Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Kürd Sorununda Geleceğe Dair

Kürd Sorununda Geleceğe Dair

22 Temmuz 2012 Pazar 14:37
Son birkaç aylık sürede yaşananlar Kürd sorununun sosyopolitik bağlamda yeni, farklı süreçlere evirilmeye yüz tuttuğunu gösteriyor.

Hasan Postacı*

KÜRD SORUNUNDA GELECEĞE DAİR

- yeni imkânlar ve yeni tehditler-

Son birkaç aylık sürede yaşananlar Kürd sorununun sosyopolitik bağlamda yeni, farklı süreçlere evirilmeye yüz tuttuğunu gösteriyor. Uludere/Roboski olayı ile ilgili yaşananlar; CHP'nin soruna dönük gündeme getirdiği ve müzakereye açtığı çözüm paketi; ikinci Dağlıca vakası; Leyla Zana'nın ezber bozan çıkışları sonrasında Başbakanla görüşmesi; BDP'nin marjinal sol gruplar üzerinden oluşturmaya çalıştığı HDK cephesi; Azadi İnisiyatifi adlı oluşumun kendini ilan etmesi; Mustazafder'in kapatılması ile Hizbullah hareketinin evrildiği yeni süreç; Şeyh Said'in şahadetiyle oluşan gündem ve ortaya çıkan farklı bakış açıları ve değerlendirmeler; Mustafa Karasu'nun Hizbullah hareketine yönelik yaptığı yazılı açıklama ve Hizbullah'ın buna karşı gösterdiği beklenmeyen sert tepkisi ve son olarak BDP'nin anayasa görüşmelerinden çekilmesi, Kürd sorununun geleceğine dair yeni imkan ve tehditler doğuracağının ve niteliksel kırılma ve sıçramalar oluşacağının önemli belirtileri olarak yorumlamak mümkün.

Niteliksel kırılmanın en önemli boyutu, Kürd sorununun artık AK Parti-PKK/BDP arasındaki siyasal sıkışmışlığı taşıyamayacağı gerçekliğidir. CHP'nin süreçte dinamik bir aktör olma çabası ile attığı siyasi adım bu bağlamda görülmelidir. Ayrıca BDP'nin Türk soluna adeta "hayat öpücüğü"  gibi gelen HDK projesi de BDP'nin tek başına bir aktör olmayı taşıyamadığını gösteriyor.

HDK sürecinin PKK/BDP açısından ideolojik duruşunda bir yırtılma, sapma olduğunu belirtelim. PKK'nin, 70'li yılların sol ikliminden mayalandığını ve aynı genetik kodlara sahip olduğunu hatırlarsak bunu bir vefa borcunu ödemek olarak görebiliriz. Ancak bu vefa borcunu ödeyelim derken, en ağır bedellerini Kürd halkının ödeyerek gelindiği bu süreçten Türk solunu nemalandırmak affedilecek bir durum olmasa gerek. BDP/PKK zemini HDK süreci ile beraber, Kürd halkının özgürlük ve kurtuluş mücadelesinden Türkiye zemini üzerinden sol mücadele iklimine dönüş yaptığını, savrulmaya başladığını söyleyebiliriz. Özellikle sol mücadele tarihinde irili ufaklı tüm aktörlerin statüko tarafından kontrol edildiği ve kullanıldığı gerçekliğini hatırlarsak HDK projesi statükonun bir başarısı olarak, kendini yeniden üretme, inşa etme bağlamında güçlü bir adımı olarak görülebilir.

PKK'nin silahlı mücadele stratejisi her geçen gün kendi meşru zeminini kaybederken; egemenlik alanını, KCK yapılanması ile paralel devlet uygulamaları üzerinden yeniden kurma çabası ise toplumsal karşılık ve derinlik bulmadı. KCK sürecinin illegal bir zeminde ve BDP'nin de siyaset yapma alanını bloke etmeye dönük otoriter, baskıcı tutumu bu başarısızlığın en önemli nedenlerinden biridir. Bu bağlamda Leyla Zana'nın çözüm adresi olarak Başbakanı gösteren radikal açıklamaları, PKK/BDP zemininin silahsız alanda mücadele etme beceriksizliğine bir isyan çığlığı olarak da görülebilir. Bu bağlamda, Zana'nın çıkışları bireysel değildir. Aksine PKK/BDP tabanı başta olmak üzere, çözüme dönük PKK/BDP zeminin güçlü bir sivil siyasi aktör olması umudu taşıyan kesimlerin duygularına, düşüncelerine tercümanlık yapmıştır.

