Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Kürd Sorununa Paradigmal Yaklaşım

Kürd Sorununa Paradigmal Yaklaşım

24 Ekim 2012 Çarşamba 18:41
Türkiye coğrafyasında İslami mücadele sürecinin Kürd sorunu bağlamında bir kriz yaşadığını ve düşünsel bağlamda bir akıl tutulmasına uğradığını söyleyebiliriz.

Hasan Postacı

Tarihsel bir arka planı bulunan ve kendi bünyesinde kökleşmiş sosyopolitik dinamikler içeren ve tüm can yakıcılığı ile hala kanayan bir yara gibi devam eden Kürd sorununu algılamada, tanımlamada ve kendi değerler iklimi çerçevesinde temel bir paradigma/teori üretmede, tüm İslami çevrelerin çok kısır kaldığı ve bu nedenle öncü siyasal bir aktör olamadığı, konuya duyarlı herkesin ortak düşüncesidir sanırım. Bir adım daha öteye giderek, Türkiye coğrafyasında İslami mücadele sürecinin Kürd sorunu bağlamında bir kriz yaşadığını ve düşünsel bağlamda bir akıl tutulmasına uğradığını söyleyebiliriz.

Bu krizin nedenleri üzerinde ayrıca durulabilir. Ancak bu yazının konusu yaşanan akıl tutulmasını aşmaya katkı sağlayacak bazı temel, düşünsel yaklaşımları ortaya koyarak tartışmaya açmaktır. Bunun son derece zor ve karmaşık bir iş olduğunun farkında olarak, buradaki tespit, değerlendirme ve analizleri nihai bir nokta koymaktan öte İslami bir paradigmanın, teorinin üretilmesi çabalarını başlatmaktır. Şüphesiz bu tür bir süreç, var olan çok kutuplu, kontra, entegrist, yüzeysel, verimsiz, ertelemeci, dışarıdan gözlemleyici duruş ve söylemlerle de yüzleşmeyi ve tüm bu olumsuzlukları aşma çabasını da beraberinde getirecektir.

Kürd sorununa duyarlı kişilerin İslami çevrelere en başat eleştirisi, “İslam gelecek zulüm bitecek!” klişesini aşamadıklarını ve bu nedenle Kürd sorunu bağlamında üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmede takıldıkları bu sloganın sorunu örten bir etki yaptığını vurgulamaları çevresinde geliştirdikleri analizlerdir. Yine bu bağlam üzerinden “İslam kardeşliği”, “ümmet anlayışı” gibi yaklaşımlar üzerinden Kürd sorununu konuşmanın, sorunu çözmekten öte, özellikle AK Parti iktidarı ile birlikte sistemle/devletle aynı cephede yer almaktan, sistem aklının, İslami mücadele birikimini kendi lehine araçsallaştırmasından kendilerini kurtaramadıkları eleştirileri yapılmaktadır. Siyasal anlamda pratik sürece bakıldığında bu eleştirilerin çok da haksız olmadığı sonucuna ulaşılabilir.

Ancak yaşanan pratik sürecin tüm olumsuzluklarına rağmen, İslami söylemin yıprattığı, yüzeysel olmaktan kurtaramadığı, bozuk para gibi harcadığı, ucuzlattığı ve sorunun çözümüne dönük çok önemli potansiyel taşıyan temel değer ve kavramlar üzerinde yeniden daha farklı bir metodoloji ile düşünmenin, kafa yormanın gerekli ve önemli oluğunu belirtelim. Bu bağlamda her şeye rağmen çözümün İslam’da oluğu genel vurgusunun vazgeçilmez bir merkez olduğunun altını çizelim.

Bu, “Çözüm İslam’dadır!” genel vurgusu, küreselleşme ile tüm dünyayı saran ve temel paradigmasını liberal demokrasiden alan batı modernizminin insanlığı getirdiği uçurumdan kurtarma kapasitesine sahip tek temel paradigmanın İslam olduğuna yapılan bir göndermedir aynı zamanda.

Bu yaklaşımı ütopik bir saplantı, melankolik, romantik devrimcilik ve sürrealist bir tıkanıklığa dönüşmesinin önüne geçmek için, her bir oluşum ve çevre kendi yerelliğini kendisine yüklediği ve yaşamın her alanına yayılan sosyopolitik, hukuki, ahlaki, iktisadi tüm boyutlardaki sorumluluklarını en üst düzeyde yerine getirebilecek bir mücadele sürekliliği üretilmelidir.

