Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Kürt Sorununa 3 Somut Çözüm Modeli

Kürt Sorununa 3 Somut Çözüm Modeli

21 Ekim 2012 Pazar 00:36
“Kürt Sorunu”nun çözümü noktasında örneklik teşkil etmesi gaye ve temennisiyle gündemleştirdiğimiz ülkelerden biri Müslüman ülke, biri Hristiyan ülke, biri de Müslüman ve Hristiyan nüfûsun içiçe yaşadığı bir ülke.

İbrahim Sediyani*

“Kim ki kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için de istemedikçe, gerçek anlamda imân etmiş sayılmaz.”

Hz. Mûhâmmed (saw)

(Sahîh-i Buharî, İmân, hadîs no 7; Sahîh-i Mûslîm, İmân, hadîs no 71)

     Eğer bir toplumda düğümlenmiş, kangren olmuş bir sorun var ve bu çözülemiyor ya da gerek basiretsizlikten gerek kasıtlı biçimde sürekli çözümsüzlüğe doğru itiliyorsa, bu halden kurtulmanın iki çaresi vardır:

     Birincisi; elinizde bulunan kaynakların çizdiği istikamete, mensubu olduğunuz inanç, düşünce, kültür, medeniyet ve dünyanın sunduğu perspektif ve koyduğu ilkeleri esas alarak, o ilke ve esasların çizdiği çerçevede hareket ederek sorunu çözebilirsiniz. Türkiye toplumu bu kaynaklar bakımından aslında oldukça şanslıdır ve farklı seçeneklere sahiptir. Müslüman bir toplum olarak Türkiye’nin elinde İslam dîninin yükümlü kıldığı esaslar, Qûr’ân ve Sünnet’in sunduğu ilkeler vardır. Laik ve demokratik bir toplum olarak Türkiye’nin elinde Çağdaş Liberal Demokrasi’nin sunduğu esaslar ve ilkeler vardır. Avrupa Birliği (AB) üyeliğine aday ve yıllardır AB’ye girmeye çalışan bir toplum olarak Türkiye’nin elinde AB’nin koyduğu kriterler, sunduğu ilke ve esaslar vardır. Bütün bunlara ilaveten, elbette ki dünyalı ve dünya ile barışık olması gereken bir toplum olarak Türkiye’nin elinde Evrensel Hukuk’un çizdiği bir perspektif, sunduğu ilke ve esaslar vardır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin yükümlü kıldığı görev ve sorumluluklar vardır.

     İkincisi; sizinle aynı sosyolojik karakteristiğe sahip ve benzer süreçlerden geçmiş, benzer sıkıntılarla karşı karşıya kalmış, velâkin bunu bir şekilde çözüme kavuşturabilmiş, sorunu başarılı bir şekilde atlatabilmiş diğer toplumların yaşadıkları tecrübelerden yararlanarak, sundukları deneyimler çerçevesinde hareket ederek sorunu çözebilirsiniz. Türkiye toplumu bu öncüller bakımından da aslında oldukça şanslıdır ve farklı seçeneklere sahiptir. Asya, Avrupa, Afrika, dünyanın farklı kıt’âlarında, hem Müslüman dünyada hem Hristiyan dünyada, farklı kavimlerden ve etnik kökenlerden oluşan, değişik dil ve lehçelerin konuşulduğu toplumlar vardır. Böyle olduğu için, onlar da benzer süreçlerden geçmiş, benzer sıkıntıları yaşamışlardır. Ancak bu toplumlardan bazıları, değişik siyasî programlar ve idarî yöntemler takip ederek kendi iç sorunlarını belli bir ölçüde çözüme kavuşturabilmiş, hatta içlerinden bazıları kuruluş aşamasında, yani daha başından itibaren adalet ve eşitlik esasına dayalı bir siyasî ve idarî yöntem takip ettikleri için, böyle bir sorunun oluşmasına bile imkân vermemişlerdir. İsviçre Modeli vardır, İspanya Modeli vardır, Makedonya Modeli vardır, Pakistan Modeli vardır, Hindistan Modeli vardır, Güney Afrika Modeli vardır.

     Hem “kaynaklar” bakımından hem de “öncüller” bakımından bu kadar şanslı ve farklı seçeneklere sahip olan Türkiye toplumunda “Kürt Sorunu” yıllardır çözülmüyor, çözülemiyor ve çözüm noktasında geleceğe dönük hiçbir umut ışığı da görünmüyorsa, bunun ancak bir açıklaması olabilir: Sorun çözülmek istenmiyor. Devlet samimî değildir. Devlet (şimdiki hükûmet dahil), bu sorunun adalet ve eşitlik temelinde çözüme kavuşmasına razı değildir.

     Devletin “sorun”u adalet ve eşitlik temelinde çözüme kavuşturmaya yanaşmaması, adalet ve eşitlik temelinde bir çözümden kaçınmasının sebebini anlamak da gayet basittir aslında: Çünkü Kürtler, talep ettikleri hak ve özgürlüklerde ve bu hak ve özgürlükleri elde etmek için yüz yıla yakındır verdikleri mücadelede sonuna kadar haklıdırlar.

     Buraya kadar konu anlaşılmadan, bundan sonra yapılacak değerlendirmeler de sağlıksız olur ve Kürt Sorunu’nun bugünkü realitesini kavramak da mümkün olmaz.  

     Dünya üzerinde ne kadar dîn, mezhep, tarikat varsa, dünya üzerinde ne kadar mefkure, düşünyapı, ideoloji, dünya görüşü varsa, dünya üzerinde ne kadar siyasa, felsefe, mantık varsa, dünya üzerinde ne kadar hukuk, beyanname, sözleşme varsa, hepsine ama hepsine göre Kürtler haklıdır.

     Bir tarafa devletin kapris ve dayatmalarını koyun, bir tarafa da Kürt halkının talep ve isteklerini koyun, ve bu ikisini alıp İslam Şeriâtı’na götürün, Hristiyan Şeriâtı’na götürün, Yahudî Şeriâtı’na götürün, Budist Şeriâtı’na götürün, Sosyalizm’e götürün, Komünizm’e götürün, Liberalizm’e götürün, Çağdaş Demokrasi’ye götürün, Avrupa Birliği Kriterleri’ne götürün, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne götürün, Evrensel Hukuk’a götürün, nereye götürürseniz götürün, dünya üzerinde ne kadar dîn, mezhep, tarikat, mefkure, düşünyapı, ideoloji, dünya görüşü, siyasa, felsefe, mantık, hukuk, beyanname, sözleşme varsa, hepsine götürün; Kürtler haklıdırlar.

     Ve bunu en başta Kürtler’in kendisi bildiği için, Kürtler bütün bunların hepsine de razıdırlar. Devlet hangi “kaynağı” esas alırsa alsın, Kürtler kabul ediyorlar ve kabule hazır olduklarını açıkyüreklilikle ifade ediyorlar.

     Fakat bunu devlet de Kürtler kadar iyi bildiği için, devlet bunların hiçbirine yanaşmıyor! Bir tanesini bile kabul etmiyor.

     Kürtler de devlet de neticeyi önceden bildikleri için, Kürtler her türlü çözüm yoluna dünden razıyken, devlet bir tanesine bile yanaşmıyor. Netice önceden belli çünkü: “İslamî çözüm” olursa Kürtler kazanacak, “Sosyalist çözüm” olursa Kürtler kazanacak, “Liberal çözüm” olursa Kürtler kazanacak, “Demokratik çözüm” olursa Kürtler kazanacak, “AB Kriterleri’ne göre çözüm” olursa Kürtler kazanacak, “Evrensel Hukuk’a göre çözüm” olursa Kürtler kazanacak.

     Kürtler’i haksız çıkaracak sadece bir ideoloji vardır, ki o da ırkçı – şoven Türklük devletine egemen olan resmî ideolojidir.

     Devlet, “sorun”un çözümü için birinci yola (“kaynaklar”) yanaşmadığı gibi, ikinci yola (“öncüller”) da tenezzül etmiyor.

     Halbuki dünya üzerinde hakikaten çok güzel ve ideal örnekler vardır. Dünya haritasındaki 200 küsûr devletin tamamı kemalist ideoloji ile yönetilmediğine göre ve diğer ülkelerdeki hükûmet erkânları “Kürtçe eğitim Şeytan’a uymaktır” diyen bizdeki hükûmet erkânı gibi “Allâh’ın bile Türk olduğuna” inanmadıklarına göre, diğer ülkelerdeki uygulamalara bakmakta fayda vardır diye düşünüyorum kanaatini taşımaktayım fikrimi sorarsanız bana göre.

     Biz bu nacizane ama hiç de acizane olmayan dosyamızda, dünya üzerindeki üç örnek modeli ele alıp inceleyeceğiz: Pakistan Modeli, İsviçre Modeli ve Makedonya Modeli.

     Biz bu çalışmamızın itikadî, felsefî, siyasî veya ideolojik bir tartışmaya kurban gitmesini istemediğimiz için, bu çalışmayı sadece hak ve özgürlükler kaygısıyla, yalnızca adalet ve eşitlik ekseninde kaleme aldığımız için, ele aldığımız ülkeler konusunda özellikle seçici davrandık.

     Şöyle ki: “Kürt Sorunu”nun çözümü noktasında örneklik teşkil etmesi gaye ve temennisiyle gündemleştirdiğimiz bu ülkelerden biri Müslüman ülke (Pakistan), biri Hristiyan ülke (İsviçre), biri de Müslüman ve Hristiyan nüfûsun içiçe yaşadığı, yani hem Müslüman hem Hristiyan bir ülke (Makedonya).

     Biri Asya’nın ortasında, biri Avrupa’nın ortasında, biri de hemen yanıbaşımızda, Balkanlar’da.

     Hazırladığımız dosya ile ilgili her türlü tenkit ve eleştiriye açık olduğumuzu da belirtelim.

1. Örnek: MÜSLÜMAN Pakistan Modeli

- Ülkedeki Herkesi Kapsayan Bir İsme ve Herkesi Temsil Eden Bayrağa Sahip Bir Ülke –

     GİRİŞ

     Türkiye’de ne zaman ki “bir takım” konular gündemin ilk sıralarına otursa, “bir takım” kişiler ortaya çıkıp, “bir takım” ülkelerin o konudaki uygulamalarından esinlenerek Türkiye kamuoyuna “bir takım” modeller önerir, bu modeller “bir takım” yayın kuruluşlarında yazılı ve sesli olarak dile getirilip tartışılır, buna karşın, hemen “bir takım” kişiler de karşı atağa geçip bunlara “bir takım” itirazlarda bulunur, bu modellerin ülkemizde uygulanamayacağını söyler ve gerekçe olarak, Türkiye’nin kendine özgü “bir takım” koşullarının olduğunu savunur. Modelciler, karşı modelcileri “bir takım” derin güçlerin sivil uzantıları, karşı modelciler ise modelcileri “bir takım” dış güçlerin yerli işbirlikçileri olmakla suçlar. Bu suçlamalar kimi zaman “bir takım” sebeplerden dolayı tartışma boyutunu aşar ve “bir takım” kişiler sokağa dökülür, “bir takım” kavgalar yaşanır. Neticede “bir takım” kişiler hastahanenin, “bir takım” kişiler de karakolun yolunu tutar.

     Bu gibi durumlarda “strüktürel” (yapıcı) fikirli kimi insanlar itidal ve sağduyu çağrıları yapsa da, “has-süktürel” fikirli insanların sayısı çok daha fazla olduğu için, bu çağrılar bir işe yaramaz.

     Bu, başörtüsü olsun, enflasyonla mücâdele olsun, Kürt sorunu olsun, turizm, seçimler, seçim barajı olsun, terörle mücadele olsun, basın özgürlüğü olsun, laiklik veya ulus devlet olsun, her konuda böyledir.

     Hangi konuyu tartışırsak tartışalım, “benim babam senin babanı döver” mantığıyla yapıyoruz. Oysa ki her konunun kendine özgü akademik frekansı varken, bizler, her konuyu aynı kültür seviyesinde, aynı doz ve frekansta tartışıyoruz ve tartışmalarımız, hep aynı ayarda oluyor. Onun için bizde, futbol takımı tutulur gibi siyasî parti tutulur, düşünce ve pratik arka planda olduğu için, her siyasî parti en fazla oyu, parti başkanının memleketinde alır.

     Bir bağlama ustası bile çalacağı her türküden önce sazının akordunu o türkünün “özel yapısına” göre yeniden ayarlarken, biz ister siyaset, ister spor, ister kimlik konusunu konuşalım, sazımızın akordu hep aynı yerdedir.

      Kürt sorununun ve devletin üniter yapısının tartışıldığı ülkemizde, sadece son 30 yıl içinde, takib edebildiğim kadarıyla dört ayrı model gündemimizi meşgul etmişti: Bask Modeli, Belçika Modeli, İsviçre Modeli ve ABD Modeli. ABD Modeli’ni egemen güçler, Belçika Modeli’ni PKK, İsviçre Modeli’ni legal Kürt çevreleri, Bask Modeli’ni ise başbakanlığı döneminde Eylül 1993’te Tansu Çiller seslendirmişti. (Kendisini unutmuş olanlar için yeniden hatırlatalım; hani bir zamanlar, bizi her gördüğünde ağlayan ve bize “elinizi vicdânınıza sokun” diyen bir “bacımız” vardı ya, işte O)

     Bununla birlikte, terörle mücadele konusunda Kuzey İrlanda Modeli’ni, alt kimlik – üst kimlik mes’elesinde de Fransa Modeli’ni konuşmuştuk, hatırlarsanız. (Ben hatırladığım için söylüyorum)

     Bütün bu konuştuğumuz modellerin hepsinin ortak bir özelliği var. O da, bu modellerin hepsinin Batı’da ve Hristiyan dünyada uygulanan modeller olmasıdır. Neden? Çünkü gözümüz Batı’dan başka birşey görmüyor da ondan. Hangi konuda olursa olsun, eğer Asya veya Afrika’daki bir ülkede uygulanan modeli Türkiye’de önerirseniz, size gülerler. Size “üçüncü dünya kafalı” derler. Çünkü bize göre Asya ve Afrika ülkeleri Türkiye’ye örnek olamazlar. Ancak biz onlara örnek olabiliriz. Bize göre Avrupa demek özgürlük demek, Asya ve Afrika ise totaliter rejimler demektir.

     Bir de kendimize “aydın” deyip ortalıkta entellektüel voltalar atıyoruz. Oysa ne derece büyük bir cehâlet içinde olduğumuzun farkında mıyız?

       Size birşey diyeyim mi? Dünyada etnik kimliklerin en fazla inkâr edildiği, farklı inançların en çok baskı gördüğü, anadillerin en çok yönetim mekanizmasından uzaklaştırıldığı, ulusalcılık ve ırkçılığın en çok dayatıldığı kıt’â, Avrupa kıt’âsıdır.

       Elinize bir Atlas alıp bütün dünya ülkelerinin isimlerine bir baksanıza! Bilmiyorum, birşey dikkatinizi çekti mi? Avrupa ülkelerinin % 90’ının isimlerinin bir kavmin isminden geldiğini bugüne kadar hiç farkettiniz mi? Tıpkı Türkiye’nin adını Türk kavminden aldığı gibi, Yunanistan’ın adını Yunan kavminden, Almanya’nın Alman kavminden, Fransa’nın Fransız kavminden, İtalya’nın İtalyan kavminden, İspanya’nın İspanyol kavminden vs. aldığını, daha okulda coğrafya dersi almaya başlamamış olan bir ilkokul ikinci sınıf öğrencisi bile biliyor. Halbuki Asya, Afrika, Amerika ve Avustralya kıt’âlarında böyle değildir. Asya ve Afrika’da, isimlerini bir kavmin isminden alan ülke sayısı bu kadar fazla değildir. Asya’da % 50’yi, Afrika’da % 20’yi geçmez. Koskoca Amerika kıt’âsında, adını bir kavmin adından alan tek bir ülke bile gösteremezsiniz.

     Bu, işin etnik boyutu. Dînî boyuta gelince: Avrupa’da aynı totaliter durumla karşılaşıyoruz. Bugün Avrupa ülkelerinin milyonlarca, evet milyonlarca Müslüman ve Yahudî vatandaşları olduğu halde, Avrupa ülkelerinin bayraklarında niye hep “haç” var, dersiniz?

     Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 2005 yılında Avustralya’da, Türkiye toplumunun “üst kimliğinin İslam” olduğunu söylediğinde, buna karşı çıkanlar, hangi gerekçeyi ileri sürmüştü, söyleyelim: “Üst kimlik olarak İslam’ı alırsak, o zaman Müslüman olmayan vatandaşlarımızın durumu ne olacak?” Oysa milyonlarca Müslüman, Yahudî, Hindu ve Budist vatandaşlara sahip olan Avrupa ülkelerinin bayraklarında haç işareti olmasını sorgulayan yok.

     Üç ülkeli, haliyle üç sohbetli bu dosyanın ilk sohbetinde, size Asya’daki bir Müslüman ülkeyi, Pakistan’ı anlatacağım. Pakistan’ın idarî yapısından, yönetim sisteminden, ülkenin adından ve bayrağından bahsedeceğim. Anlayacağınız, size “Pakistan Modeli”ni anlatacağım.  

     Konuya girmeden önce, yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemek için, bir hususu belirtmemiz lazım. Biz Pakistan Modeli’ni anlatırken, Pakistan’ın idarî yapısından, yönetim şeklinden, ülkedeki etnik ve dînî unsurların temsîliyet noktasına vurgu yapıyoruz. Pakistan’ın rejimi ya da siyasî – ideolojik yapısı bizi ilgilendirmiyor.    

     Meselâ, siz Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim şekline, saltanata karşı olduğunuz halde, Osmanlı’nın idarî yapısını övebilir, ona hayran olabilirsiniz. Aynı şekilde, siz Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin idarî yapısını övdüğünüzde, bu sizin sosyalist olduğunuz anlamına gelmez.    

     Çünkü sizin övdüğünüz ve hayran olduğunuz, Osmanlı’nın veya Sovyetler’in idarî yapısıdır, rejimi değil. Biz de bu yazıda Pakistan’ı överken veya hayran olurken, methettiğimiz, Pakistan’ın idarî yapısı, yönetim anlayışı, ülkedeki tüm etnik ve dînî unsurları kapsayıcı özelliğidir. Kesinlikle rejimi değildir, siyasî duruşu veya ideolojisi değildir.

     İddiâ ediyorum: Pakistan Modeli, şu anda yeryüzü coğrafyası üzerinde bulunan en mükemmel modeldir. Öyle bir modeldir ki, ülkedeki tüm etnik unsurları, tüm dînî kesimleri, tüm alt kimlikleri kapsayıcı özelliği var. Ülkedeki en ufak azınlıklar dahil, hiç kimse dışlanmamış.

     Pakistan Modeli’ni anlatırken, konuyu şu alt başlıklar altında irdeleyeceğiz: Pakistan’ın idarî yapısı, Pakistan’ın adı, Pakistan’ın bayrağı, Pakistan’ın resmî arması, Pakistan’ın resmî dili ve Pakistan’ın alfabesi.