Zana'nın çıkışlarının çözümsüzlükten beslenen Kürd/Türk tüm kesimlerden tepki alması, çözümsüzlükten beslenen bu kesimlerin tedirginliğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Ancak bu "yönetilebilir düzeyde tutma" stratejisinin artık taşınamadığını, çözüme dönük sahici bir siyasi sürecin üretilmesinin kaçınılmazlığının her geçen gün kendini daha fazla hissettirdiğini göstermiştir.

BDP'nin anayasa çalışmalarına Altan Tan ve Sırrı Süreyya Önder gibi "kendi dışından" kişileri göndermesi olayı ancak "ucundan" sahiplendiğini zaten hissettiriyordu. Gelinen süreçte BDP'nin çalışmalardan çekilme kararı bu bağlamda beklenen bir şeydi ve nihayet korkulan oldu. Anayasa komisyonunun uzlaşılan noktalardan başlayarak yol alma yöntemi ve itirazların tarafların şerhi olarak çalışmalara ve oluşan ham metine yansıtılması kuralı başından beri işletilirken, BDP'nin kendi itirazlarının şerh düzeyinde kaldığını neden göstererek çalışmalardan çekilmesi tam bir oyunbozanlıktır. Bu çekilme kararının neden böyle bir zamanda alındığı ve çekilmeye neden olan itirazların hangi konular üzerinde somutlaştığı da kamuoyuna yansıtılmamıştır. Yani BDP somut olarak hangi konuya nasıl itirazda bulunmuştur? Bu süreçte itirazları olan sadece BDP midir? Diğer partilerin uzlaşılan konularda herhangi bir itirazları olmamış mıdır? Ayrıca ortaya çıkacak olan ham metinde itirazlı noktaların olacağı, herkesin her konuda uzlaşamayacağı da baştan belliydi. Zaten hedeflenen de tam bir uzlaşı değildi. Tüm bunlar ortadayken çekilme kararının gerçekçi nedenlere dayanarak alındığını söylemek çok güç. Burada BDP klasik reflekslerinden yine kurtulamamış, süreci sabote etme yolunu seçerek kendini dayatmaya çalışmıştır. Ama artık bu "yönetilebilir düzeyde tutma" stratejisinin miadını doldurduğunu, bu strateji üzerinden belli bir egemenlik alanı yaratarak tek adres olma çabalarının devam ettirilemeyeceğinin bilinmesi gerekir.

Uludere/Roboski olayının beklenenin aksine KİAP, Mazlumder vb. çok sayıda İslami kuruluş tarafından sahiplenilmesi, Şeyh Said hareketine sahip çıkılması, Azadi İnsiyatifi gibi Kürd sorunu odaklı İslami oluşumların kendini ilan etmesi, yaşadığı acı deneyimlerden önemli dersler çıkarmaya başladığının sinyallerini veren Hizbullah'ın Kürd sorununu algılamada ve sahiplenmede daha kuşatıcı ve sahici bir değişim içine girdiğinin işaretlerini vermesi İslami kesimlerin Kürd sorunu bağlamında niteliksel bir değişim yaşamaya başladığını gösteren önemli gelişmeler olarak dikkat çekiyor.

Yaşanan olaylarla ilgili ortaya çıkan duruş ve söylemlere bakıldığında, temelde iki önemli İslami söyleme sahip zeminin oluştuğunu görmek mümkün. Birincisi Türkiye coğrafyasını kendisine mücadele alanı olarak gören ve çözümü de tüm Kürd ve Türk kökenli kesim, oluşum ve yapıların güçlü birlikteliğinden geçtiği zaviyesinden tanımlayan ve bu bağlamda stratejisini belirleyen anlayışların buluşması ile şekillenen zemin. İkincisi ise, Kürdistan coğrafyasını ve bu coğrafyadaki İslami yapı ve oluşumlar üzerinden mücadele stratejisini, söylem ve duruşunu belirleyen çizgiler.