En genel çerçevede, en geniş anlamıyla din insanların tüm yaşamını kapsayan bir tanım aralığına sahiptir. Yani başka bir ifadeyle insan yaşamında Allah’ın hesaba çekmeyeceği seküler bir alan bulunmaz. İnsan yaşamında seküler bir alan olmadığını söylemek, insanın inisiyatif alabildiği özgür alanlarının olmadığı anlamına gelmez. Yaşam biçiminin din olarak tanımlanması, dinin tüm yaşam alanlarını tasarlamasını ve dizayn etmesini gerektirmez. Burada, dinin yaşamın kaynağı olan temel, kök/öz değerleri tanımlamasına, belirlemesine vurgu vardır. Dinin tanımladığı tüm kök/öz değerler, insanın tüm yaşam alanlarını kuşatacağından, bu değerler üzerine inşa edilen beşeri biçim, form ve modellemelerin de karakterini din tanımlamış olur.

İslam düşünce geleneğinde dinin temel kaynağının vahiy olduğuna dair ittifak vardır. Yine bir takım marjinal yaklaşımları hesaba katmazsak, ittifaka yakın bir çoğunluk bu kaynağın, yaşamın tüm alanlarını tasarlamada, tanımlamada yeterli olmadığı görüşündedirler. Tüm düşünce ekolleri ve mezhepler arasında ilkesel olarak Kur’an ve Sünnet’in ortak bir payda oluşturduğu söylenebilir. Bunun yanında icma ve kıyas gibi mekanizmaların da İslami bilgi kaynakları olarak benimsenmesi, dinamik bir fıkıh ile yaşamın değişen süreçlerine yanıtların, biçim ve formların üretilmesi imkânlarını sunar.

Yine siyasal alana yönelik tanımlamaların, yöntem ve çalışmaların, geliştirilen program ve projelerin itikadi bir düzlemde karşılığını oluşturmaya çalışmanın sığ bir yaklaşım olduğu ve ciddi çatışmalara yol açacak duruşlar üretme potansiyeli taşıdığını belirtmekte yarar var. Her bir sürecin kendi yerelliğinde ve özgül koşullarında ortaya koyduğu temel ontolojik aidiyetini İslam olarak tanımladığı farklı oluşumlara, İslam’ın evrensel kuşatıcılığı bağlamında kendi özgünlüğü ile yer bulacağı bir siyasalitenin üretilmesine ihtiyaç olduğunu belirtmek gerekir. Bu yaklaşımın günümüz koşullarındaki karşılığı, farklı mezhepsel zeminlerden etnokültürel farklılıklara kadar, Afganistan’dan İran’a, Mısır’dan Filistin’e, Avrupa ve Amerika’daki azınlık İslamı’ndan Türkiye’deki farklı deneyim ve yönelişlere kadar, farklı coğrafyalardaki farklı koşullarda, İslami çaba ve mücadelelerin gelenekçi ve yenilikçi iklimlerin, tümünü kuşatan küresel bir İslami duyarlılık ekseni oluşturmayı hedeflemesi olmalıdır.

Küresel İslami mücadele ekseninin ortak paydaları ne kadar güçlü olursa, yerel siyasi mücadele iklimleri o kadar ilkeli, derinlikli ve güçlü olur. Bu mücadele ekseni bir ütopya ve siyasal bir proje değildir. Bu bir kimlik, mental bir duruştur. Yani yerelde üretilecek siyasalitenin kendini İslami küresel mücadele ekseninin bir bileşeni olarak görme üzerinden tüm stratejik hesaplarını yapması anlamına gelir. Temelde bu düşünsel iklim tüm konjonktürel süreçlerde sürüklenmeyi, kaybolmayı önleyen ferasetli ve basiretli bir bakış, duruş ve söylem üretmeyi beraberine getirir. Edilgen değil etken, nesne değil özne olmayı hedefleyen, şartlara teslim olan değil, şartları belirleyen, etkileyen ve değiştiren bir mücadele ekseni oluşturmayı hedefler.

Bu bağlamda Türkiye İslamcılığının evrensel duyarlılığı taşıdığı ve üst düzeyde bu bilince sahip olduğu söylenebilir. Başta Filistin olmak üzere, Çeçenistan’dan Arakan’a, Bosna’dan Somali’ye, Suriye’den Afganistan’a, Keşmir’e uzanan tüm coğrafyalarda insani ve sosyopolitik bağlamda sorumluluklarını, duyarlılık ve sahiplenmelerini ortaya koyduğunu ve bunu hala her zemin ve bağlamda devam ettirdiğini gözlemleyebiliriz. Ancak sorun bizzat kendi coğrafyasında, kendi evi içinde yaşanan bir sorun olan Kürd meselesine gelince bu duyarlılığın bir anda kaybolduğu gerçekliğinin de altını çizmek gerekir. Bu durumun nedenleri üzerinde etraflıca durmak gerekir. Bu olumsuzluğu açabilecek fikir ve projeler üretmek üzerine yoğunlaşmak gerekir.