     PAKİSTAN’IN İDARÎ YAPISI

     Pakistan, tıpkı geçmişteki Osmanlı ve SSCB ya da günümüzdeki Almanya ve ABD gibi “eyâlet sistemiyle” (federasyon) yönetilen bir ülke.

     Pakistan devleti 1947’de kurulduğunda 5 eyâleti vardı: Sind, Belucistan, Pencab, Afgan Bölgesi (Serhat) ve Keşmir. Sonra 1965 yılında İslamâbâd şehri kuruldu ve bu şehir, ülkenin başkenti yapılıp “tek başına ayrı bir eyâlet” (tıpkı Berlin, Viyana, Brüksel, Yeni Delhi, Jakarta, Canberra, Mogadişu veya Brasília gibi) statüsü alınca, Pakistan’ın altıncı eyâleti, başkent İslamâbâd oldu. Şu anda ülkenin 6 eyâleti var.

     Pakistan’daki her eyâlet, içişlerinde serbest. Kendilerine ait dilleri, kendilerine ait yöneticileri, kendilerine ait başkentleri var.

     Sind eyâletinin başkenti Karaçi, Belucistan eyâletinin başkenti Quetta, Pencab eyâletinin başkenti Lahor, Serhat (Afgan Bölgesi) eyâletinin başkenti Peşawer, Azad Keşmir eyâletinin başkenti Muzafferâbâd.

     Afgan kökenli insanların yaşadığı Serhat eyâleti, Afganistan’ın Pakistan içindeki devamı gibidir. Tıpkı İran’daki Azerbaycan veya Yunanistan’daki Makedonya gibi.

     Belucistan ve Sind eyâletleri ise, ikiye bölünmüş olan coğrafî ülkelerin, Pakistan tarafındaki “yarısı”... Pakistan İslam Cumhuriyeti’nde başkenti Quetta olan Belucistan’ın öbür yarısı, “Sıstan û Belucistan” adıyla İran İslam Cumhuriyeti’ndedir ve başkenti Zahidan’dır. Belucistan’ın batısı İran’a, doğusu ise Pakistan’a ait. Aynı şekilde, başkenti Karaçi olan Sind eyâletinin öbür yarısı, “Gujarat” adıyla Hindistan’dadır ve başkenti Gandhinagar'’dır.

     Keşmir ise üçe bölünmüş durumdadır. Keşmir’in batısı “Azad Keşmir” (Özgür Keşmir) adıyla Pakistan, doğusu ise “Jammu Keşmir” (Esir Keşmir) adıyla Hindistan’dadır. Pakistan Keşmiri’nin başkenti Muzafferâbâd, Hindistan Keşmiri’nin başkenti Srinagar’dır. Keşmir’in kuzeyinin çok küçük bir kesimi ise (Sia La Dağı’nın kuzey tarafı; Şaskumba Nehri’nin geçtiği dağlık arazi) bugün Çin Halk Cumhuriyeti egemenliği altındadır. Keşmir topraklarındaki Pakistan – Hindistan sınırı, bugün bile tam çizilebilmiş değildir. Pakistan’ın kurulduğu 1947 yılından bugüne dek bu iki ülke Keşmir için tam üç kez savaştılar. Pakistan İslam Cumhuriyeti tarafındaki Keşmirliler İslamî dünya görüşünün evrensel kuşatıcılığı, Çin Halk Cumhuriyeti tarafındaki Keşmirliler de sosyalist dünya görüşünün evrensel kuşatıcılığı altında özgürce yaşıyorlar. Problem, Hint millîyetçiliğinin ve Hindu bağnazlığının egemen olduğu Hindistan tarafındaki Keşmir’dedir.

     Her eyâletin ayrı dili var. 60 milyon kişinin yaşadığı 205 bin 345 km²’lik Pencab eyâletinde Pencabî, 30 milyon kişinin yaşadığı 140 bin 913 km²’lik Sind eyâletinde Sindce, 20 milyon kişinin yaşadığı 74 bin 522 km²’lik Serhat eyâletinde Afgan dilleri (ekseri Peştuca), 10 milyon kişinin yaşadığı 347 bin 190 km²’lik Belucistan eyaletinde Belucca konuşulur. Bunların her biri ayrı dillerdir. Meselâ Sindce Hintçe’ye, Belucca Farsça’ya yakındır.

     Kimsenin ne kimliği inkâr ediliyor, ne de dili yasaklanıyor. Herkes kendisidir ve üst kimliği “Pakistan”dır.

     PAKİSTAN’IN ADI

     “Pakistan” adının doğuşunun çok ilginç bir öyküsü vardır. Bu ismin bu ülkeye nasıl ve niçin verildiğini bilmekte fayda var. Türkiye’de ve dünya kamuoyunda bilinen tek şey, bu ismin “pak insanlar ülkesi” (temiz insanlar ülkesi) anlamına geldiğidir. Doğru olmakla beraber, eksik bir bilgidir bu. Çünkü bu isim, öyle gelişigüzel verilmiş bir isim değildir. “Pakistan” adının anlamı, sanılandan çok daha derin boyutludur.

     Bilindiği üzere, eskiden Pakistan diye bir yer yoktu. Sadece Hindistan vardı. “Bağımsız bir devlet” fikrini ilk ortaya atan, 1930 yılında, büyük şâir Mûhâmmed İqbal’dir. Şiirlerini Urduca ve Farsça kaleme alan Mûhâmmed İqbal (1877 – 1938)’a göre Hindistan’da iki ayrı millet (Hindular ve Müslümanlar) vardı ve her biri kendi yoluna gitmeliydi. Bu fikir, ülkede yaşayan Müslümanlarca kabul görür. Daha ülke kurulmadan, kurulacak olan ülkeye “isim” aranır. Müslümanlar, Müslümanlar’ın yaşadığı eyâletleri kapsayacak olan topraklarda kurmayı amaçladıkları ülkeye isim bulmak için “yarışma” düzenlerler. Sonuçta, Büyük Britanya’daki Cambridge Üniversitesi’nde okuyan Xudri Rahmet Ali adındaki genç bir üniversite öğrencisinin bulduğu “Pakistan” ismi yarışmayı kazanır (1933).

     Genç bir talebenin keşfettiği bu isim, gerçekten mükemmel bir isimdi. “Pakistan” kelime olarak “temiz insanlar ülkesi” anlamına geliyordu. Aynı zamanda “Pakistan” ismindeki her harf, bir şifreydi. Çünkü her harf, ülkenin bir eyâletini simgeliyordu. Şöyle ki: “PAKİSTAN” ismindeki “P” harfi Pencab eyâletini, “A” harfi Afgan Bölgesi'ni, “K” harfi Keşmir eyâletini, “İ” harfi halkın dîni olan âzîz İslam dînini, “S” harfi Sind eyâletini, “-tan” eki ise Belucistan eyâletini simgeliyor. Yani “PAKİSTAN”, bütün bu isimlerin kısaltılmışı oluyordu: “Pencab + Afganî + Keşmir + İslâm + Sind + belucisTAN = PAKİSTAN”.

     Görüldüğü üzere, ülkeye öyle bir isim verilmiş ki, bu isim, ülkedeki bütün etnik kökenleri, bütün kavimleri ve alt kimlikleri kapsayıcı özelliğe sahip. Pakistanlılar, bu hassasiyetlerini, Pakistan devletini kurduktan sonra da gösterdiler. 1965'te başkent İslamâbâd kurulup, şehir, “tek başına ayrı bir eyâlet” statüsü aldığında, yani ülke yeni bir eyâlete kavuştuğunda da bu âheng bozulmadı. Zira, “Pakistan” ismindeki “i” harfi İslam’ı temsîl ettiği için, başkente “İslâm” ile başlayan bir ad vermeleri gerekiyordu. Bu coğrafyalarda şehirler genelde “âbâd” sözcüğü (Farsça'da “şehir” demek) barındırdığı için (meselâ Allâhâbâd, Haydarâbâd, Muzafferâbâd, Faysalâbâd, Abbutâbâd...), başkente “İslâmâbâd” adı verildi. Böylece “PAKİSTAN” adındaki “İ” harfi hem âzîz İslam dînini, hem de ülkenin pay-i tahtı İslamâbâd’ı simgeler duruma geldi.

     PAKİSTAN’IN BAYRAĞI

     Pakistan’ın idarî yapısını ve adını incelediğimiz ilk iki bölümde, ülkede hiçbir etnik ve kavmî ayrım yapılmadığını, bütün kavimlerin ve coğrafyaların resmîyette ve ülke adında eşit ve ortak şekilde temsil edildiğini gördük.

     Sadece etnik – kavmî noktada değil, dînî – itikadî noktada da aynı hassasiyetin gösterildiğine, aynı mükemmelliğin sergilendiğine, ülkenin bayrağını incelerken şâhîd olacağız.

     Pakistan, Müslüman bir ülke. Nüfûsunun ezici çoğunluğu (% 96) Müslüman. Müslüman olmayan kesim, nüfûsun % 4’lük küçük bir oranına tekabül ediyor. Bunlar Hristiyanlar, Hindular ve Budistler.

     Pakistan bayrağının rengi yeşil – beyaz. Bayrağın sol tarafında “azınlık” gibi duran beyaz bir bölge var. Geri kalan “çoğunluk” kısmında ise yeşil zemin üzerinde beyaz ay – yıldız görüyoruz. Ay – yıldız karşıya değil, çapraz olarak 45º yukarıya bakıyor.

     Bayraktaki yeşil renk İslam’ı, ay – yıldızın renginin beyaz olması da İslam’ın içerdiği anlam olan selam (barış) olgusuna vurgu yapıyor.

     Pakistan bayrağının sol tarafındaki (başındaki) beyaz bölge ise, Müslüman olmayan dînî azınlıkları sembolize ediyor. Bu bölgenin beyaz olması ise, bu dînî azınlıkların, ülkede her türlü inanç özgürlüğüne sahip olarak barış içinde yaşayabileceklerini anlatıyor.

     İşte, hem ülkedeki bütün etnik – kavmî kesimleri, hem de, sayıları ancak birkaç bini bulan en ufak topluluklara kadar bütün dînî – itikadî kesimleri ve azınlıkları kucaklayan, idarî yapısından tutun, ülkenin ismine ve bayrağına kadar, herkesi temsil edebilen böylesine mükemmel bir model, Pakistan Modeli.

     Öyle bir model ki, nüfûsu ancak % 4 gibi küçük bir oranda bulunan dînî azınlıklara, Hristiyan, Hindu ve Budistlere bile bayrağında yer veriyor.

     Bugün dünya üzerinde, belki de Vatikan hariç, hiçbir ülkede % 100 sadece bir dînin mensupları yaşamaz. Ancak hiçbir ülkede, ülke bayrağının üzerinde, o ülkedeki dînî azınlıklar temsil edilmez. Bunun dünyadaki tek istisnası, Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin bayrağıdır.

     Misal olarak, sadece Hristiyanlar’ın değil, milyonlarca Müslüman ve Yahudî’nin, Hindu ve Budist’in yaşadığı, hem de “vatandaş” olarak yaşadığı Avrupa kıt’âsına bakalım: Avrupa’da 43 ülke var. Bu 43 ülkeden tam 17’sinin bayrağının üzerinde “haç” var. Bu durum, nüfûsunun tamamı rahiplerden oluşan Vatikan için normal görülebilir. Dünya üzerinde, diğer kavim ve halklarla en az kaynaşmış olan, yani yeryüzündeki “en safkan millet” olan İzlandalılar için de normal görülebilir. Fakat Hristiyan olmayan milyonlarca vatandaşı olan Danimarka, Yunanistan, İsveç, İsviçre ve Büyük Britanya için normal olabilir mi? Bu ülkelerden sadece birindeki Hristiyan olmayan nüfûs, Avrupa’daki birçok ülkenin toplam nüfûsundan fazladır. Bu ülkelerin bayraklarında, “haç” işaretinin yanında, o ülkenin Müslüman veya Yahudî vatandaşlarını simgeleyen bir imge var mı? Yok.

     Aynı şekilde İslâm ülkelerine bakalım: İslâm ülkelerinin 11’inin bayraklarında “hilâl” veya “ay – yıldız” var (Türkiye, Azerbaycan, Malezya, Pakistan, Singapur, Türkmenistan, Özbekistan, Cezayir, Komorlar, Moritanya ve Tunus). 2 ülkenin bayrağında “Allâh-û Ekber” (İran ve Irak), 3 ülkeninkinde “Lâ İlâhe İllallâh”(İran, Suudî Arabistan, Afganistan) ve sadece birininkinde “Allâh” (İran) yazar.

     Pakistan hariç, hiçbir İslam ülkesinde, o ülkede yaşayan ğayr-i müslîmlerin dînleri ve inançları, ülke bayrağında işlenmez. Buna, “üst kimlik olarak İslam’ı alırsak, Müslüman olmayan vatandaşlarımızın durumu ne olacak?” türünden beylik lafların sarfedildiği Türkiye Cumhuriyeti bayrağı dahil.

     PAKİSTAN’IN RESMÎ ARMASI

     Pakistan’ın resmî arması, dört eşit parçaya bölünmüş bir şiltten oluşur. Yeşil – beyaz renkteki bu şildin her eşit parçası, ülkede yetişen önemli bir tarım ürününü resmeder. Bunlar; pamuk, çay, buğday ve hintkeneviridir. Şildin üzerinde, bayraktaki gibi sağa değil de, sola doğru dönmüş, aynı şekilde 45º eğik, yeşil renkte ay – yıldız var. Şildin etrafı yasemin çelengiyle çevrelenmiş; zira ülkede bu çiçek çok yetişiyor. En altta ise üçlü bir flama var ve bu flamada şu üç kelime yazılı: “İmân – İttihad – Nizam”. Bunlar, ülkeyi ayakta tutan ve ülke insanını biribirine bağlayan üç unsurdur.

     PAKİSTAN’IN RESMÎ DİLİ

     Dünya üzerindeki ülkelerin hepsinin yalnızca bir resmî dili yoktur. Dünyadaki pekçok ülkenin birden fazla resmî dili olduğunu da müşahade edebiliyoruz.

     Pakistan İslam Cumhuriyeti, 2 resmî dili olan bir devlettir. Bu diller, Urduca ve İngilizce’dir.

     İngilizce, hem bu toprakların yıllarca İngiliz sömürgeciliği altında olması, hem yurt dışına okumak veya çalışmak için giden Pakistanlılar’ın uğradığı yerin İngiltere olması, İngilizce’nin “yazı dili” olarak kullanılması gibi sebeplerden dolayı bu dilin ülkede yerleşmiş olmasından ötürü, ülkede resmî dildir.

     Ülkedeki ikinci dilin de “yerli dil” olması gerekiyordu. Bunun için, ülkenin ikinci resmî dili, Urduca.

     Peki, ülke dil yönünden oldukça zengin olmasına rağmen, seçilen dil neden Urduca? Ülke nüfûsunun % 66, 4’ü, yani yarısından fazlası Pencabî konuşurken, % 12, 6’sı Sindce konuşurken, neden ülkenin ancak ve ancak % 7, 6’lık küçük bir kesiminin konuştuğu Urduca “resmî dil” yapılıyor? Çok tuhaf, değil mi?

     Bunu anlayabilmek için, Pakistan’ın demografik yapısına bir göz atmamız gerekiyor.

     Pakistan halkı, zengin kavim gruplarından ve çeşitli etnik kökenlerden oluşuyor. Çoğunluğunun dilleri Hind – Avrupa dil ailesine aittir. Ülkenin % 66, 4’ü Pencabî dilini konuşur ve bunlar Pencab eyâletinde yaşar. Sind eyâletinde konuşulan Sindce’nin oranı % 12, 6, Afgan bölgesinde (Serhat) konuşulan Peştuca’nın oranı ise % 8, 5’tir. Peştuca konuşan halka Afganistan’da “Peştu” denmesine karşılık, Pakistan’da “Patan” denir.

     Urduca konuşanların oranı % 7, 6’dır. Bunlar, Pakistan yerlilerinin değil, 1947’de Pakistan kurulduğunda, Hindistan’dan Pakistan’a göç eden Hindistanlı Müslümanlar’ın konuştuğu dildir. Muhacir halk olan Urdular, ülkenin hemen her tarafına yayılmış olmakla beraber, 8 milyon gibi büyük bir çoğunluğu Pencab eyâletinde ve Sind eyâletinin başkenti Karaçi ve çevresinde yaşar. Bugün Hindistan’daki Müslümanlar’ın konuştuğu dil de Urduca’dır.

     Belucistan’da konuşulan Belucca’nın oranı ise ancak % 2, 5’tir. Belucistan’da yaşayan başka bir etnik kesim ise Brahuî halkıdır. Brahuîler’in sayısı yarım milyon kadardır.

     Karakorum Dağları etekleri, Hunzakutlar’ın memleketi olan Hunza’dır. Hunza Nehri’nin suladığı topraklarda yaşayan ve sayıları 50 bin civarında olan bu halk, İsmailî mezhebine mensuptur. Hunzakutlar, “hastalık bilmeyen halk” nâmıyla tanınır. Bunun sebebi, doğal ortamlarda yaşamaları ve taze sebze ve meyvelerle beslenmelerinden dolayı çok sağlıklı bir halk oluşudur. Bir Hunza erkeği veya Hunza kadını, hayatı boyunca doktora gitmez, çünkü hiç hastalanmaz. Hunzakutlar, Hunza Nehri’nin güneş gören tarafında yaşarlar. Hunza’nın öbür yakasında ise, Hunzakutlar’a akraba olan başka bir etnik grup olan Nagar halkı yaşar. Nagarlar, Şiî’dirler. Ayrıca Afganistan sınırında, sayıları 5 bin kadar olan ve ismi Kâfir olan bir halk yaşar. Kâfirler, Dehrî dilini konuşur ki bu dil, Farsça’nın bir lehçesidir. Kâfirler, 19. yüzyılda Müslüman olmuş bir halktır. Yani İslamî geçmişleri yüz sene kadardır. Bunun dışında ülkede bir de Kalaş halkı vardır.

     1947 yılında kurulan ülkenin “resmî dili” seçilince öyle hassas davranılmış ki, gerçekten övgüye değer. Eğer Pencab eyâletinde konuşulan Pencabî dili “resmî dil” yapılsaydı, bu, o kavme bir üstünlük sağlayacağından, ülkedeki öbür etnik kökenler ayrımcılığa tabi tutulmuş olacaktı. Yani öbürlerinin “kul hakkına” tecavüz edilmiş, “İslam kardeşliği” zedelenmiş olacaktı. Sindce veya Belucca’nın “resmî dil” olması durumunda da aynı adaletsizlik sergilenecekti.

     Peki ne yapılmalıydı? Ülkede konuşulan bu kadar dil içinde hangi dili “resmî dil” yapmalıydı ki, hiçbir eyâlet arasında kayırmacılık, hiçbir etnik köken ve kavim arasında ayrımcılık olmasındı?

     Düşünebiliyor musunuz? İnsanlar “Allâh’tan korktukları” ve kalplerinde “İslam kardeşliği” yer ettiği zaman, bu hususlarda nasıl da hassas davranıyorlar! Bizim 90 senedir çözemediğimiz sorunları onlar daha devletlerini kurarken çözmüşler. Çünkü “halkların kardeşliği” temelinde hareket ettikleri için, bu problemler başından beri “hiç var olmamış”.