Bu çizgilerin sahip oldukları söylem ve duruşlar hala somut, belirgin tanımlamalara oturmuş değil. Tartışma ve değerlendirmeler derinlikli fikrî bir zeminin oluşum sürecinin sancılarını yansıtıyor. Temel sorun, yaşanan bu sürecin iki ayrı paradigmaya mı dönüşeceği yoksa ortak bir paradigmada mı buluşulacağı bağlamında şekilleniyor? Duygu boyutunda ortak İslami bir paradigmanın oluşması temenni edilse de pratik süreç ve ortaya konulan analizler, söylem ve değerlendirmeler farklılaşmanın derinleştiğini gösteriyor.

Roboski ailelerinin İslami STK'lar tarafından İstanbul'a davet edilmesi ve belli bir program çerçevesinde olayın sahiplenilmesi ve takipçisi olunma noktasında duyarlılığın ortaya konulması, Türkiye coğrafyasının ortak bir sorunu olma çabasının belirginleştirilmesi bağlamında önemli bir pratik olarak ortaya konulmuştu. Ancak aynı olay Kürdistan merkezli düşünen kimi İslami kesimler tarafından sert eleştirilere maruz kaldı. Hatta bu eleştiriler yer yer çeşitli suizan ve manipülatif yaklaşımlarla, duygusal ve öfkeli bir sertlikte kendini dışa vurmuştu. Olayı AK Parti'nin komutları ile yapıldığını söyleyenden tutun da, Vakit gazetesinin yayın politikasıyla ilişkilendirenlere kadar çoğu yerde etik olmaktan uzak kontra söylemlere dönüşmüştü eleştiriler.

Benzer bir durum Şeyh Said'in şahadetini gündeme getiren etkinliklerle ilgili olarak da yaşandı. İstanbul'da yapılan etkinlikte aralarında Nûbihar, Zehra-Der, BESEMER gibi Kürd tabanlı STK'ların yanı sıra Akabe, Mazlumder, MTTB gibi birçok İslami STK'nın da yer aldığı ortak bir anma programı yapıldı. Bu etkinlik de ortak İslami bir payda/paradigma oluşturma çabasının bir ürünüydü. Fakat yine en sert, ölçüsüz eleştiriler kendilerini Kürd sorunu odaklı düşündüğünü iddia eden İslami çevrelerden geldi. Söylenen şeyler ise "Şimdiye kadar nerdeydiniz?!"den başlayan ve Türk kökenli STK'ların kuyrukçuluğunu yapmakla suçlayan hamasi, öfkeli eleştirilere dönüşmüştü.   

Oysa İslami hassasiyet, eleştirilerde hikmeti, rahmeti gözetmek gibi bir sorumluluk ve duyarlılık taşımalıdır. Kürd sorunu ile ilgili her olay ve projede Türkiye kökenli İslami kesimlerin dövülmesi, ölçüsüz, ilkesiz yıkıcı eleştiriler yapılması tüm İslami kesimlerin ortak paradigma üretmesinin, oluşturmasının ne kadar zor olduğunu gösteriyor.

Kürd sorununu algılamada, tanımlamada ve İslami bir bakış açısı üretmede tüm bağımsız tevhidî düşünen İslami kesimlerin sancılı bir düşünsel süreçten geçtiğini gözlemliyoruz. Önemli olan, geleceğe dönük güçlü bir paradigma inşa edilmesine katkı sunmaktır. Bu bağlamda siyasal önceliklerimiz, program ve projelerimiz, değerlendirme ve analizlerimiz farklı olabilir. Tüm farklılıklarımızı zenginliğe ve derinliğe dönüştürme duyarlılığına sahip olmalıyız. Bu konuya katkı sağlama bağlamında yeni sürecin imkân ve tehditlerini analiz etmeye devam edeceğiz.

*Islah Haber

Diğer Haberler