Kur’an, insanlığın evrensel barış projesidir.

Dünyada ve ahirette güvenlik ve esenlik (=selam) O’na tabi olanlar üzerinedir. (adilmedya.com)

*İlahiyatçı yazar                                                                                                                      

Diğer Haberler