     Hangi dili “resmî dil” yapmalıydılar? Buldular, Urduca’yı “resmî dil” yapacaklardı. Ülkede yalnızca % 7, 6’lık küçük bir azınlığın konuştuğu Urduca’yı. Farsça’ya akraba olan Urdu dilini.

     Peki neden? Bunun sebebi şuydu: Urduca’yı Pakistanlı herhangi bir etnik kesim değil, Hindistan’dan Pakistan’a hîcret eden göçmenler konuştuğu için, bu dili konuşanların yaşadığı belli bir mıntıka olmadığı için, bu insanlar tüm ülkeye yayıldıkları için, bu dilin “resmî dil” yapılması, ülkedeki hiçbir eyâlet veya bölgeye ayrıcalık tanımaz, hiçbir kavim, ulus veya etnik kesime üstünlük veya “egemen ulus” statüsü vermezdi. Nitekim Urduca Pakistanî bir dil değil, Hindistanî bir dil idi. 

     PAKİSTAN’IN ALFABESİ

     Bugün dünya üzerinde çok çeşitli alfabeler ve yazılar kullanılmaktadır. En yaygın olanı, Türkiye’nin de kullandığı Latin Alfabesi’dir. İkincisi ise İslam dünyasının büyük çoğunluğunda kullanılan Arap Alfabesi’dir. Üçüncü sırada, Aziz Kiril’in bulduğu ve eski Doğu Bloku ülkelerinin bazılarında kullanılan Kiril Alfabesi gelir. Bu üç alfabe dışında, yeryüzünde Yunan, Ermenî, İbranî, Sanskrit Alfabeleri ile Çin Yazısı ve Japon İdeogramı vs. gibi değişik değişik yazı ve alfabeler kullanılır. 

     İki ayrı resmî dili olan Pakistan İslam Cumhuriyeti, aynı şekilde iki alfabe birden kullanan bir ülkedir. İngilizce için Latin Alfabesi, Urduca için Arap Alfabesi kullanılır. Yani Pakistan, ne “modern dünyaya ayak uydurma” adına İslam dünyasına ve kültürüne sırt çevirmiş, ne de İslamî değerleri koruma adına Batı’ya karşı “has-süktürel” bir tavır içine girmiş. Yanlış anlaşılmasın: Bu, “ne şiş yansın ne kebap” mantığı değildir; bilâkis, birşeyi “içselleştirmek” için illâ da birşeyi “dışlamak” gerekmiyor mantığıdır.

     JEO – STRATEJİK İSE JEO – STRATEJİK

     Pakistan’ın jeo – stratejik önemi, Türkiye’ninki gibi büyüktür. Her ne kadar iki kıt’â üzerinde bulunmuyorsa da, dikkatlice bakıldığında, çok ayrı dünyaların ortasında yer alan bir ülke olduğu hayretler içinde farkedilecektir. Pakistan, 5 ayrı kültürün (Şiî İslam, Sünnî İslam, Sosyalizm, Budizm ve Hinduizm) tam ortasındadır. Ülkenin güneybatısında İran (Şia), kuzeybatısında Afganistan (Sünnîlik), kuzeyinde eski SSCB’den ayrılma Tacikistan (Sosyalizm), kuzeydoğusunda Çin (Budizm), doğusunda ise Hindistan (Hinduizm) yer alır.

     Bu komşu ülkelerin herbirinin tamamen farklı rejimleri vardır. İran’da Şeriât (İslam Cumhuriyeti), Afganistan’da Feodalizm, Çin’de Sosyalizm – Komünizm, Hindistan’da ise Kapitalizm egemendir.

     Ayrıca, sadece Pakistan’a komşu ülkeleri baz aldığımızda, 4 ayrı yazı çeşidiyle karşılaşırız: İran ve Afganistan’da Arap Alfabesi, Tacikistan’da Kiril Alfabesi, Çin (Zhong Hu)’de Çin Yazısı ve Hindistan (Bharat)’da Sanskrit Alfabesi kullanılır.

     Anlayacağınız, Pakistan’ın neresinden olursa olsun, sınırı geçip ülkenin dışına çıktınız mı, ayrı bir dünyaya gitmiş olursunuz. Çünkü Pakistan, kendine özgü “ayrı bir dünyadır.”

2. Örnek: HRİSTİYAN İsviçre Modeli

- Ülkede Konuşulan Tüm Yerli Dillerin “Resmî Dil” Statüsünde Olduğu Bir Ülke –

     GİRİŞ

     Üç ülkeli, haliyle üç sohbetli bu dosyanın ilk sohbetinde, sizlerle Asya’daki bir Müslüman ülkeyi, Pakistan’ı konuştuk. Üç ülkeli, haliyle üç sohbetli bu dosyanın ikinci sohbetinde ise, sizlerle Avrupa’daki bir Hristiyan ülkeyi, İsviçre’yi konuşacağız.

     Alpler’in güzel ülkesi İsviçre’yi çeşitli yönleriyle ve daha yakından tanımaya başladığımızda, bu süt ve çikolata ülkesini daha fazla seveceğimizden hiç kuşkunuz olmasın.

     İsviçre, Avrupa’nın en sevdiğim ülkesi, Avrupa’nın en güzel ülkesi. İsviçre’ye ne zaman gitsem, benden daha mutlusu yoktur. Oraya gittiğim zaman çok mutlu oluyorum. Çünkü İsviçre’nin güzelliği yalnızca coğrafyası ve temiz havasıyla sınırlı değildir. İsviçre, bana göre, dünyanın en medenî ülkesi, İsviçre toplumu da dünyanın en medenî toplumu.

     Bu ülkede hiçbir dilin diğer bir dile, hiçbir kavmin diğer bir kavme, hiçbir ırkın diğer bir ırka herhangi bir üstünlüğü yoktur. ÜLKEDEKİ YERLİ HALKLAR TARAFINDAN KONUŞULAN BÜTÜN ANA DİLLER “RESMÎ DİL” STATÜSÜNDEDİR; ÜLKEDE NE KADAR DİL KONUŞULUYORSA DEVLETİN DE O KADAR RESMÎ DİLİ VARDIR. Ülkedeki bütün resmî tabelalar ve trafik işaretleri, ülkede konuşulan dillerin hepsiyle birden yazılır. BİR ŞEHİRDE VEYA KÖYDE YAŞAYAN İNSANLAR HANGİ DİLİ KONUŞUYORSA, O ŞEHİR VEYA KÖYÜN İSMİ DE O DİLDEDİR.

     Bu durum ülkeyi bölmek bir yana, bilakis bölünme gibi tehlikelere karşı bir emniyet sübabıdır. Hiç kimse kendisini bu toprakların asıl sahibi, yekdiğerini de bir sığıntı, yabancı olarak görmez. Kimse de aslını inkâr edip kendisini başka bir kavme nisbet etmeye zorlanmaz. Herkes kendisidir ve üst kimliği “İsviçreli” olmaktır.

     Her türlü dînî inanç ve vecibelerinizi özgürce yaşayabildiğiniz, her türlü siyasî ve ideolojik düşüncelerinizi özgürce ifade edip başkalarıyla paylaşabildiğiniz bir ülkedir burası. Hristiyan, Yahudî, Müslüman ya da Budist olmanız, Alman, Fransız, İtalyan ya da Romanş olmanız, size devlet önünde de millet önünde de hiçbir ayrıcalık kazandırmaz. Gerçek anlamda bir özgürlükler ülkesi, aynı zamanda gerçek anlamda bir hoşgörü toplumudur. Şiddet ve teröre başvurmadığı müddetçe, her türlü fikir ve ifade özgürlüğü sağlanmıştır. Ancak şiddet ve teröre karşı aynı dozda tahammülsüz olmasını da anlayışla karşılamak gerekir. Çünkü şiddet ve terör, bir hak arama yolu değildir, bir mücadele yöntemi de değildir; toplumların başına musallat olan bir musibettir. Bir hareket veya grup, camiâ, parti, örgüt, kesim, taleplerinde ne kadar haklı olursa olsun, şiddet ve teröre başvurduğu anda haklılığını ve meşruiyetini kaybeder. Şiddet ve terör, ister bizzat devletler ve hâkim güçler tarafından yapılsın, isterse ona karşı mücadele eden güçler tarafından, kınanmalı ve mâhkum edilmelidir. Şiddet ve terörün hiçbir mazareti yoktur. Olamaz da.

     İsviçre’de konuşulan anadilleri ve bu dillerin idarî yönetimdeki adil temsiliyet haklarını konuşmak istiyoruz sizlerle. Dört tane dilin konuşulduğu, sadece 450 bin kişinin konuştuğu İtalyanca ile sadece ve sadece 36 bin kişinin konuştuğu Retoromanşça dahil olmak üzere ülkede konuşulan tüm anadillerin “resmî dil” statüsünde olduğu İsviçre hakkındaki bu sohbetimizde, yalnızca “dil” konusunu ele alacak ve İsviçre’deki bu mükemmel, adaletli ve hakkaniyetli modeli gündeme getireceğiz. Özellikle, ülkemizde yıllardır kangren haline dönmüş Kürt Sorunu’nun “Kürtçe anadilde eğitim” ve “Kürtçe’nin 2. resmî dil olup olmaması” noktalarında düğümlendiği Türkiye’ye bakmak ve süreci sağlıklı bir şekilde yorumlamak için, duracağımız en uygun yerin de İsviçre olduğunu düşünüyorum açıkçası.

     Türkiye’deki bu soruna İsviçre üzerinden yaklaşıp yorumlarken, sorunu yalnızca teorik olarak seslendirmekle yetinmeyecek, kendi somut çözüm önerilerimizi de net bir şekilde “dil”e getireceğiz.

     BİRDEN FAZLA RESMÎ DİL ÜLKELER İÇİN BİR ZENGİNLİKTİR

     Yaşadığımız ülkede İttihatçı kadrolar tarafından kurulan kemalist rejim, Türk ulusçuluğu politikası güderek ülkeyi tıpkı İzlanda adası gibi “tek dil ve tek kavim”den oluşan bir ülke yapmaya çalışmış, bu çabasının bir sonucu olarak, Türkler dışındaki kavimlerin, Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Rum, Ermenî, Gürcü, varlıkları dahi inkâr edilmiş, herkesin “Türk” olduğunu iddiâ etmiş, halen dahi olduğu gibi herkese “Türk” demiş, Kürtçe, Çerkezce, Lazca, Gürcüce, Arapça, bütün dilleri bizzat kanunla yasaklamış ve bu yasağa muhalefet edenleri en ağır şekilde cezalandırmış, Kürtçe, Lazca, Çerkesçe, Rumca, Ermenîce, Arapça olan bütün köy ve şehirlerin, göl ve ırmakların, dağ ve ovaların isimlerini halkın rızası olmadan zorla değiştirip onlara uyduruk Türkçe isimler vermiş, Türklük’ten, Türkçe’den ve Türkçe isimlerden başka hiçbir şeye hayat hakkı tanımamıştır. 

     Oysa bugün dünya ülkelerine baktığımızda, pekçok ülkenin birden fazla resmî dili olduğunu, sadece bir resmî dili olanların bile Türkiye’de olduğu gibi diğer dillere karşı inkârcı ve asimilasyoncu bir politika takip etmediğini görürüz.          

     Dünya üzerindeki pekçok ülkenin 2 resmî dili vardır. Bu ülkeler şunlardır: Büyük Britanya (İngilizce ve Galce), İrlanda (İrce ve İngilizce), Finlandiya (Fince ve İsveççe), Beyaz Rusya (Biyelo Rusça ve Rusça), Malta (Maltaca ve İngilizce), Vatikan (İtalyanca ve Latince), Makedonya (Makedonca ve Arnavutça), Gürcistan (Gürcüce ve Abhazca), Irak (Arapça ve Kürtçe), Afganistan (Peştuca ve Dehrî Farsçası), Pakistan (Urduca ve İngilizce), Hindistan (Hintçe ve İngilizce), Sri Lanka (Singhalezce ve Tamilce), Kırgızistan (Kırgızca ve Rusça), Filipinler (Pilipino ve İngilizce), Doğu Timor (Tetumca ve Portekizce), Fiji (Fiji dili ve İngilizce), Marshall Adaları (Marshall yerli dili ve İngilizce), Palau (Palauca ve İngilizce), Samoa (Samoaca ve İngilizce), Tonga (Tongaca ve İngilizce), Yeni Zelanda (Maori dili ve İngilizce), Somali (Somali dili ve Arapça), Cibuti (Arapça ve Fransızca), Burundi (Kirundi ve Fransızca), Kenya (Kiswahili ve İngilizce), Lesotho (Sesotho ve İngilizce), Madagaskar (Malagassi ve Fransızca), Moritanya (Arapça ve Fransızca), Swasiland (Siswati ve İngilizce), Tanzanya (Kiswahili ve İngilizce), Çad (Arapça ve Fransızca), Kamerun (Fransızca ve İngilizce), Ekvator Ginesi (İspanyolca ve Fransızca), Haiti (Fransızca ve Fransız Kreolcası), Kanada (İngilizce ve Fransızca).

     Hatta dünya üzerinde pekçok ülkenin de 3 resmî dili vardır. Bu ülkeler şunlardır: Belçika (Flamanca, Fransızca ve Almanca), Lüksemburg (Lëtzeburgca, Fransızca ve Almanca), Bosna – Hersek (Boşnakça, Sırpça ve Hırvatça), Vanuatu (Bislama, İngilizce ve Fransızca), Eritre (Tigrince, Arapça ve İngilizce), Ruanda (Kinyarwanda, Fransızca ve İngilizce), Komor Adaları (Komorca, Arapça ve Fransızca), Seyşel Adaları (Fransız Kreolcası, Fransızca ve İngilizce), Bolivya (İspanyolca, Aimará Kızılderili dili ve Keçua Kızılderili dili), Peru (İspanyolca, Aimará Kızılderili dili ve Keçua Kızılderili dili).

     Hatta hatta, dünya üzerinde, tam 4 tane resmî dili olan ülkeler bile vardır. Bu ülkeler şunlardır: İsviçre (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Retoromanşça), İspanya (İspanyolca, Katalonca, Galiççe ve Baskça), Singapur (Malayca, Tamilce, Mandarin Çincesi ve İngilizce).

     Görüldüğü üzere, dünya üzerinde tek resmî dili olan ülkeler olduğu gibi, 2, 3 ve hatta 4 resmî dili olan ülkeler de vardır.

     Ancak dünya üzerinde, bütün ülkeler arasından iki ülke vardır ki, bunlar “mükemmellik” üst sınırını bile aşan, tüm dünyaya ve insanlık ailesine örneklik teşkil edecek, tüm insanlığa eşitlik ve kardeşlik dersi verecek nitelikte muazzam bir uygulamaya evsahipliği yapmaktadırlar. Bunlar, benim kendisine “Yaşayan Jomo Kenyatta” lakabını taktığım Nelson Rolihlahla Mandela tarafından yönetilen Güney Afrika Cumhuriyeti ile benim kendisine Kürtçe’de “amcaoğlu” anlamına gelen “Pısmam” lakabını taktığım Hugo Rafael Chávez Frías tarafından yönetilen Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti’dir.

     Afrika kıt’âsının en güneyinde bulunan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin, sıkı durun, tam 11 tane resmî dili vardır. Evet, yanlış okumadınız; 11 tane resmî dil. Bu diller şunlardır: Afrikaans, İngilizce, Güney Ndebele, Güney Sotho, Kuzey Sotho, Swati (Swazi), Tsonga, Tswana, Venda, Xhosa ve Zuluca.

     Bu 11 dil arasından Afrikaans ve İngilizce, yüzyıllar boyunca bu toprakları ırkçı Apartheid rejimiyle yöneten beyaz azınlığın dilleridir. İngilizce bildiğimiz İngilizce’dir, Afrikaans ise “Boer” (Flamanca’da “Çiftçi” demek) olarak adlandırılan Hollanda kökenli beyazların konuştuğu dildir; Flamanca ile yerli Afrika dillerinin karışımından oluşmuş melez bir dildir. Diğer 9 dil ise, ülkedeki siyahî çoğunluğun konuştuğu yerli dillerdir.

     Güney Ndebele dili, Bantu dil ailesinin Nguni grubuna ait bir dildir. Güney Afrika’daki Ndebele halkının konuştuğu dil olup 600 bin civarında insan tarafından Mpumalanga, Limpopo (eski ismi Transvaal), Guateng ve Kuzeybatı vilayetlerinde konuşulur. Zimbabwe’de de konuşulan dil, bu dildir ancak aralarında belli başlı farklar vardır. Her iki ülkedeki Ndebele dillerini biribirinden ayırt edebilmek için, Güney Afrika’da konuşulan Ndebele diline “Kwandebele”, Zimbabwe’de konuşulan Ndebele diline ise “İsindebele” denilir.

     Sotho dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir; Sotho grubuna aittir. Güney Afrika’da yaklaşık 4, 5 milyon insan tarafından Guateng, Limpopo ve Mpumalanga vilayetlerinde konuşulur. Her iki Sotho dilini biribirinden ayırt edebilmek için, Kuzey Sotho dili “Sesotho”, Güney Sotho dili ise “Sepedi”, “Pedi” veya “Transvaal – Sotho” olarak da adlandırılır. Afrika kıt’âsındaki Lesotho adlı ülkede konuşulan dil de budur. Lesotho’nun isminden de anlaşılacağı gibi bu ülkede Sotho halkı yaşamaktadır ve “Lesotho” ismi, Sotho dilinde “Sotho dilini konuşan halk” demektir. “Sotho” ise kelime olarak “çok çok batıda yurt edinmiş” anlamına gelir. (İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, sayfa 43)

     Swati ya da diğer adıyla Swazi dili, aynı şekilde Bantu dil ailesinin Nguni grubuna ait bir dildir ve “SiSwazi” olarak da adlandırılır. Yaklaşık 3 milyon kişi tarafından Güney Afrika ve Swaziland’da konuşulur. Swaziland’ın tamamında, Güney Afrika’nın ise Mpumalanga ve KaNgwane bölgelerindeki okullarda eğitim dilidir. Zaten “Swaziland” adı da “Swazi ülkesi” demektir. Güney Afrika ile Mozambik arasında bulunan ve başkenti Mbabane olan bu ülkenin gerçek ismi “Nqwane” olup, beyaz sömürgeciler tarafından “Swaziland” ismi verilmiştir. (İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, sayfa 57)

     Tsonga dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir ve “Xitsonga”, “Thonga” veya “Şangaan” olarak da adlandırılır. Güney Afrika’daki Tsonga halkının dilidir ve yaklaşık 3 milyon kişi tarafından Limpopo ve Mpumalanga vilayetlerinde konuşulur. Mozambik, Swaziland ve Zimbabwe’de de Tsonga konuşanlar vardır.

     Tswana dili ise Bantu dilinin Latin Alfabesi’yle yazılmış şekli olup “Setsvana” olarak da adlandırılır. Botswana ve Güney Afrika’da konuşulan bu dil, Botswana’nın da resmî dilidir. Zaten “Botswana” adlı ülkenin ismindeki “bo” sözcüğü Tswana dilinde “halk” demektir. Bu durumda “Botswana”, bu dilde “Tswana halkı” anlamındadır. (İbrahim Sediyani, Adını Arayan Coğrafya, sayfa 42)

     Venda dili de aynı şekilde Bantu dil ailesine ait bir dildir ve “Tşivenda” olarak da adlandırılır. Güney Afrika’da 1 milyona yakın kişinin konuşutuğu bu dili Zimbabwe’de de konuşanlar vardır. Sadece Venda halkı değil, Lemba halkı tarafından konuşulan dil de yine bu dildir. 