Bu paradoksal durumun en başat sebeplerinden biri Kürd sorunu üzerinde düşünsel bir sürecin üretilememesi, vahyi değerler ikliminde bir teorik tanımlama, paradigmal bir bakış açısı ortaya konulmamasıdır. Siyasi mücadele duyarlılığı taşıyan İslami oluşumların genel bir sorunu olan köksüzlük ve kendi usul/metodolojisini üretememenin getirdiği düşünsel yetersizliğe karşı Gelenekçi çizgilerin apolitik ve pragmatist duruşları arasına sıkışan bir sosyopolitik iklimi kırmamanın, aşamamanın sonucu olarak temelde kendi yerelliğinin ürettiği tüm ana problemlerde özelde Kürd sorununda paradigmal bir duruş ortaya konulamamıştır.

“Bu durumu aşmak için ne yapılmalıdır?” can alıcı sorusuna öncellikle bu yetersizliğin farkındalığını can yakıcı bir düzeyde göstermek, hissettirmek gerekiyor. Kendi kimlik oluşum sürecini daha tam tamamlamamış gelenek dışı İslami oluşumların Kürdistan coğrafyasında kendilerini içinde bulduğu savaş koşulları ve sonrasında tüm ülke için gelen 28 Şubat sürecinin ürettiği yıkımlar, savrulmalar bu yetersizliğin en önemli nedenleri arasındadır.

Bu süreç sonrası gelen AK Parti iktidarının belki de en büyük zararı, geçmişin önemli bir kısmının birikimini kendi bünyesine katarak sistemin ve devletin hizmetine sunduğu beyinleri vahiy merkezli mücadele duyarlılığından uzaklaştırması ve sistemin işleyiş çarklarının hizmetine sunması gelir. Bu, İslami mücadele sürecinin geçmişte yer yer yaşanan eksen kaymasına uğraması anlamına gelir denilse pek abartılmış sayılmaz sanırım.

Yetişmiş en güzide beyinlerin sistem içinde AK Parti bünyesine katılması, geride kalan İslami oluşumların önemli bir kısmının geniş halk kitleleri/tabanları ile “ilkokul düzeyinde” yüzeysel bazı yardımseverlik, iyilik projeleri, bağış faaliyetleri ve meydanlarda slogan atan düşük kalibrasyonlu düzeylerde bir pozisyonda kalması sonucunu doğurdu.

Gelenekçi kimi yapılar ise kendini bu duruma düşmekten korudu. Yani en duayen kadrolarının, beyinsel gücünün AK Parti tarafından emilimine müsaade etmedi. Hatta Hocaefendi çevresi gibi zaten sistem içi yapılanmalarda önemli birikimleri olan oluşumlar bu deneyimi kendisi için başarılı bir niteliksel sıçramaya dönüştürmüştür. Yani genel olarak AK Parti iktidarı, bağımsız İslami çevrelerin önemli bir kısmının beyinsel gücünü emerek onu zayıflatıp güdükleştirirken, gelenekçi çizgileri ise niteliksel olarak geliştirmiş, büyütmüştür diyebiliriz. AK Parti üzerinden yapılacakların kendi misyonunu doldurduğunu ve bundan sonraki sürecin Kürd sorununun çözümü bağlamında yeni niteliksel bir üst aşamaya taşınmasının gerekliliği her geçen gün kendini daha fazla hissettirmektedir. Sürecin mevcut aktörleri, Kürd sorunu üzerinden kendi iktidar alanlarını palazlamak ve sorunu yönetilebilir bir düzeyde devam ettirmeye çalışmak gibi politikanın tatlı zehirli sularında seyretme stratejisini kanıksamış durumdadırlar. 

Bu bağlamda süreci yeniden hak ve özgürlükler perspektifinde, statükonun değişimi zemininde gündeme getirecek yeni aktörlere ihtiyaç var. Kuşkusuz bu yeni aktörlerin mevcut sosyolojideki en güçlü karşılığı statüko dışı İslami oluşumlardır. Bu yönüyle özellikle gelenek dışı İslami yapı, oluşum ve çevrelerin bu tarihî sorumluluğu görmeleri ve üstlenmeleri kaçınılmazdır.(Islahhaber)

Diğer Haberler