     Xhosa dili ise Nijer – Kongo dil ailesine ait bir dildir ve “İsixhosa” olarak da adlandırılır. Ülkede 8 milyon kişi tarafından konuşulur; yani Güney Afrika nüfûsunun % 18’i tarafından.

     Zuluca ise Zulu halkı tarafından konuşulan dildir ve “İsizulu” olarak da adlandırılır. Bu dili konuşanların sayısı 10 milyon kadardır ve bunların % 95’i Güney Afrika’da yaşarlar. Güney Afrika devletinin 11 resmî dilinden biri olan Zuluca’nın en önemli özelliği, bu dilin bu ülkede, “evde en çok konuşulan dil” olmasıdır. Güney Afrika nüfûsunun % 24’ü evde Zuluca konuşurken, % 50’si, yani ülkenin yarısı bu dili bilmekte / anlamaktadır. Güney Afrika dışında Zimbabwe, Malawi, Mozambik ve Swaziland’da da Zuluca konuşanlar vardır. 

     Gelelim Venezuela’ya... Teyzemoğlu Nelson Mandela’nın kurduğu Güney Afrika Cumhuriyeti’nde nasıl bir mükemmel sistem kurulduğunu ve ülkede konuşulan tüm dillerin “resmî dil” statüsünde olduğunu gördünüz. Böyle bir sistem ister istemez “mükemmelliğin en üst sınırı” olarak adlandırılır, ancaaak, amcamoğlu Hugo Chávez tarafından yönetilen Venezuela bundan bile daha mükemmel bir sistem kurarak, adetâ “mükemmelikte sınır yoktur” özdeyişini haykırmaktadır.

     Federasyonla yönetilen, anti – emperyalist kimliğiyle dünya haritasında onurlu ve şerefli bir yeri olan, başta Gazze ve Filistin halkı olmak üzere dünyadaki tüm direnişçi mazlum halklarla erdemli bir dayanışma içerisinde olan Venezuela’nın kaç resmî dili vardır, biliyor musunuz? 3 değil, 5 değil, 15 de değil, 25 de değil, 35 de değil. Venezuela’nın “sayısız ve sınırsız resmî dilleri” vardır.

     Şimdi diyeceksiniz ki, bu nasıl olmaktadır? Sizler “Kızıldeniz ortadan mı ikiye bölündü yoksa kenardan mı?”, “Hz. Musa Tur Dağı’na çıktığında ayağında Ankara lastiği mi vardı yoksa cizlavut mu?”, “Kız çocuklarına Kezban ismini koysak büyüyünce davulcuya mı kaçar yoksa zurnacıya mı?”, “Kadının sesi mi daha çok haramdır yoksa boğaz burun kulağı mı?”, “Mısır cumhurbaşkanı Mursî mi daha yakışıklıdır yoksa İran cumhurbaşkanı Ahmedinejad mı?”, “Suriye’ye girersek kaç saat sonra Şam’da oluruz?” gibi konulara merak salıp araştırırken ben de bu konuya merak salıp araştırdım; şöyle olmaktadır: Venezuela’nın birinci resmî dili, İspanyolca’dır. İspanyolca haricinde ise, sadece Venezuela topraklarında değil, bakın dikkat edin, sadece Venezuela’da değil, en kuzeyden en güneye bütün Amerika kıt’âsında konuşulan ne kadar Kızılderili dili varsa, onlarca, yüzlerce, ne kadar Kızılderili dili varsa, bunların hepsi Venezuela’nın resmî dilidir. Venezuela anayasasında da açıkça yazıldığı üzere, tüm Amerika kıt’âsında konuşulan bütün Kızılderili dilleri Venezuela devletinin resmî dilleridirler.

     Ben bu mavi gezegenimiz üzerinde bundan daha muhteşem bir şey olduğuna, olabileceğine ihtimal vermiyorum. 6 milyar insanın yaşadığı bu dünyada niçin en sevdiğim iki insanın Nelson Mandela ve Hugo Chávez olduğunu şimdi daha iyi anladınız, değil mi?

     Bugün Kızılderili dilleri, üç ana grupta toplanmaktadır: Kuzey Amerika Dilleri (Algonkin – Wakash, Hoka – Sioux, Na – Dene, Penutia, Uto – Aztek – Tano), Orta Amerika ve Meksika Dilleri (Kwitlatek, Lenka, Maya – Soke, Miskito – Matagalpa, Otomi / Otomang, Paya, Tarask, Xikak, Wave / Huave), Güney Amerika ve Antil Dilleri (Arawak, Chibcha, Guahibo, Guaykuru, Karaib, Kichu, Pano, Takuna, Tupi – Guarani, Ze / Je).

     Bugün Amerika kıt’âsında konuşulan onlarca Kızılderili dili vardır ancak bunlardan sadece 6 tanesi, yarım milyon ve üzeri insan tarafından konuşulur. Bunlar Quechua (Keçua), Guaraní, Aimará, Nahuatl, Maya dilleri ve Mapudungca’dır.Diğer tüm Kızılderili dillerini konuşanların sayısı, yarım milyonun altındadır. Kızılderililer arasında, Kuzey Amerikalı bir Kızılderili kavim olan Lakotalılar, Siyu (Sioux) dil ailesine mensub üç kavimden biridir ve 20 Aralık 2007’de ABD’den bağımsızlık ilan etmişler, ancak bu bağımsızlık kararını dünyada benden başka kimse tanımamıştır. (İbrahim Sediyani, The Lakota Sioux Indians Declare Independence, BM Dergisi, Şubat 2008; Kızılderililer Bağımsızlık İlan Etti, Parlamento Dergisi, Ocak – Mart 2008)

     Amerika kıt’âsında konuşulan onlarca, yüzlerce Kızılderili dilinin hepsi de Venezuela devletinin resmî dilidir ve bu Venezuela anayasasında da belirtilmiştir. Bir Kızılderili dili ister Venezuela’da konuşulsun ister konuşulmasın, Kızılderili dili olduğu için Venezuela Cumhuriyeti’nin resmî dilidir. Örneğin Nahuatl dili Meksika’daki Kızılderililer tarafından, Quechua dili Peru’daki Kızılderililer tarafından, Aimarádili Bolivya’daki Kızılderililer tarafından, Guaranídili Paraguay’daki Kızılderililer tarafından, Mapuche dili de Şili’deki Kızılderililer tarafından konuşulur; bu dilleri Venezuela’daki Kızılderililer konuşmasa da Venezuela’nın resmî dilidir. Çünkü Kızılderili dilidir. Dünyada ne kadar Kızılderili dili varsa hepsi de Venezuela devletinin resmî dilidir.

     İşte Güney Afrika ve Venezuela’da böylesine mükemmel ve adaletli, hakkaniyetli modeller hayata geçirilmiştir. Güney Afrika Cumhuriyeti, ülkede siyahîlerin konuştuğu bütün yerli dilleri, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti de tüm kıt’âdaki Kızılderililer’in konuştuğu bütün yerli dilleri “devletin resmî dili” yapmışlardır. Güney Afrika ve Venezuela’nın pratik hayata geçirdiği bu uygulamalardan daha muhteşem bir şey var mı bu dünyada?

     Kaderin cilvesine bakın ki, bugün tam 11 tane resmî dili olan ve bu yönüyle dünyanın en özgürlükçü ülkeleri arasında başı çeken Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bundan daha 20 sene öncelerde ırkçı – faşist Apartheid rejimiyle yönetilmesi, küçük bir mutlu beyaz azınlığın milyonlarca siyâhî çoğunluğa hükmetmesi, siyâhların insan yerine bile konulmaması, okula gitme haklarının bile olmamasıydı. Dolayısıyla, tahakkümleri altında tuttukları topraklarda halka zorla ve baskıyla dayattıkları “tek ırk, tek dil, tek tek tek...” rejimlerinin ilelebed devam edeceğini sananlar, kendi geleceklerini görmek istiyorlarsa, Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin akıbetine bakabilirler.

     Bizde Türkçe’den başka dillerin de resmî dil olması, hatta bırakın resmîyeti, eğitim dili olması dahi veya Federasyon gibi söylemlerin telaffuz edilmesi bile sanki büyük bir felâketmiş, ülkeyi parçalamakmış, vatan hainliğiymiş gibi karşılık alırken, dünya üzerindeki başka ülkeler böylesine mükemmel ve adaletli sistemler hayata geçirmişlerdir işte.

     Son olarak, Venezuela ile ilgili küçük ama ilginç bir ayrıntıya da değinerek, bu bölümdeki bahsimizi bitirelim. Bildiğiniz üzere, her devletin bir resmî sloganı vardır. Venezuela’nın resmî sloganı şöyledir: “Dios y Federación”...İspanyolca olan bu ifadeyi tercüme edersek, Erdoğan’ın konuştuğu Türkçe’deki karşılığı “Allâh ve Federasyon”, Kılıçdaroğlu’nun konuştuğu Türkçe’deki karşılığı “Hudê ve Federasyon”, Bahçeli’nin konuştuğu Türkçe’deki karşılığı “Tengri ve Federasyon”, TÜSİAD Hanımefendi’nin konuştuğu Türkçe’deki karşılığı ise “Tanrı ve Federasyon” şeklindedir.

     Venezuela’yı bu iki güç (Tanrı ve Federasyon) ayakta tutup birliğini sağlarken, bizde ne hikmetse bu ikisi biribiriyle hiç anlaşamazlar, hep kavga ederler. Sanki biri olursa öbürü olmayacakmış gibidir.

     İSVİÇRE’DE YERLİ HALKIN KONUŞTUĞU TÜM DİLLER “RESMÎ DİL” STATÜSÜNDEDİR

     Alpler’in güzel ülkesi İsviçre’nin tam 4 tane resmî dili vardır ve bu anayasanın 4. maddesinde belirtilir. Bu diller Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Retoromanşça’dır. 4 tane resmî dili olan İsviçre’nin Almanca adı “Schweiz”, Fransızca adı “Suisse”, İtalyanca adı “Svizzera”, Retoromanşça adı ise “Svizra” şeklindedir.

     İsviçre idarî olarak kantonlara bölünmüştür; 26 kantondan oluşan bir ülkedir. Bunların alfabetik sıraya göre isimleri ve trafik plaka işaretleri şöyledir: Aargau (AG), Appenzell – Ausserrhoden (AR), Appenzell – Innerrhoden (AI), Basel – Landschaft (BL), Basel – Stadt (BS), Bern (BE; başkent), Fribourg (FR), Genève (GE), Glarus (GL), Grischun (GR), Jura (JU), Luzern (LU), Neuchâtel (NE), Nidwalden (NW), Obwalden (OW), Schaffhausen (SH), Schwyz (SZ), Solothurn (SO), St. Gallen (SG), Ticino (TI), Thurgau (TG), Uri (UR), Vaud (VD), Valais (VS), Zug (ZG) ve Zürich (ZH).

     İsviçre 41 bin 285 km²’lik bir coğrafyada 7 milyon 785 bin 800 kişinin yaşadığı bir ülke olduğu için, Avrupa kıt’âsının en yoğun yerleşimli toprakları arasında yer alır. 4 tane yerli dili olan ve dördünün de resmî dil statüsünde olduğu İsviçre nüfûsunun % 63, 7’si Almanca, % 20, 4’ü Fransızca, % 6, 5’i İtalyanca, % 0, 5’i ise Romanş dilleri konuşur. Bunlar yerli halkın konuştuğu diller olduğu için hepsi de ülkenin resmî dilidirler. Dört tane dilin konuşulduğu İsviçre’de, sadece 450 bin kişinin konuştuğu İtalyanca ile sadece ve sadece 36 bin kişinin konuştuğu Retoromanşça dahil olmak üzere ülkede konuşulan tüm anadiller “resmî dil” statüsündedir.

     İsviçre’nin 4. resmî dili olan Retoromanşça’yı konuşanların ülkedeki toplam nüfûsu, Türkiye’deki bir ilçenin nüfûsu kadardır. Sadece 36 bin kişi konuştuğu halde, ülkenin yerli dili olduğu için devletin resmî dillerinden biridir. Romanş dilinin 5 ayrı lehçesi konuşulur bu ülkede. Bunlar; Sursilvan, Sutsilvan, Surmiran, Putér, Vallader lehçeleridir. Sayıları 36 bin olan Romanşlar, kaldı ki tüm ülkeye dağılmış şekilde de yaşamamaktadırlar. Romanşlar, ülkenin en güneydoğu kantonu olan (bizdeki Hakkari gibi) Grischun (Grigioni; Graubünden) kantonunda yaşarlar ki bu kanton, küçük köylü kızı Heidi’nin hayatının anlatıldığı çizgi filmde izlediğimiz kantondur. Romanşlar, isimlerinden de anlaşılacağı üzere, İsviçre’de yaşayan çingenelerdir.

     Üstelik bu şekilde tüm diller yaşatıldığı için, hiçbir dil unutulup gitmemekte veya onu konuşanların sayısı giderek azalmamaktadır. Örneğin 1950 – 2000 yılları arası İsviçre’deki bu dört dili konuşanların sayısına bakalım. Bunu bir tablo üzerinde incelersek, bir dili 50 yıl önce konuşanlar ile 50 yıl sonra konuşanlar arasında nüfûs bakımından pek fark olmadığını görürüz. Bakın bakalım İsviçre’de Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Retoromanşça’yı 50 yıl önce ülke nüfûsunun yüzde kaçı konuşuyordu, 50 yıl sonra yüzde kaçı konuşuyor. Oranlar hemen hemen aynı kalmıştır.    

      Oysa Türkiye’de Türkçe dışındaki dillere hayat hakkı bile tanınmadığı için, anadilleri Türkçe olmayanlar bile 6 veya 7 yaşında okula başladıklarında Türkçe öğrenmek zorunda kalmakta, diğer taraftan, Kürtçe, Lazca veya Çerkezce konuşanların sayısı giderek azalmaktadır. Bugün Kürtler arasında öyle aileler var ki, yaşlı insanlar kendi öz torunlarıyla bile arada tercüman olmadan anlaşamamakta, öte yandan Lazca ise tamamen unutulmakta ve önlem alınmazsa Latince gibi “ölü dil” olmaya doğru gitmektedir. Bu bir insanlık ayıbıdır, ülkemiz ve vatanımız için bir utançtır. Hepimiz için bir utançtır bu.

     Türkiye, 20 milyon kişinin konuştuğu Kürtçe ile yine ülkenin diğer bir yerli dili olan Lazca’ya hayat hakkı bile tanımamışken, bu yöndeki taleplere karşı devletin yöneticileri sıfatını taşıyanlar bile adeta alay edercesine, dalga geçercesine özel kurslardan bahsederken, İsviçre sadece 450 bin kişinin (Türkiye’deki bir ilin nüfûsu kadar) konuştuğu İtalyanca’yı “devletin 3. resmî dili”, sadece 36 bin kişinin (Türkiye’deki bir ilçenin nüfûsu kadar) konuştuğu Retoromanşça’yı “devletin 4. resmî dili” yapmıştır. İsviçre’nin 1. resmî dili olan Almanca’yı konuşanların veya 2. resmî dili olan Fransızca’yı konuşanların İtalyanca veya Retoromanşça bilip bilmemesi, bu dili anlayıp anlamaması belirleyici bir durum değildir. Alman veya Fransız kökenlilerin “Ay ben o dili anlamıyorum ama” şeklindeki kaprisleri bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü önemli olan, başkalarının sizin dilinizi anlayıp anlamamasından önce, bizzat sizin kendi dilinizi anlayıp anlamamanızdır. Bir topluluğun başka bir dili anlamaması, o dilde okuyup yazamaması, o dilde eğitim alamaması telafi edilebilecek, belki de telafiye gerek bile olmayacak bir konudur ancak bir topluluğun kendi anadilini anlayamaması, o dilde okuyup yazamaması, o dilde eğitim alamaması, telafisi nesiller boyu mümkün olmayacak bir insanlık suçudur, insanlık ayıbıdır; bir kültür soykırımıdır.

     İsviçre’de hiçbir dilin diğer bir dile, hiçbir kavmin diğer bir kavme, hiçbir ırkın diğer bir ırka herhangi bir üstünlüğü yoktur. Ülkedeki yerli halklar tarafından konuşulan bütün ana diller “resmî dil” statüsündedir; ülkede ne kadar dil konuşuluyorsa devletin de o kadar resmî dili vardır. Örneğin Aargau, Appenzell – Ausserrhoden (Appenzell Dış Rhoden), Appenzell – Innerrhoden (Appenzell İç Rhoden), Basel – Landschaft (Basel Kırsal), Basel – Stadt (Basel Şehir), Glarus, Luzern, Nidwalden, Obwalden, Schaffhausen, Schwyz, Solothurn, St. Gallen, Thurgau, Uri, Zug ve Zürich (Zürih) kantonlarında resmî dil Almanca, Genève (Cenevre), Jura, Neuchâtel ve Vaud kantonlarında resmî dil Fransızca, Ticino kantonunda resmî dil İtalyanca, iki dil birden konuşulduğu için iki tane resmî dili olan başkent Bern, Fribourg (Freiburg) ve Valais (Wallis) kantonlarında resmî dil Almanca ve Fransızca, üç dil birden konuşulduğu için üç tane resmî dili olan Grischun (Grigioni; Graubünden) kantonunda ise resmî dil Retoromanşça, İtalyanca ve Almanca’dır.

     Aslında İsviçre’deki bu sosyal ve etnik yapı, bizim ülkemizde de mevcuttur. Bizim ülkemizde, doğudaki Kürdistan topraklarında Kürtçe’nin Kûrmancî (Kumançça) ve Dımılî (Zazaca) lehçeleri ile Arapça’nın yöresel ağızları, kuzeydoğudaki Lazistan topraklarında ise Lazca ve Gürcüce “anadil” olarak konuşulur. Bununla birlikte, batıdaki kimi adalarda Yunanca bile anadil olarak hâlâ yerli halk tarafından konuşulmaktadır. Bozcaada ve Gökçeada gibi. İstanbul Adalar’da da durum böyledir. Ancak Türkiye’de faşizan – şoven bir yönetim hâkim olduğu için, bu diller bırakın resmîyette tanınmayı, bilâkis kanunla yasaklanmış, insanlar anadilleri için yıllarca bedel ödemişlerdir. Anadilleri Kûrmançça, Zazaca, Arapça, Lazca, Gürcüce, Çerkezce (Adiğece, Abazaca, Çeçence, İnguşça) olan insanların kendi dilleriyle eğitim görmeleri dahi yasak olduğundan, ilkokuldan başlayarak zorla Türkçe eğitime tabi tutulmuşlar ve asimile edilmeye çalışılmışlardır. Bunun sonucu olarak bazı diller, örneğin Lazca gibi, bugün neredeyse unutulmaya yüz tutmuş ve tamamen yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Avrupa’nın ortasındaki dağlık bir coğrafyada sosyal adaletin hâkim olduğu böylesine birleştirici ve eşitlikçi bir siyasal örgü hayata geçirilmişken, medeniyetlerin beşiği olan, farklı dil, dîn, kavim ve kültürlerin yüzyıllar boyunca barış içinde birarada yaşadığı, adetâ “farklılıklar coğrafyası” olan Anadolu topraklarında böylesine ırkçı – şoven bir yönetim anlayışının hâkim olması, ne kadar acı ve tezat bir durumdur, değil mi?

     İsviçre 41 bin 285 km²’lik bir coğrafyada 7 milyon 785 bin 800 kişinin yaşadığı bir ülke olduğu için, Avrupa kıt’âsının en yoğun yerleşimli toprakları arasında yer alır. 4 tane yerli dili olan ve dördünün de resmî dil statüsünde olduğu İsviçre nüfûsunun % 63, 7’si Almanca, % 20, 4’ü Fransızca, % 6, 5’i İtalyanca, % 0, 5’i ise Romanş dilleri konuşur. Bunlar yerli halkın konuştuğu diller olduğu için hepsi de ülkenin resmî dilidirler. Ancak zengin ve müreffeh bir ülke olan İsviçre’de yoğun bir göçmen nüfûs da yaşamaktadır; başka ülkelerden gelip de orada yaşayan insanların konuştuğu diller de vardır. Ülkedeki yabancıların konuştukları diller onlarcadır ancak en çok konuşulan “anadiller” şunlardır: Kürtçe, Türkçe, Arnavutça, Sırpça, Portekizce. Bu diller yerli halkın değil, göçmen nüfûsun dilleri oldukları için elbette ki yerli dillerle aynı statüye tabi tutulamazlar ancak isteyen herkes özel okullar veya kurslar açar, dilini her alanda yaşatabilir, gazete veya televizyon yayını yapabilir. İsviçre’de Kürtçe, Türkçe, Portekizce, Arnavutça, Sırpça ve diğer hiçbir göçmen dilin önünde hiçbir engel, hiçbir yasak yoktur. İsviçre’nin göçmen dillere tanıdığı hakları, bugün bazı ülkeler kendi yerli halklarına dahi tanımamaktadırlar. (Örnek: Bkz. Ayna – 1, Surat – 1)

     İSVİÇRE’DE BİR ŞEHİR VEYA KÖYDE HANGİ DİL KONUŞULUYORSA ORANIN İSMİ DE O DİLDEDİR

     İsviçre’de, bir şehirde veya köyde yaşayan halk hangi dili konuşuyorsa, o şehir veya köyün ismi de o dildedir. Bu durum ülkeyi bölmek bir yana, bilakis bölünme gibi tehlikelere karşı bir emniyet sübabıdır. Hiç kimse kendisini bu toprakların asıl sahibi, yekdiğerini de bir sığıntı, yabancı olarak görmez. Kimse de aslını inkâr edip kendisini başka bir kavme nisbet etmeye zorlanmaz. Herkes kendisidir ve üst kimliği “İsviçreli” olmaktır. Bir kantonda veya şehirde halk hangi dili konuşuyorsa, o bölgenin veya kentin resmî dili odur.

     Meselâ Basel, Zürih, Schaffhausen, St. Gallen gibi kentlerde resmî dil Almanca, Neuchâtel, Fribourg, Lozan, Sion ve Cenevre gibi kentlerde resmî dil Fransızca, Bellinzona, Chiasso, Locarno gibi kentlerde resmî dil İtalyanca, Domat, Rhäzüns, Bonaduz, Trin gibi kentlerde resmî dil Romanş dilleri (Sursilvan, Sutsilvan, Surmiran, Putér, Vallader lehçeleri) olup bu durum ülkeyi ne bölmekte, ne de herhangi iç ve dış güçlerin hain emellerine hizmet etmektedir. Zaten şehirlerin sadece isimlerine bile baktığınızda, o yerleşim biriminin resmî dilinin hangisi olduğunu hemen anlıyorsunuz.

     İsviçre’de sakinlerinin Almanca konuştuğu bütün şehir ve köylerin isimleri Almanca’dır, artı, böyle olduğu için orada resmî dil de Almanca’dır. Bu yerleşim birimlerinin sadece isimlerine bile baktığınızda, orada yaşayan insanların Almanca konuştuklarını anlarsınız: Basel, Zürich, Rheinfelden, Laufenburg, Schaffhausen, St. Gallen, Kreuzlingen, Stein am Rhein, Rorschach, Romanshorn, Aarau, Zug, Herisau, Frauenfeld gibi.

     İsviçre’de sakinlerinin Fransızca konuştuğu bütün şehir ve köylerin isimleri Fransızca’dır, artı, böyle olduğu için orada resmî dil de Fransızca’dır. Bu yerleşim birimlerinin sadece isimlerine bile baktığınızda, orada yaşayan insanların Fransızca konuştuklarını anlarsınız: Neuchâtel, Fribourg, Lausanne, Sion, Genève, Nyon, Vevey, Montreux, Yverdon – les – Bains, Biel, La Chaux de Fonds, Le Locle, Delémont gibi.

     İsviçre’de sakinlerinin İtalyanca konuştuğu bütün şehir ve köylerin isimleri İtalyanca’dır, artı, böyle olduğu için orada resmî dil de İtalyanca’dır. Bu yerleşim birimlerinin sadece isimlerine bile baktığınızda, orada yaşayan insanların İtalyanca konuştuklarını anlarsınız: Bellinzona, Chiasso, Locarno, Ascona, Lugano, Mendrisio, Chiasso, Biasca, Santa Doméníca, Personico, Gordola gibi.

     İsviçre’de sakinlerinin Retoromanşça konuştuğu bütün şehir ve köylerin isimleri Retoromanşça’dır, artı, böyle olduğu için orada resmî dil de Retoromanşça’dır. Bu yerleşim birimlerinin sadece isimlerine bile baktığınızda, orada yaşayan insanların Retoromanşça konuştuklarını anlarsınız: Domat, Rhäzüns, Bonaduz, Trin, Bergün, Stügli, La Rósà gibi.

     Aynı durum sadece yerleşim birimlerinin isimlerinde değil, dağ, göl, ırmak ve şelâle isimlerinde de göze çarpmaktadır. Örneğin ülkenin en büyük gölü Fransızca konuşulan bölgede olduğu için ismi “Lac Léman”(Leman Gölü) şeklinde, üçüncü büyük gölü yine Fransızca konuşulan bölgede olduğu için ismi “Lac de Neuchâtel” (Neuchatel) şeklinde iken, ülkenin ikinci büyük gölü Almanca konuşulan bölgede olduğu için ismi “Bodensee” (Konstanz Gölü), beşinci büyük gölü yine Almanca konuşulan bölgede olduğu için ismi “Vierwaldstättersee”(Vierwaldstatt Gölü) şeklindedir. Buna karşılık, ülkenin dördüncü büyük gölü İtalyanca konuşulan bölgede olduğu için ismi “Lago Maggiore” (Verban Gölü) şeklindedir. Avrupa’nın en büyük şelâlesine sahip olma gururunu yaşayan İsviçre’de bu muhteşem çağlayan Almanca konuşulan bölgede olduğu için ismi “Rheinfall” (Ren Şelâlesi) şeklindedir.

     Hatta öyle ki, bir şehrin içindeki semtlerde dahi bu durum göze çarpmaktadır. Aynı şehirdeki bir semtte veya mahallede oturanların anadili İtalyanca ise o semtin veya mahallenin ismi de İtalyanca, semt sakinlerinin anadilleri Almanca ise semtin adı da Almanca, mahallede Fransızca konuşuluyorsa mahallenin ismi de Fransızca’dır. Örneğin başkent Bern’e bakalım: Bern şehrinde anadilleri Almanca olan sakinlerin oturduğu semtlerin isimlerine bakınız; Neufeld, Brückfeld, Länggasse, Stadtbach, Wankdorffeld, Breitfeld, Breitenrain, Spitalacker, Obstberg, Kirchenfeld...Bern şehrinde anadilleri Fransızca olan sakinlerin oturduğu semtlerin isimlerine bakınız; Vilette, Monbijou, Beaumont, Lorraine... Bern şehrinde anadilleri İtalyanca olan sakinlerin oturduğu semtlerin isimlerine bakınız; Matte, Marzili, Dalmazi... Bütün bu isimlerini saydığımız semt ve mahalleler, aynı şehrin semt ve mahalleleridirler. Bunun adı medenîyettir işte, kardeşlerim, medenîyet! Türkiye’de ise bir tane resmî dil vardır ve Türkçe bilen bir Allâh’ın kulunun yaşamadığı yerlerde bile resmî dil Türkçe’dir. Türkçe dışındaki diller bırakın resmîyette tanınmayı, bizzat kanunla yasaklanmıştır ve Kürtçe konuştukları için 90 yıl boyunca pek çok insan hayatlarından dahi olmuşlardır.

     Coğrafî bölgelerin ve yerleşim birimlerinin etnik ve dilsel yapıları bakımından bizim ülkemiz de tıpkı İsviçre gibidir. Fakat İsviçre’de hiçbir yerleşim biriminin adı zorla değiştirilmemiş, ona uydurma ve asimileci bir isim verilmemiştir. Türkiye’de ise Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere tam 28 bin yerleşim biriminin ismi zorla değiştirilmiş, Kürtçe, Ermenîce, Arapça, Rumca, Lazca, Çerkezce isimler ortadan kaldırılıp bunlara uydurma Türkçe isimler verilmiştir.

     Fakat kendi ülkemizdeki güzel beldelerimizin, köy ve şehirlerimizin gerçek isimlerine baktığımızda, bizdeki durumun da aslında tıpkı İsviçre’deki gibi olduğunu hemen anlarız. Kürdistan coğrafyamızda şehirlerin gerçek isimleri genelde Kürtçe’dir. Örneğin; Agırî (Ağrı), Çêwlîk (Bingöl), Çolamerg (Hakkari), Mêrdîn (Mardin), Mıj (Muş), Qerıs (Kars), Zêdkan (Eleşkirt), Piran (Dicle), Dara Hênê (Genç), Kaniya Reş (Karlıova), Çelê (Çukurca), Nahalê Zelal (İliç), Hezo (Kozluk), Avşîn (Afşin), İd (Narman), Şiro (Pötürge), Gûla Hazar (Sivrice), Kerboran (Dargeçit), Serê Kani (Ceylanpınar), Beheştî (Besni), Tillo (Aydınlar), Gırigê Amo (Silopi), Xawa Sor (Gürpınar), Norşîn (Güroymak) gibi. Ancak bu şehirlerin hepsinin Kürtçe olan gerçek isimleri yasaktır ve hepsine uyduruk Türkçe isimler verilmiştir. Bu da, halkın rızası olmadan, zor ve cebir kullanılarak yapılmıştır.

     Aynı şekilde, Lazistan coğrafyamızda da şehirlerin gerçek isimleri genelde Lazca veya Gürcüce’dir. Örneğin; Kerasunt (Giresun), Kotyora (Ordu), Livane (Artvin), Tirapezun (Trabzon), Xopa Lazistan (Hopa), Arhavî Kolheti Lazika (Arhavi), Artanuçi İberya (Ardanuç), Borçka Borçishêvi (Borçka), Livane İberya (Yusufeli), Artaşenî (Ardeşen), Hamşenî (Hemşin), Mampavri (Çayeli), Potamya (Güneysu), Viçe (Fındıklı), Dirona (Yomra), Haçka (Düzköy), Kadahor (Çaykara), Kondi (Dernekpazarı), Ruzar (Köprübaşı), Harşit (Doğankent), Palakî (Yağlıdere), Gadegara (Vezirköprü), Matasyun (Atakum), Miskire (Çarşamba), Termizun (Terme), Zelika (Alaçam) gibi.

     Bununla birlikte, meselâ Hatay ilimizdeki yerleşim birimlerinin gerçek isimleri de Arapça’dır. Örneğin; Alallâh (Reyhanlı), Bab-ı İskenderun (Belen), Beysun Muradiye (Yayladağı), Quseyr (Altınözü), Sûweydiye el- Mina (Samandağ) gibi.

     Tıpkı bunun gibi, meselâ Kayseri ilimizin Liva (Pınarbaşı) ilçesine bağlı köylerin gerçek isimleri genelde Çerkezce’dir. Örneğin; Lğur Hable (Aşağımescit), Ipş Hable (Aşağıbeyçayırı), Ş’Jambotey (Aşağıborandere), Gost Hable (Aşağıkaragöz), Xıt Hable (Aygörmez), Apşo Hable (Büyükgümüşgün), Aslin Hable (Karaboğaz), Ynalgoy (Dikilitaş), Gothaley (Gebelek), Gunaşey (Halitbeyören), Qızak Hable (Hilmiye), Hevşey Kafkasya (İnliören), Birgotey (Küçükgümüşgün), Jiya Yago (Kırkgeçit), Sasix Hable (Kırkpınar), Anzorey (Kaftangiyen), Şigê Begoy (Kurbağalık), Gılş Hable (Kılıçmehmet), Mudarey (Methiye), Jambo Tey (Olukkaya), Kunuj Hable (Sacayağı), Toğ Hable (Taşlıgeçit), Guraşin Hable (Tahtaköprü), Hapaşey Batirdegu Hable (Taşoluk), Lak Hable (Tersakan), Xatıgê Geycuğ Şoke Kafkasya (Üçpınar), Yınerıgey (Uzunpınar), Xatukê Sukuey Goyıj Kabardino (Yahyabey), Kuşha Hecî Kanşawa (Karahalka) gibi.

     İşte kültür ve medeniyetten, kardeşlik ve birarada yaşama kültüründen zerre kadar nasibini almamış olan laik – kemalist rejim tarafından Anadolu topraklarındaki Kürtlük, Lazlık, Gürcülük, Çerkezlik, Araplık adına ne varsa, herşey zor ve zorbalık ile ortadan kaldırılmaya ve yok edilmeye çalışılmış, bütün bu kavim ve diller, isimler, “Türklük” potası altında, sunî “Türk ulusçuluğu” potası altında eritilmeye ve asimile edilmeye çalışılmış, binlerce yıllık köklü bir tarihe sahip olan Kürt, Laz, Çerkez milletlerine ait ne varsa yok edilmeye çalışılmıştır. Türk olmayan herkesin sokakta anadilleri bile yasaklanmış, konuştukları her kelime başına para cezasına çarptırılmış, tam 28 bin yerleşim biriminin ismi zorla değiştirilmiş, bu halkın İslam önderleri ve âlimleri darağaçlarında sallandırılmış, binlerce yıllık bir tedrisat geçmişleri olan medreseleri kapatılmış, ayrıca bu halklar katliâmlara, sürgünlere, zoraki göçlere mecbur bırakılmıştır.

     Laik – kemalist devletin Anadolu topraklarında, hususen Kürdistan ve Lazistan bölgelerinde gerçekleştirdiği bu barbarlığı geçmişte Moğollar ve Bizanslılar bile yapmamışlardır. Bunu Nazi Almanyası ve Nazi İtalyası bile yapmamıştır. Kızıl Çin ve siyonist İsrail bile yapmamıştır. Bu barbarlığın, bu kültür soykırımının insanlık tarihinde ikinci bir örneği yoktur, hiç olmamıştır. Çünkü bu topraklarda Kürtler’e, Lazlar’a ait ne varsa (dil, dîn, coğrafya, kültür, folklor) tamamen yok edilmeye çalışılmış, ayrıca bu insanlara zorla “Türk” olmaları dayatılmış, milyonlarca Kürt, Laz, Çerkez, Ermenî, Arap, Gürcü çocuklarına okullarda “Ne Mutlu Türküm Diyene”, “Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun” dedirtilmiştir. Bu insan onur ve haysiyeti için bir utançtır! Bir insanlık suçudur. Bunun insanlık tarihinde, dünya tarihinde ikinci bir örneği yoktur, olmamıştır. Moğollar bile bunları yapanların yanında sütten çıkmış ak kaşık gibidirler. Bu ülkede Kürtler’e ve Lazlar’a yaşatılan utanç, daha önce tarihte, insanlık tarihi boyunca hiçbir millete, hiçbir topluluğa yaşatılmamıştır.

     İSVİÇRE’DE BÜTÜN RESMÎ TABELALAR VE TRAFİK İŞARETLERİ, ÜLKEDE KONUŞULAN DİLLERİN HEPSİYLE BİRDEN YAZILIR

     İsviçre’deki bütün resmî tabelalar ve trafik işaretleri, ülkede konuşulan dillerin hepsiyle birden yazılır. Meselâ / for example / zum Beispiel / örneğin Zürih şehrine gittiniz diyelim, karşınıza çıkan tabela şöyledir: “Zürich / Zurich / Zurigo / Turitg”...

     Ya da diyelim ki Cenevre şehrine gideceksiniz, oraya varana kadar yolda karşınıza çıkan trafik işaretleri size istikametinizi hep şu şekilde gösterir: “Genève / Genf / Ginevra / Genevra”...

     Ya da meselâ diyelim ki, tek kelime Kürtçe bilmeyen, “Kürt” ile “Kûrmanc” arasındaki bağı bile kuramayan, öyle bir dertleri de olmayan, sabahtan akşama kadar Suriye ile yatıp Afganistan ile kalkan, Filistin ile yatıp Çeçenistan ile kalkan arkadaşlarınızı çağırıp Basel şehrinde bir Kürt Sorunu Forumu düzenlediniz; Yeni Akit Gazetesi haberinizi yaparken “mahreci” şu şekilde atar: “Basel / Bâle / Basilea / Basilea”...

     Veyahut diyelim ki Bern şehrindeki haftalık rutin seminerlerinin bu haftaki konusu Kürt sorunu ve siz “araştırmacı – yazar” olduğunuz için konuşmacı olarak sizi çağırmışlar; evinizdeki bütün Seyyid Kutup ve Mevdudî kitaplarını alıp, bu kitaplarla Kürt sorununu çözmeye gidiyorsunuz; Bern’e arabayla giderken otobanda karşınıza çıkacak “Yoldaki İşaretler” şu şekilde olur: “Bern / Berne / Berna / Berna”...

     Yahut diyelim ki İslamcılar Schaffhausen şehrinde büyük bir gösteri düzenleyecekler; siz de bir grup arkadaş gösteriye katılmak istiyorsunuz; elinize Filistin ve Doğu Türkistan bayraklarını aldınız, sizle birlikte olan Kürtler de ellerine Tevhid bayrakları aldılar ve hep beraber oraya gittiniz, şehre girdiğinizde karşınıza çıkacak olan tabelada “Kendisi için istediğini kardeşi için de isteyen” şöyle bir ibare görürsünüz: “Schaffhausen / Schaffhouse / Sciaffusa / Schaffusa”...

     Aynı uygulamayı Diyarbakır ve Batman’daki bazı semt belediyeleri hayata geçirmeye çalışmış, ancak bu gayet makul uygulamaları ulusal medyada nerdeyse ihanet ve bölücülük olarak lanse edilmiştir. Halbuki uygar bir dünyada olması gereken budur. Üstelik, Diyarbakır ve Batman’daki belediyelerin resmî tabelalara yazdıkları Kürtçe isimler, o beldelerin gerçek isimleridir ve orada yaşayan halk da halen o isimlerle anmaktadır. Bu isimleri o belediyeler kendi kafalarından uydurmamışlardır. Bilakis uydurma olan isimler, o beldelerin Türkçe isimleridir. O beldelerin Kürtçe isimlerini kabul etmeyip Türkçe isimlerini kabul etmek, hakikat ve adalete karşı savaş açıp yalan ve asimilasyon şiarını yükseltmektir. Hakikat ve adalete karşı savaş açmanın ise yalnızca dünya hayatında değil, âhiret hayatında da büyük vebali vardır.

     İSVİÇRE’DE HER ÇOCUK KENDİ ANADİLİYLE EĞİTİM GÖRÜR

     Gelelim en önemli konuya; İsviçre’de “eğitim dili” mes’elesine...

     Yukarıdaki paragraflarda da anlattığımız üzere, İsviçre’de 4 tane resmî dil vardır ve hangi bölgede insanların anadili neyse resmî dil de odur. Peki İsviçre, bu mükemmelliği eğitim sahasına nasıl yansıtmaktadır?

     El- Cevap: Aynı mükemmellikte yansıtmaktadır. İzah edelim: Her şeyden önce her bölgenin eğitim dili de yine aynı dildir; o bölgede konuşulan anadildir. Fakat iş bununla da bitmiyor. Çocuklar kendi anadilleriyle eğitim görürken, aynı zamanda onlara, ülkede konuşulan ikinci bir dil “mecburî olarak”, ülkede konuşulan üçüncü bir dil “seçmeli olarak”, artı, İngilizce de “mecburî olarak” öğretilir.

     Diyelim ki Almanca konuşulan bölgedeki bir okuldayız. Oradaki çocukların anadilleri Almanca olduğu için okulun eğitim dili de Almanca. Fakat çocuk sadece Almanca ders görmüyor. Almanca ile birlikte, ülkedeki diğer üç resmî dilden (Fransızca, İtalyanca, Retoromanşça) en az bir tanesini mecburen öğreniyor. Bu ikinci anadilin hangisi olacağına da oradaki okul ve veliler karar veriyor. Sonuçta her mahallede, her köyde ilkokul vardır ve o bölgede herkes herkesi bilir, tanır. Tamamen kendi yörelerinin ve insanlarının şartlarına bakılarak bir konsensüs oluşturulur; bu da aşağı yukarı bellidir zaten. Yani ikinci anadilin hangisi olması gerektiğine karar vermek, o kadar da zor bir iş değildir. Burada velilerin dikkat etmesi gereken husus, çocuğun tedrisat hayatının ilkokulla sınırlı olmadığını, ortaokul, lise ve üniversite diye devam edeceğini dikkate alarak ona göre bilinçli bir tercih yapmasıdır. Çocuğa sadece ülkedeki iki dil birden değil, aynı zamanda “yabancı dil” statüsünde İngilizce de “mecburî olarak” öğretilir. Yani çocuğunuz “okuyup adam olduğunda” tam üç tane dili oluyor. Ancak ülkedeki üçüncü bir anadili de “seçmeli olarak” öğrenme şansınız vardır; bu tamamen sizin tercihinizde olan bir konudur. Yani siz bir veli olarak, okul yönetiminden çocuğunuza ülkedeki üçüncü bir anadili de öğretmelerini talep edebilirsiniz. Onlar da size “Hay hay; serseran serçavan” derler ve çocuğunuza üçüncü bir anadil de öğretirler.

     İmdi; aslında böyle bir uygulama, açık konuşmak gerekirse, en çok da bizim ülkemize yakışırdı. Bizde böyle bir uygulama olmuş olsaydı, şöyle olurdu: Diyelim ki Kürtçe konuşulan bir bölgedeyiz, Kürt’sünüz. Çocuğunuz okulda Kürtçe eğitim görüyor. Fakat ülkedeki diğer bir anadili de mecburen öğrenmek zorunda. Yani hem Kürtçe eğitim görüyor, hem de Türkçe veya Lazca’dan birini öğrenmek zorunda. Artı, “dünya dili” olduğu için “yabancı dil” statüsünde İngilizce’yi de öğrenmek zorunda. Ya da Laz’sınız. Çocuğunuz Lazca eğitim görüyor; fakat Kürtçe veya Türkçe’den en az birini mecburen öğrenmek zorunda.

     Bu durumda insanlar diğer yörelerdeki insanların dillerini de öğreneceği için, bu durum bırakın “bölünme” gibi paranoyaları, bilâkis ülke insanlarını biribirlerine daha çok kaynaştırırdı.

     Aynen İsviçre’de olduğu gibi.

     İSVİÇRE’DE MİLLET DEVLET İÇİN DEĞİL, DEVLET MİLLET İÇİNDİR

     Bilindiği üzere, her ülkenin / devletin bir resmî sloganı, bir resmî mottosu vardır. Irkçı rejimlerin egemen olduğu ülkelerde, haliyle bu slogan da aynı şekilde şoven bir slogan olur. Meselâ Naziler döneminde Almanya’nın “Deutschland Deutschland Über Alles” (Almanya Almanya Herşeyin Üzerinde) idi; şu anda Türkiye’nin de “Ne Mutlu Türküm Diyene” şeklindedir.

     Buna karşılık İsviçre’nin resmî sloganı nasıldır, biliyor musunuz? İsviçre’nin resmî sloganı, Latince’dir: “Unos Pro Omnibus, Omnes Pro Uno”...

     Latince olan bu sözün ne anlama geldiğini ilk başta dünyadaki hiç kimse anlamaz, fakat tercüme edildiğinde, dünyadaki bütün insanların çok yakından tanıdıkları bir söz olduğu meydana çıkar: “Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz İçin.”

     12 Eylül 1848 tarihinde (“gün” ve “ay”a dikkat!) “federal anayasanın” uygulanmaya başlanmasından bu yana İsviçre, dünya üzerinde eşi benzeri olmayan bir hükûmet sistemine ev sahipliği yapmaktadır. Dünyanın en gelişmiş, en modern, en özgürlükçü demokrasisidir bu: Doğrudan demokrasi...

     Parlamenter demokrasinin vazgeçilmez öğeleri olan yerel meclisler ve konseyler de bulunduğundan (aslında bizdeki bir siyasî partinin seslendirdiği şey de tam olarak budur; neyse, siz “gün” ve “ay”a dikkat edin!) kimi zaman bu sistem “yarı – doğrudan sistem” olarak da adlandırılır. İsviçre’deki doğrudan demokrasinin federal düzeydeki araçları “halkın hakları” denilen “anayasal girişim” ve “referandumlar”dır.  Kantonlar ve belediyeler düzeyinde de bu haklar daha geniş ve farklı olarak uygulanmaktadır.

     Şimdi yazacaklarımı lütfen dikkatle takip edin: Meclis tarafından onaylanmış bir yasanın geçerliliğini sorgulamak isteyen bir grup yurttaş, eğer yasanın çıkmasından sonraki 100 gün (3 ay) içinde yasaya karşı 50 bin imza toplayabilirlerse, federal bir referandum isteğinde bulunabilirler (İsviçre’deki son “Minare” olayı da dîn ve ibadet özgürlüğüne aykırı olmasına rağmen, devletin referanduma izin vermek zorunda kalmasının sebebi buydu; konuya devam edelim; siz “gün” ve “ay”a dikkat edin). Bu durumda yasanın kabulü ya da reddi için ulusal düzeyde ve basit çoğunluk ile karar verilen bir oylama yapılır. Federal bir yasaya karşı da sekiz kanton birleşerek referandum isteğinde bulunabilir.

     Bir an için, bu sistemin Türkiye’de var olduğunu varsayınız: Doğu’dan 3, İç Anadolu’dan 3 ve Karadeniz’den de 2 vilayet birleşip anayasadaki “Laiklik” ilkesini referanduma götürebilir; ya da Doğu’daki 8 vilayet “Devletin resmî dili Türkçe’dir” maddesini referanduma götürebilir.

     Benzer şekilde, yurttaşlar, bir anayasal değişikliği 18 aylık bir süre içinde destekleyen 100 bin imzaya ulaşabilirlerse, federal “anayasal girişim” ile ulusal oylamaya gidebilirler.

     Müthiş birşey bu!... Düşünsenize, yeterli sayıda imza toplayabildiğiniz takdirde anayasada istediğiniz şeyi ortadan kaldırabiliyor, istediğiniz şeyi yerine ikame edebiliyorsunuz. Farz-ı misal, diyelim ki siz İsviçre’de yaşıyorsunuz. İsviçre Federal Meclisi yeni bir yasa çıkardı; siz İslamcılar ise bunu “beşerî bir yasa” olduğu için red ediyorsunuz ve Şeriât yasalarını talep ediyorsunuz. Bu talebinizi hayata geçirme şansınız gerçekten vardır. Bunun için şöyle bir yol takip etmelisiniz: Önce bir grup selefî arkadaş oturup güzelce bir “Şeriât İsterük Çağrısı” kaleme alırsınız. Hazırladığınız metni insanlara götürüp imza toplamaya başlarsınız. Eğer 100 bin imza toplayabilirseniz, talebinizi gerçekleştirme imkânına kavuşursunuz. Ancak hazırladığınız “Şeriât İsterük Çağrısı” metnine imza atacak olan kişilerin yaşadığınız ülke vatandaşları olması gerekmektedir. Mısır, İran ve Afganistan vatandaşlarının imzaları kabul olmuyor.

     Başörtüsü İsviçre’de ilkokuldan üniversiteye kadar serbesttir. Hiçbir kız çocuğunun eğitim ve öğretim hakkı, başörtü takıyor diye elinden alınamaz. Hatta başörtüyle avukatlık, memurluk, belediye başkanlığı bile yapabilir.Türkiye’de ise başörtüyle değil ilkokul, ortaokul ve lise, üniversiteye girmek bile mümkün değildir. Değil avukatlık veya belediye başkanlığı yapmak, başörtünün “kamusal alana” girmesi bile yasaktır.

     Türkiye’de başörtü takıyor diye eğitim ve öğretim hakları elinden alınan binlerce genç kızımız vardır. Bunlar toplumun en mağdur kesimini oluştururlar. Bu kızlardan imkânı olanlar okumak için yurt dışına gitmek mecburiyetinde kalmıştır ki gittikleri ülkelerden biri de İsviçre’dir.

     Hristiyan, Müslüman, Musevî, Budist, farklı dîn ve kültürlerden insanların birarada yaşadığı bir ülke olan İsviçre’de herkes biribirinin dînine, inancına ve yaşam tarzına saygı göstermek zorundadır. Yıllarca burada yaşadığınız halde yine de bunu öğrenemediyseniz, pasaportunuzu yakıp sizi sınırdışı ederler. Burada şiddet ve teröre başvurmadığı müddetçe her türlü inanç ve düşünce serbesttir. Bunun tek istisnası vardır ki o da ırkçılık ve faşizmdir. Zira medenî ülkelerde ırkçılık ve faşizm bir “fikir” değil, bir “suç” olarak görülür ve cezalandırılır. Doğru olan da budur.

     Meselâ diyelim ki, güzel ve güneşli bir Pazar günü, İsviçreli aileler en güzel kıyafetlerini giydiler, çocuklarını da alıp hep beraber, ailece kiliseye ayin yapmaya gittiler. Siz ise bir Osmanlı torunu olarak bu duruma çok kızdınız, etrafınızdaki kendiniz gibi meczup olan birkaç ülkücüyü de alıp dağ başında, tarihin bilmem taaa hangi karanlık çağlarından kalmış harabe durumdaki bir Ermenî manastırında Cuma namazı kılmaya kalkıştınız. Politikacı da olsanız, siyasî lider de olsanız o andan itibaren muhatabınız medya organları ve köşe yazarları değil, devletin güvenlik güçleridir. Hiçbir gazete bu hareketinizi sayfalarında uzun uzun tartışmaz; yaptığınız sadece “Meczuplar manastıra tünedi” başlığıyla küçücük bir haber olur. Bu tip davranışları sergileyenler için özel klinikler de vardır; orada tedavi altına alınırlar.

     İsviçre AB üyesi değildir ve 1990’ların başında yapılan referandum sonucunda İsviçre halkı AB’ye katılmayı reddetmiştir. 2002 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Örgütü’ne katılan İsviçre, BM’ye bile en son katılan ülkelerden biridir.

     İsviçre, katılması için onlar kendisine yalvardığı halde, yok BM’ymiş, yok AB’ymiş, bunların hiçbirine tenezzül bile etmezken, Türkiye NATO’ya bile yalvar yakar katılmış, “BM üyesi” olmayı bile “medeniyet” zannetmiş, uzun yıllardır da AB’ye katılabilmek için Trakya’sını yırtmaktadır.

3. Örnek: HRİSTİYAN + MÜSLÜMAN Makedonya Modeli

- Tüm Dînlerin ve Dillerin Özgür, Tüm Toplulukların Kardeş Olduğu Bir Ülke –

     GİRİŞ

       Üç ülkeli, haliyle üç sohbetli bu dosyanın ilk sohbetinde, sizlerle Asya’daki bir Müslüman ülkeyi, Pakistan’ı, ikinci sohbetinde, Avrupa’daki bir Hristiyan ülkeyi, İsviçre’yi konuştuk. Üç ülkeli, haliyle üç sohbetli bu dosyanın üçüncü ve son sohbetinde ise, sizlerle Balkanlar’da Müslümanlar’la Hristiyanlar’ın birlikte ve içiçe yaşadığı, yani hem Müslüman hem Hristiyan olarak addedilecek olan bir ülkeyi, Makedonya’yı konuşacağız.

     “Dîn ve ibadet özgürlüğü”, “fikir ve ifade özgürlüğü”, “ulusçuluk ve şovenizm kaynaklı baskı ve asimilasyon politikaları”, “resmî dil statüsü ve anadilde eğitim hakkı” ve “etnik kimlikler arasında adaletin tesisi” ekseninde kaleme aldığımız bu çalışmaların, sözkonusu sorunlardan en çok muzdarip olan ülkemizde çözüme katkıda bulunmasını temenni ederek, Pakistan ve İsviçre’de uygulanan modellerden sonra şimdi de Makedonya’da uygulanan modeli ilginize sunuyoruz.

     MAKEDONYA CUMHURİYETİ: HAK VE ÖZGÜRLÜKLER BAKIMINDAN “BALKANLAR’IN İSVİÇRE’Sİ” YAHUT “BU DA FÂKİR İSVİÇRE”

     Bazıları tarafından “Makedonya” ismine bile tahammül edilmeyen bu güzel ülke, kendi içinde her türlü özgürlük ve serbestiyet ortamını sağlamış durumdadır. Kan ve gözyaşı üzerine kurulu, etnik ve dinî farklılıklardan dolayı savaşların çıkıp da insanların biribirlerini en acımasız ve gaddar bir biçimde katlettiği Balkanlar gibi bir coğrafyanın tam ortasında yer aldığı halde, Makedonya, kendi içinde gerçek anlamda barış ve kardeşliği sağlamış durumda.

     Etrafı barbarlarla ve yamyamlarla çevrili bir coğrafyada, tıpkı İsviçre gibi medenî bir ülke kurmuş Makedonlar. Hem de, sadece 20 yaşında, gencecik bir devlet olduğu halde.

     Makedonya sadece Makedonca’yı değil, Arnavutça’yı da “ülkenin resmî dili” yapmış. Ülkenin iki adet resmî dili var. Makedonya’daki bütün trafik işaretleri, cadde ve sokak isimleri “iki dilli”.

     Özgür ve bağımsız Makedonya, dünya haritasındaki her türlü saygınlığı, dünya halkları tarafından da her türlü takdiri hak eden bir ülkedir. Etrafı barbarlarla ve yamyamlarla çevrili bir coğrafyada, tıpkı İsviçre gibi medenî bir ülke kurmak, sizce de her türlü takdiri hak etmiyor mu? Hem de, sadece 20 yaşında, gencecik bir devlet olduğu halde.

     Makedonya’da Hristiyanlar ve Müslümanlar yaşıyor. Fakat etraflarındaki ülkelerde olduğu gibi biribiriyle kavga ederek, biribirlerinin dînlerini zorla değiştirmeye çalışarak, camilerini ve kiliselerini yıkmaya çalışarak değil; barış içinde yaşıyorlar. Bunları yapmaya çalışan veya yapma hayâli kuran gruplar / kesimler var burada; fakat bu Makedonya devletini bağlamıyor.

     Makedonya’nın en büyük topluluğu Makedonlar, ikincisi Arnavutlar. Bu iki etnik topluluğu Türkler, Çingeneler, Sırplar, Boşnaklar, Ulahlar vb. topluluklar takip ediyor. Makedonya Cumhuriyeti devleti sadece Makedonca’yı değil, Arnavutça’yı da “ülkenin resmî dili” yapmış. Ülkenin iki tane resmî dili var. Bütün yerleşim isimleri, sokak ve cadde isimleri, bütün resmî tabelalar, resmî dairelerdeki bütün tabelalar “çift dilli”.

     Ülkenin iki büyük dili ve etnik topluluğunun konumu aynı. Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yok.

     Ülkenin diğer küçük etnik topluluklarının durumuna gelince: İsteyen herkes, isterse ülkedeki sayıları sadece birkaç bin olsun, isteyen herkes, ilkokuldan başlayarak üniversiteye kadar, “kendi anadiliyle” eğitim görüyor. İsteyen herkes!

     Meselâ, Ohri Gölü kıyısındaki Struga’dan örnek verelim: Struga ilçesindeki Niko Lestor Lisesi MAKEDONCA, FON Lisesi ARNAVUTÇA, Yahya Kemal Lisesi ise TÜRKÇE eğitim veriyor.

     Ülkede hiç kimsenin dili yasaklanmamış, hiçbir yerleşim biriminin ismi de zorla değiştirilmemiş. Hiçbir Arnavut’a da zorla “Hayır sen Makedon’sun” denilmiyor.

     Makedonya Cumhuriyeti’nin varlığı ve adaletli sistem yapısı, “hak ve özgürlükler” konusunda sıklıkla işittiğimiz iki yaygın görüşü tamamen çürütmektedir:

     1 – “Refâh ve zenginlik” görüşü: Bir ülke zenginleştikçe, halkın refâh seviyesi yükseldikçe, o ülkede hak ve özgürlükler alanında da iyileştirmeler olacağı görüşü, sıklıkla ileri sürülen bir tezdir. Daha çok liberal çevrelerin dile getirdikleri bu görüşü Makedonya gerçeği çürütmektedir. İsviçre zengindir ve refâh toplumudur, evet doğrudur, fakat Makedonya fâkirdir velâkin o da benzer bir adaletli sistem kurmuştur. Kaldı ki, bir tarım toplumu olan yoksul Makedonya böyle bir adaletli devlet yapısına sahipken, sanayiîleşmiş ve refâh toplumu seviyesine çıkmış Fransa, Almanya, Danimarka gibi zengin ülkeler tıpkı Türkiye gibi ulusalcı ve şovenist bir devlet yapısına sahiptirler.

     2 – “Jeo – stratejik” görüşü: Egemenliği altında tuttukları ülkelerde yaşayan halkların hak ve özgürlüklerini bastıran, temel hak ve hürriyetleri gaspeden devletler tarafından sıklıkla bir “bahane” amacıyla dile getirilen (özellikle TC çok başvuruyor buna) bu görüşü de yine Makedonya gerçeği çürütmektedir. Zirâ yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, Makedonya hiç de rahat ve güvenli bir coğrafyada bulunmamaktadır; bilakis hem kan ve gözyaşı üzerine kurulu, etnik ve dinî farklılıklardan dolayı savaşların çıkıp da insanların biribirlerini en acımasız ve gaddar bir biçimde katlettiği Balkanlar gibi bir coğrafyanın tam ortasında yer alıyor, hem de ve çok daha önemlisi de, etrafı “düşmanlarıyla” çevrili bir devlettir. Türkiye’deki gibi üretilen “hayâlî düşman” değil, gerçek düşmanlardır bunlar üstelik. Makedonya Cumhuriyeti’nin komşuları olan Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan, ilk fırsatta bu ülkeyi tamamen haritadan silmek için pusuda bekliyorlar. Hristiyan bir devlet olmasına rağmen Makedonya, etrafındaki diğer Hristiyan devletlerle “düşman” gibidir; fakat Hristiyan bir devlet olmasına rağmen Makedonya, etrafındaki Müslüman devletlerle bırakın “dost” olmayı, “kardeş” gibidir. Yunanistan – kendi içinde “Makedonya” ismiyle bir bölgenin olmasını göstererek – Makedonya Cumhuriyeti’nin ismini dahi kabul etmemekte, bu ismi taşıdığı müddetçe varlığını meşru görmemektedir. Sırbistan’ın zaten “kuyruk acısı” var; Makedonya parçalanan Yugoslavya’dan kopma bir ülke olduğu için, “kaybettiğimiz topraklarımız” gözüyle bakıyorlar. Bulgaristan’ı ise hiç anlatmaya gerek yok; Bulgar millîyetçiliğine ve Bulgaristan devletinin resmî görüşüne göre “Makedon” diye bir kavim yoktur, bunlar aslında Bulgar’dır. Ayrıca buna ilaveten, Bulgarlar Ohri şehrine “ütopik başkentimiz” gözüyle bakarlar. Yunanlar İstanbul’a, Almanlar da Leningrad’a (St. Petersburg) hangi gözle bakıyorlarsa, Bulgarlar da Ohri’ye o gözle bakarlar.

     Görüldüğü gibi Makedonya ne zengin ve güçlü bir ülkedir, ne de rahat ve güvenli bir coğrafyada bulunmaktadır. Fakat buna rağmen herkesin “dîn ve ibadet özgürlüğüne” sahip olduğu, herkesin “kendi anadiliyle eğitim gördüğü”, kimsenin kimseye bir üstünlüğünün olmadığı, herkesin eşit ve kardeşçe birlikte yaşadığı ve tüm bunların anayasal olarak güvence altına alındığı bir devlet modelini hayata geçirmiştir.

     Çünkü “adil” olmak için illâ da “zengin” veya “emniyette” olmak gerekmiyor.

     “Adalet”, zenginlik ve emniyetten bağımsız yüce bir değerdir ve tatbik etmek için sadece “istemek” gerekiyor. Bu konuda samimî olmak gerekiyor sadece.

     Buraya kadar sadece “giriş” babında anlattığımız hak ve özgürlükleri şimdi ayrıntılı bir şekilde inceleyelim:

     MAKEDONYA CUMHURİYETİ’NİN 2 RESMÎ DİLİ VARDIR

     2 milyon 52 bin 722 nüfûslu Makedonya Cumhuriyeti, çok dîlli ve çok kavimli bir ülkedir. Ülke nüfûsunun % 64, 18’i (1 milyon 297 bin 981 kişi) Makedon, % 25, 17’si (509 bin 83 kişi) Arnavut, % 3, 85’i (77 bin 959 kişi) Türk, % 2, 66’sı (53 bin 879 kişi) Çingene, % 1, 78’i (35 bin 939 kişi) Sırp, % 0, 84’ü (17 bin 18 kişi) Boşnak, % 0, 48’i (9 bin 695 kişi) ise Ulah’tır.

     Makedonya’nın en büyük topluluğu Makedonlar, ikincisi Arnavutlar. Makedonya Cumhuriyeti devleti sadece Makedonca’yı değil, Arnavutça’yı da “ülkenin resmî dili” yapmış. Ülkenin iki tane resmî dili var. Bütün yerleşim isimleri, sokak ve cadde isimleri, bütün resmî tabelalar, resmî dairelerdeki bütün tabelalar “çift dilli”. Tüm yerleşim birimlerinin isimleri, trafik levhaları ve resmî tabelalar bu her iki dilde birden yazılır.

     Ülkenin iki büyük dili ve etnik topluluğunun konumu aynı. Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yok.

     Makedonya Cumhuriyeti “2 resmî dili” olan bir devlet olduğu için, ülkedeki her şehrin, her yerleşim biriminin biri Makedonca, bir de Arnavutça olmak üzere iki “geçerli” ismi vardır.

2 resmî dili olan Makedonya’da her yerleşim biriminin iki ismi vardır ve bunlar birlikte kullanılır.

     MAKEDONYA’DA İSTEYEN HERKES KENDİ ANADİLİYLE EĞİTİM GÖRÜR

     Makedonya’da Makedonca ve Arnavutça, devletin resmî dilleridirler.

     Ülkenin diğer küçük etnik topluluklarının durumuna gelince: İsteyen herkes, isterse ülkedeki sayıları sadece birkaç bin olsun, isteyen herkes, ilkokuldan başlayarak “kendi anadiliyle” eğitim görüyor. İsteyen herkes!

     Makedonya’da Makedonca ve Arnavutça devletin “resmî dilleri”dirler. Ülkenin iki büyük dili ve etnik topluluğunun konumu aynı. Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yok. Kaldı ki Arnavutlar ülke toplam nüfûsunun yarısını değil, sadece dörtte birini teşkil ettikleri halde böyledir.

     Makedonya’da Makedonca, Arnavutça, Türkçe, Çingene Dili ve Sırpça ise “eğitim dilleri”dirler. Boşnakça ve Ulahça ise okullarda “seçmeli ders” olarak okutulur.

     Burada hayret ve şaşkınlıkla takip edilmesi gereken nokta şudur: İlkokuldan üniversiteye kadar eğitim görebildiğiniz Türkçe’yi bu ülkede konuşanların sayısı Türkiye’deki bir ilçenin nüfûsu kadardır sadece. Makedonya’da sadece 78 bin Türk yaşamaktadır ve bunlar ülke toplam nüfûsunun sadece % 3, 8’ini oluşturan küçük bir azınlık oldukları halde ilkokuldan üniversiteye kadar kendi anadilleriyle eğitim alma hakkına sahiptirler. Aynı şekilde, Makedonya’da sadece 54 bin kişinin konuştuğu ve ülke toplam nüfûsunun sadece % 2, 7’sini oluşturan küçük bir azınlık oldukları halde Çingeneler ilk ve ortaokulda kendi anadilleriyle eğitim alma hakkına sahiptirler. Yine bunun gibi, sadece 36 bin kişinin konuştuğu ve ülke toplam nüfûsunun sadece % 1, 8’ini oluşturan küçük bir azınlık oldukları halde Sırplar ilkokulda kendi anadilleriyle eğitim alma hakkına sahiptirler. Sadece 17 bin kişinin (Türkiye’deki bir kasaba kadar) konuştuğu Boşnakça haftada iki saat, sadece 9 bin 700 kişinin (Türkiye’deki bir köy kadar) konuştuğu Ulahça ise haftada bir saat “seçmeli ders” olarak okutulur.

     Şimdi isterseniz bu durumu, dünyanın en ırkçı ve şoven devletlerinden biri olan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki durumla bir kıyaslayın bakalım. İnanıyorum ki bu satırları okuyabilecek durumda olan herkes, bu kıyası da kendi vicdânında yapabilecek durumdadır. Şayet vicdânı ırkçılık ve şovenizm mikrobuyla kirlenmemişse tabiî.

     Efsanevî siyâhî lider Nelson Mandela’nın ifadesiyle “Bir zamanlar Güney Afrika’da uygulanan Apartheid rejimine benzer ırkçı bir rejimle yönetilen Türkiye”de Türkçe dışında bir dili bırakın “resmî dil” olarak teklif etmeyi, Cenâb-ı Allâh tarafından doğuştan verilmiş en tabiî ve insanî bir hak olan “eğitim dili” olarak teklif etmeniz bile “bölücülük” ve “vatan hâinliği” ile suçlanmanız için yeterlidir.

     Türkiye’de Türkçe dışındaki dillere hayat hakkı bile yoktur. Ülkemizde Türkler dışındaki kavimlerin, Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Rum, Ermenî, Gürcü, varlıkları dahi inkâr edilmiş, herkesin “Türk” olduğu iddiâ edilmiş, halen dahi olduğu gibi herkese “Türk” denmiş, Kürtçe, Çerkesçe, Lazca, Gürcüce, Arapça, bütün diller bizzat kanunla yasaklanmış ve bu yasağa muhalefet edenler en ağır şekilde cezalandırılmış, Kürtçe, Lazca, Çerkesçe, Rumca, Ermenîce, Arapça olan bütün köy ve şehirlerin, göl ve ırmakların, dağ ve ovaların isimleri halkın rızası olmadan zorla değiştirilip onlara uyduruk Türkçe isimler verilmiş, Türklük’ten, Türkçe’den ve Türkçe isimlerden başka hiçbir şeye hayat hakkı tanınmamıştır.

     Makedonya Cumhuriyeti devleti sayıları ancak 509 bin (Türkiye’deki bir il kadar) olan Arnavutlar’ın konuştuğu Arnavutça’yı “devletin 2. resmî dili” yapmış, ayrıca, Makedonya’da sayıları ancak 78 bin (Türkiye’deki bir ilçe kadar) olan Türkler ilkokuldan üniversiteye kadar, sayıları ancak 54 bin (Türkiye’deki bir ilçe kadar) olan Çingeneler ilk ve ortaokulda, sayıları ancak 36 bin (Türkiye’deki bir ilçe kadar) olan Sırplar ilkokulda “kendi anadilleriyle eğitim” alırken, sadece 17 bin (Türkiye’deki bir kasaba kadar) kişinin konuştuğu Boşnakça ve sadece 9 bin (Türkiye’deki bir köy kadar) kişinin konuştuğu Ulahça bile okullarda “seçmeli ders” olarak okutulurken, Türkiye’de sayıları milyonlarla ifade edilen Kürt halkı odur daha manavdaki soğan etiketinin üzerine “Pivaz” yazabilmenin kavgasını vermektedir. İnsanlık adına bir utançtır bu. Bu ülkede yaşayan ve “şeref, haysiyet, onur” gibi meziyetlerini az da olsa koruyabilmiş olan herkesin bu durumdan büyük bir utanç duyması gerekmektedir. Bu durumdan utanmayan, rahatsız olmayan kişi insanî ve İslamî tüm melekelerini yitirmiş demektir. Bu durumdan utanmayan kişinin başka hiçbir şey karşısında utanma hakkı da yoktur. Anadil özgürlüğü ve anadillerin her alanda yaşayıp yaşatılması mücadelesi, herkesten ama herkesten önce, kalbinde biraz olsun “Allâh korkusu” taşıyan insanların vermesi gereken bir mücadele olmalıydı.

     Zirâ Türkiye’de Türkçe dışındaki dillere hayat hakkı bile tanınmadığı için, anadilleri Türkçe olmayanlar bile 6 veya 7 yaşında okula başladıklarında Türkçe öğrenmek zorunda kalmakta, diğer taraftan, Kürtçe, Lazca veya Çerkesçe konuşanların sayısı giderek azalmaktadır. Bugün Kürtler arasında öyle aileler var ki, yaşlı insanlar kendi öz torunlarıyla bile arada tercüman olmadan anlaşamamakta, öte yandan Lazca ise tamamen unutulmakta ve önlem alınmazsa Latince gibi “ölü dil” olmaya doğru gitmektedir. Bu bir insanlık ayıbıdır, ülkemiz için bir utançtır. Hepimiz için bir utançtır bu.

     Türkiye, 20 milyon kişinin konuştuğu Kürtçe ile yine ülkenin diğer bir yerli dili olan Lazca’ya hayat hakkı bile tanımamışken, bu yöndeki taleplere karşı devletin yöneticileri sıfatını taşıyanlar bile adeta alay edercesine, dalga geçercesine özel kurslardan bahsederken, Makedonya’nın “2 tane resmî dili” ve “5 tane eğitim dili” vardır. Makedonya’nın 1. resmî dili olan Makedonca’yı konuşanların veya 2. resmî dili olan Arnavutça’yı konuşanların Türkçe, Çingene dili veya Sırpça bilip bilmemesi, bu dili anlayıp anlamaması belirleyici bir durum değildir. Makedon veya Arnavut kökenlilerin “Ay ben o dili anlamıyorum ama” şeklindeki kaprisleri bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü önemli olan, başkalarının sizin dilinizi anlayıp anlamamasından önce, bizzat sizin kendi dilinizi anlayıp anlamamanızdır. Bir topluluğun başka bir dili anlamaması, o dilde okuyup yazamaması, o dilde eğitim alamaması telafi edilebilecek, belki de telafiye gerek bile olmayacak bir konudur ancak bir topluluğun kendi anadilini anlayamaması, kendi dilinde okuyup yazamaması, o dilde eğitim alamaması, telafisi nesiller boyu mümkün olmayacak bir insanlık suçudur, insanlık ayıbıdır; bir kültür soykırımıdır.

     İşte kültür ve medeniyetten, kardeşlik ve birarada yaşama kültüründen zerre kadar nasibini almamış olan laik – kemalist rejim tarafından Anadolu topraklarındaki Kürtlük, Lazlık, Gürcülük, Çerkeslik, Araplık adına ne varsa, herşey zor ve zorbalık ile ortadan kaldırılmaya ve yok edilmeye çalışılmış, bütün bu kavim ve diller, isimler, “Türklük” potası altında, sunî “Türk ulusçuluğu” potası altında eritilmeye ve asimile edilmeye çalışılmış, binlerce yıllık köklü bir tarihe sahip olan Kürt, Laz, Çerkes milletlerine ait ne varsa yok edilmeye çalışılmıştır. Türk olmayan herkesin sokakta anadilleri bile yasaklanmış, konuştukları her kelime başına para cezasına çarptırılmış, tam 28 bin yerleşim biriminin ismi zorla değiştirilmiş, bu halkın İslam önderleri ve âlimleri darağaçlarında sallandırılmış, binlerce yıllık bir tedrisat geçmişleri olan medreseleri kapatılmış, ayrıca bu halklar katliâmlara, sürgünlere, zoraki göçlere mecbur bırakılmıştır.

     Laik – kemalist devletin Anadolu topraklarında, hususen Kürdistan ve Lazistan bölgelerinde gerçekleştirdiği bu barbarlığı geçmişte Moğollar ve Bizanslılar bile yapmamışlardır. Bunu Nazi Almanyası ve Nazi İtalyası bile yapmamıştır. Kızıl Çin ve siyonist İsrail bile yapmamıştır. Bu barbarlığın, bu kültür soykırımının insanlık tarihinde ikinci bir örneği yoktur, hiç olmamıştır. Çünkü bu topraklarda Kürtler’e, Lazlar’a ait ne varsa (dil, dîn, coğrafya, kültür, folklor) tamamen yok edilmeye çalışılmış, ayrıca bu insanlara zorla “Türk” olmaları dayatılmış, milyonlarca Kürt, Laz, Çerkes, Ermenî, Arap, Gürcü çocuklarına okullarda “Ne mutlu Türküm diyene”, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” dedirtilmiştir. Bu insan onur ve haysiyeti için bir utançtır! Bir insanlık suçudur. Bunun insanlık tarihinde, dünya tarihinde ikinci bir örneği yoktur, olmamıştır. Moğollar bile bunları yapanların yanında sütten çıkmış ak kaşık gibidirler. Bu ülkede Kürtler’e ve Lazlar’a yaşatılan utanç, daha önce tarihte, insanlık tarihi boyunca hiçbir millete, hiçbir topluluğa yaşatılmamıştır.

     “Bin yıllık kardeşlik” edebiyâtının yapıldığı Türkiye’de bırakın “resmî dil” veya “eğitim dili” statüsünü, Türkçe dışındaki dillere hayat hakkı bile tanınmazken, henüz 20 yaşında olan ve üstelik etnik – kavmî çatışmaların en şiddetli olduğu bir coğrafyada bulunmasına rağmen Makedonya’nın birden fazla resmî dili ve birden fazla eğitim dili var. İşin traji – komik yönü de şu ki, kendi egemenliği altındaki topraklarda Türkçe dışındaki dillere hayat hakkı bile tanımayan, 20 milyon insanın (dünyadaki pekçok ülkenin nüfûsundan fazla) konuştuğu Kürtçe’yi adetâ Kürtler’le dalga geçercesine “Gidip özel kurslarda öğrenin” diyen, TRT Şeş’i adetâ bir lütufmuş gibi sunan ırkçı – şoven Türkiye Cumhuriyeti devleti, tam 20 yıldır, Makedonya kurulduğundan beri, bu ülkeyle arasındaki sıcak ilişkileri ve dostluğu kullanarak, buraya gönderdiği büyükelçilerini ve konsolosluklarını devreye sokarak Makedonya’da sadece 77 bin insanın konuştuğu Türkçe’nin Makedonya devletinin “3. resmî dili” olması için elinden gelen çabayı ortaya koymaktadır. Evet, maalesef! Türkiye’de 20 milyon nüfûslu Kürtler’in anadilini bırakın “2. resmî dil” diye teklif etmeyi, “eğitim dili” olarak teklif etmek bile “bölücülük”le suçlanmanıza ve hayatınızın kararmasına yeterken, aynı TC devleti, Makedonya’da sadece 77 bin nüfûslu Türkler’in konuştuğu Türkçe’nin burada “eğitim dili” olmasını bile yeterli görmemekte, Türkçe’nin “3. resmî dil” olması için 20 yıldır Makedonya devletine diplomatik baskı yapmaktadır.

     20 milyon Kürt anadilini gidip özel kurslarda öğrensin, “TRT Şeş var, daha ne istiyorsunuz?”, fakat 77 bin Türk ilkokuldan üniversiteye kadar kendi anadiliyle eğitim görebildiği halde bu yeterli değildir; Türkçe mutlaka 3. resmî dil olmalıdır.

     Böyle bir çifte standart olabilir mi?

     Bu ikiyüzlülüğü hangi dîn, hangi ahlak, hangi örf kabul eder?

     EĞİTİM VE MEDYA: MAKEDONYA’DA ARNAVUTÇA, TÜRKÇE, ÇİNGENE DİLİ, SIRPÇA, BOŞNAKÇA VE ULAHÇA HAYATIN HER ALANINDA

     2 milyon 52 bin 722 nüfûslu Makedonya Cumhuriyeti, çok dîlli ve çok kavimli bir ülkedir. Ülke nüfûsunun % 64, 18’i (1 milyon 297 bin 981 kişi) Makedon, % 25, 17’si (509 bin 83 kişi) Arnavut, % 3, 85’i (77 bin 959 kişi) Türk, % 2, 66’sı (53 bin 879 kişi) Çingene, % 1, 78’i (35 bin 939 kişi) Sırp, % 0, 84’ü (17 bin 18 kişi) Boşnak, % 0, 48’i (9 bin 695 kişi) ise Ulah’tır.

     Makedonya’da sayısal olarak ilk iki sırayı alan etnik topluluğun konuştuğu diller (Makedonca ve Arnavutça) “resmî dil”, ilk beş sırayı alan etnik topluluğun konuştuğu diller (Makedonca, Arnavutça, Türkçe, Çingene Dili, Sırpça) “eğitim dili”dir. Boşnakça ve Ulahça ise okullarda “seçmeli ders” olarak okutulur.

     Şimdi buraya kadar statüleri ve ülke yaşamındaki yerleri hakkında bilgiler verdiğimiz bu dillerin sahip oldukları hak ve özgürlükler konusunda daha detaylı bir inceleme yapalım:

     Makedonya’da sadece 17 bin kişinin konuştuğu Boşnakça ve sadece 9 bin kişinin konuştuğu Ulahça okullarda “seçmeli ders” olarak verilir. Boşnakça haftada 2 saat, Ulahça ise haftada 1 saat. Basın – yayın alanında ise serbesttirler. Ulahlar Makedonya’da “Felix” adında Ulahça bir gazete çıkarmaktadırlar. Ayrıca Üsküp Radyosu da her gün 30 dakikalık Ulahça yayın yapmaktadır. Bazı yerel radyolar ise Ulahlar’a aittir ve yayınları tamamen Ulahça’dır.

     Sayıları 36 bin civarında olan Sırplar’ın ilk eğitimi kendi anadilleriyle alma hakları vardır. İlkokulu Sırpça okurlar.

     Sayıları 54 bin civarında olan Çingeneler daha çok Bitola, Prilep, Resne ve Kruşova şehirlerinde yaşamaktadırlar. Temel eğitimi kendi anadilleriyle alma hakları vardır. İlkokulu ve ortaokulu Çingene Dili’yle okurlar.

     Makedonlar ve Arnavutlar dışındaki etnik topluluklar arasında en kalabalık kesimi oluşturan Türkler’in ülkedeki nüfûsu 77 bin 959’dur.

     Şimdi Makedonya’nın hangi yerleşim biriminde kaç Türk yaşadığına bakalım: Gostivar (13 bin 752 kişi), Üsküp (12 bin 27 kişi), Debar (6 bin 698 kişi), Strumiça (5 bin 798 kişi), Radoviş (4 bin 283 kişi), Tetovo (3 bin 945 kişi), Prilep (3 bin 909 kişi), Kiçevo (3 bin 823 kişi), Makedonski Brod (3 bin 394 kişi), Struga (3 bin 337 kişi), Veles (2 bin 375 kişi), Ohri (2 bin 357 kişi), İştib (2 bin 57 kişi), Bitola (1900 kişi), Resne (1879 kişi), Valandova (1465 kişi), Gevgeliya (705 kişi), Kruşova (664 kişi), Negotin (617 kişi), Koçani (528 kişi), Kumanova (422 kişi), Viniça (239 kişi), Sveti Nikole (222 kişi), Kavadarçi (182 kişi), Delçova (144 kişi), Demir Hisari (30 kişi), Probiştib (9 kişi), Kratova (7 kişi).

     Ülkenin hangi şehrinde kaç Türk yaşadığına baktığımızda, rahatlıkla anlaşılıyor ki ülkede yaşayan Türkler’i “Batı Makedonya’da yaşayan Türkler” ve “Doğu Makedonya’da yaşayan Türkler” diye ikiye ayırmak mümkündür. Burada bilmemiz gereken önemli bir husus da, Batı Makedonya’da yaşayan Türkler çoğunlukla “şehirlileşmiş” ve ülke nimetlerinden maksimum ölçüde yararlanabilirken, Doğu Makedonya’da yaşayan Türkler’in daha çok kırsal bir yaşam sürmeleri ve aynı imkânlara sahip olmamalarıdır. Bu ise etnisite ile ilgili değil, ülkenin sosyo – ekonomik yapısıyla ilgili bir sıkıntıdır ve aynı durum diğer tüm halklar için geçerlidir. Batı Makedonya ülkenin gelişmiş bölgesidir. Ülkenin doğusu ise geri kalmıştır.

     Türkiye’de milyonlarca Kürt  çocuğunun kendi anadiliyle eğitim alma hakkı yokken ve bu yöndeki talepler bile en çirkin itham ve baskılara muhatap olurken, Türkiye’de 20 milyonluk bir nüfusa sahip Kürtler daha odur manavdaki soğan etiketine “Pivaz” yazdırma kavgası verirken, sayıları sadece ve sadece 77 bin olan Türkler’in Makedonya’da hangi haklara sahip olduklarına bir bakalım şimdi:

     Makedonya’da Türkler ilkokuldan üniversiteye kadar kendi anadilleriyle eğitim alma hakkına sahiptirler. Türkçe eğitim veren ilkokullar, ortaokullar ve liseler vardır. Üniversitelerde ise Türkçe eğitim veren özel bölümler vardır.

     Başkent Üsküp’teki Âzîz Kiril ve Metodius Üniversitesi (Univerzitet Sveti Kiril i Metodiy) bünyesindeki Filoloji Fakültesi’nde ve Pedagoji Akademisi’nde “Türk Dili ve Edebiyatı” bölümleri vardır ve ayrıca bu bölümde öğretim dili de Türkçe’dir. Makedonya’daki tüm üniversite öğrencileri arasında Türk gençlerinin oranı ise % 1’dir.

     Burada bir noktaya özellikle dikkatinizi çekmek isterim: Makedonya’nın başkenti Üsküp, 670 bin nüfûslu büyük bir şehirdir. Bu metropolde Türkler’in nüfûsu ise sadece 12 bin’dir. Yarım milyonu aşkın bu kocaman şehirde sadece 12 binlik küçük bir azınlık oldukları halde kendi anadilleriyle üniversite okuma imkânına sahipler. Öte yandan, 2 milyon nüfûslu bir şehir olan Diyarbakır’daki Kürt gençlerinin bırakın ünversiteyi, ilkokulu bile kendi anadilleriyle okuma hakları yoktur ve 2 milyonluk Diyarbakır’ın tamamı Kürt’tür.

     İlkokul, ortaokul ve lisede ise “özel bölüm”lere gerek dahi yoktur; çünkü bütün ülkedeki nüfûsları sadece 77 bin olan Türkler tedrisat hayatlarının bu dönemlerinde tamamen kendi anadillerinde eğitim alma hakkına sahiptirler.

     Üsküp’teki Yosip Broz Tito Lisesi Türkçe eğitim vermektedir. Üsküp, Tetovo, Struga ve Gostivar şehirlerinde Türkçe eğitim ilk, orta ve lise boyunca verilir. Üsküp’te iki lise (Yosip Broz Tito Lisesi ve Stefan Dimov Lisesi), Gostivar’da iki lise (Pançe Popovski Lisesi ve Zlate Malakovski Lisesi), Tetovo’da bir lise (Nikola Şteyn Lisesi) ve Struga’da bir lise (Yahya Kemal Lisesi) Türkçe eğitim vermektedir.

     Struga şehrindeki Niko Lestor Lisesi Makedonca, FON Lisesi Arnavutça, Yahya Kemal Lisesi ise Türkçe eğitim vermektedir.

     Türkçe sadece düz liselerde değil, meslekî liselerde de eğitim dili olarak kullanılmaktadır. Tetovo şehrindeki Meslekî Tıp Lisesi ve Gostivar şehrindeki Elektro Teknik Okulu Türkçe eğitim vermektedir.

     Ohri şehrinde Türk öğrencilerin gittiği okullarda sekiz yıllık temel eğitim Türkçe’dir.

     Resne, Radoviş ve Vrapçişte’de 4 yıllık ilkokul Türkçe’dir. Ortaokullarda ise ayrıca Türkçe sınıf vardır. Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin köyü olan Koçacik’te de Necati Zekeriya İlkokulu’nda eğitim dili Türkçe’dir.

     Makedonya’daki 77 bin Türk’ün sahip olduğu bu hakları Türkiye’deki 20 milyon Kürd’ün hayâl etmesi bile vatana ihânettir ve bölücülüktür. Aynı şey Lazlar ve Çerkesler için de geçerlidir. Çünkü Türkiye’de çocukların eğitim – öğretim hayatı “Türküm doğruyum çalışkanım” ile başlar, senelerce “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” ile devam eder ve nihayetinde “Ne mutlu Türküm diyene” ile biter. Çocuklar okula böyle başlar, böyle okur ve böyle mezun olurlar. Türkiye’de Türkçe’den ve Türklük’ten başka hiçbir şeye hayat hakkı tanınmamıştır.

     Bugün Makedonya Cumhuriyeti’nde genel öğretim veren temel eğitim okullarında (8 yıllık zorunlu eğitim) ve liselerde Türkçe anadil eğitim ders kitapları, bizzat Makedonya Eğitim ve Spor Bakanlığı ile Makedonya Pedagoji Kurumu tarafından hazırlanmaktadır. Makedonya’da devlet, ders kitaplarını 5 ayrı dilde hazırlamaktadır. Sadece Makedonlar için diğer 4 dilden birini öğrenme zorunluluğu yoktur. Arnavutlar, Türkler, Çingeneler ve Sırplar ise hem kendi dilleriyle, hem de Makedonya’nın hâkim dili olan Makedonca eğitim alırlar ve “iki dilli” yetiştirilirler.

     Okulöncesi eğitim, başka bir ifadeyle “Anaokulu” (Almanca “Kindergarten”), henüz ilköğretim çağına gelmemiş 5 – 6 yaşları arasındaki çocukların eğitim gereksinimini karşılar ve isteğe bağlıdır. Bu eğitim ana sınıflarında verilir. İlköğretim, genel olarak 7 – 14 yaşlarındaki çocuklara eğitim sağlayan 8 yıllık bir yetiştirme (temel eğitim) dönemidir ve zorunludur. Gerek yönetim, gerek öğretim programı bakımından bir bütünlük göstermektedir.

     Ortaöğretim, genellikle 15 – 19 yaş kümesindeki gençlerin öğrenim gördükleri bir öğretim basamağıdır. Genelde 4 yıl süren bu öğretim basamağı, ilköğretime dayalı en az 3 yıllık bütün genel, meslekî ve öğretim kurumlarını kapsar. En yaygınları lise olan bu okulların arasında, işlevleri ve programları ayrı olan “Orta Tıp” (Sağlık Lisesi), “Orta Teknik” (Teknik Lise) ve “Orta İktisat” (İktisat Lisesi) gibi adlar altında eğitim veren ortaokullar da vardır. Bu okullarda değişik alanlarda orta dereceli kadro yetiştirilmektedir. İlk öğrenimini tamamlayan her öğrenci, ilgi ve yeteneği doğrultusunda bu okullardan birine girebilir.

     Makedonya’nın ilk ve ortaokul ile lise anadil eğitim ders kitapları, bizzat devlet tarafından hazırlanmaktadır. İlkokulun 1. sınıfında, çocuklara Türkçe okuma – yazma öğretmek için kullanılan kitaba 1993 yılına kadar “Alfabe” denirdi. Ondan sonra bu ders kitabının adı “İlk Okuma – Abece” ismini almaya başladı. İlkokulların bütün sınıflarında anadil eğitimi dersine “Türkçe”, kitabına da “Okuma Kitabı” denir. Liselerde de anadil eğitimi derslerine “Türkçe”, kitaplarına ise “Örnekleriyle Edebiyat” veya “Türk Edebiyatı” adı verilir.

     Türkçe dersleri ilkokul 1. – 4. sınıflarda haftada 5’er saat, 5. – 8. sınıflarda ise haftada 4’er saattir. Liselerde ise Fen, Matematik, Sosyal Bilimler şubelerine göre birinci sınıfta haftada 3 – 4 saat, ikinci, üçüncü ve dördüncü sınıflarda ise haftada 2 – 3 saat arasında değişir.

     Türkçe okuma kitaplarının oylumları, bu ders saatlerini dolduracak etkinlikleri içerecek şekilde 112 ilâ 190 sayfa arasında değişmektedir.

     Makedonya’da Türkçe sadece eğitim hayatında değil, basın – yayın hayatında da her türlü özgürlüğe sahiptir.

     Makedonya’da yayınlanan Türkçe gazete ve dergilerden bazıları şunlardır: “Birlik” (gazete), “Türk Kalemeri” (gazete), “Haberci” (gazete), “Yeni Balkan” (gazete), “Zaman” (Türkiye’deki Zaman Gazetesi’nin Makedonya temsilciliği; Türkiye’den gönderilmiyor, burada basılıyor), “Ekol” (siyasî düşünce dergisi), “Köprü” (siyasî düşünce dergisi), “Kızıl Elma” (siyasî – ideolojik dergi), “Sevinç” (çocuk dergisi), “Tomurcuk” (çocuk dergisi), “Sesler” (toplum – sanat dergisi), “Hilâl” (Makedonya İslam Birliği bünyesindeki El- Hilâl Cemiyeti’ne ait yayın organı), “Vardar” (kültür – sanat dergisi), “Dere” (kültür – sanat dergisi), “Hikmet” (siyasî düşünce dergisi).

     Makedonya’daki televizyon ve radyolarda Türkçe programlar vardır. Televizyonlarda Türkçe olarak haberleri izleyebilir, ayrıca belgesel, çocuk, kültür, gençlik, eğlence ve sağlık programlarını takip edebilirsiniz.

     Makedonya Devlet Televizyonu’nun 3. Kanalı (MTV 3), sadece ülkedeki Makedon olmayan diğer etnik topluluklara yönelik yayın yapan bir kanaldır ve bu kanalda bol bol Arnavutça, Türkçe, Çingene Dili, Sırpça, Boşnakça ve Ulahça programlar seyredebilirsiniz.

     Arnavutça ise zaten “resmî dil” olduğu için Makedonya’da Arnavutça eğitim veren okulları veya Arnavutça yayın yapan basın – yayın organlarını anlatmamızın bir anlamı bulunmuyor. Çünkü zaten “resmî dil” olduğu için Arnavutça bu ülkede her türlü hakka sahiptir. Arnavutça eğitim veren ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteleri, Arnavutça yayın yapan televizyon ve radyoları, gazete ve dergileri anlatmaya gerek yoktur. Balkanlar Seyahatnamemiz hakkında “Ballkani Nuk Është Treguar Kurrë Kështu” (Balkanlar Hiç Böyle Anlatılmamıştı) adlı güzel bir makale kaleme alıp gezi dizimizi Makedonya’da tanıtan ve bizleri onurlandıran “Alb Drejtësia” bunlardan biridir. Ülkede yaşayan Arnavut Müslümanlar’ın dergisi olan ve Arnavutça olarak yayın yapan “Alb Drejtësia”, Makedonya’nın başkenti Üsküp’te çıkmaktadır.

     MAKEDONYA CUMHURİYETİ ANAYASASI’NIN 48. VE 78. MADDELERİ

     Makedonya’da buraya kadar anlattığımız tüm haklar, tüm özgürlükler, anayasal güvence altına alınmıştır. Bunlar anayasanın 48. ve 78. maddeleridir.

     Makedonya Anayasası’nın özellikle 48. maddesi, bütün dünya ülkelerine, dünyadaki tüm devletlere örnek olması gereken, adetâ tüm insanlığa “insanlık dersi” veren bir maddedir.

     Makedonya Anayasası’nın 48. maddesi şöyledir:

     a) Makedonya’da yaşayan değişik millîyetlerin fertleri kendi etnik ve dînî kimliklerini, kendi ulusal özelliklerini serbestçe ifade etme, geliştirme ve iyileştirme hakkına sahiptirler.

     b) Cumhuriyet, ülkede yaşayan değişik millîyetlerin etnik, kültürel, dilsel ve dînsel kimliklerini korumayı garanti etmektedir. Devlet bütün bu hakları sonuna kadar taahhüt eder ve kimliklerin yok olması için değil, var olması için vardır.

     c) Makedonya’da yaşayan değişik millîyetlerin fertleri kimliklerini ifade etmek, geliştirmek ve iyileştirmek amacıyla kültürel ve sanatsal kurumlar ile bilimsel ve diğer nitelikli vakıflar kurma hakkına sahiptirler.

     d) Anadilde eğitim, herkesin doğuştan gelen en temel ve fıtrî hakkıdır. Hiç kimse kendi anadiliyle eğitim almaktan mahrum edilemez. Makedonya’da yaşayan değişik millîyetlerin fertleri ve azınlık üyeleri, kanuna uygun olarak ilk ve orta eğitimde kendi anadilleriyle eğitim yapma hakkına sahiptirler. Bir millîyetin diliyle eğitim yapılan okullarda ayrıca Makedon dili de öğretilir.

     Yukarıda okuduğunuz satırlar, benim gibi, kendi Müslüman kardeşleri tarafından bile “Kürtçü, ırkçı” diye yaftalanıp dışlanan bir yazarın makalesinden seçtiğim cümleler değil, Makedonya Cumhuriyeti Anayasası’ndan aktardığım paragraflardır.

     Makedonya Anayasası’nın 78. maddesi ise şöyledir:

     a) Meclis, etnik gruplar arası ilişkilerle ilgili bir konsey kurar.

     b) Konsey; meclis başkanı, Makedonlar, Arnavutlar, Türkler, Ulahlar ve Romanlar’dan ikişer temsilci ile Makedonya’daki diğer millîyetlerin üyelerinden ikişer kişiden oluşur.

     c) Meclis başkanı, konseyin de başkanı olur.

     d) Meclis, konsey üyelerini seçer.

     e) Konsey, Cumhuriyet’teki etnik gruplar arasındaki ilişkilerle ilgili sorunları dikkate alır ve çözüm için değerlendirme ve önerilerde bulunur.

     f) Meclis, konseyin değerlendirme ve önerilerini dikkate almak ve onlarla ilgili karar almak zorundadır.

     Evet... Makedonya Anayasası böyle.

     Görüldüğü gibi anayasada, ülkedeki tüm etnik toplulukların isimleri tek tek zikredilerek tanınmıştır ve bu tanıma üzerinden yukarıda anlattığımız tüm hak ve özgürlükler sağlanmıştır.

     Fakat Makedonya’da hiç Kürt yaşamadığı için “damarlarında asil kan taşıyan” Türkler bu anayasadan hiçbir şekilde rahatsızlık duymamakta, bilakis 77 bin Türk yaşadığı için üstüne bir de memnun olmaktadır.

     OHRİ ÇERÇEVE ANLAŞMASI (13. 08. 2001): DÜNYADA EŞİ BENZERİ OLMAYAN MUHTEŞEM BİR DÜZENLEME

     13 Ağustos 2001 tarihinde Makedonya’nın Ohri Gölü kıyısındaki Ohri şehrinde imzalanan “Ohri Çerçeve Anlaşması”, dünyada eşi benzeri olmayan bir düzenlemedir.

     Bugünkü adalet ve eşitliğe dayalı örnek anayasa burada ortaya çıkmıştır ve Makedonya’yı “Balkanlar’ın İsviçre’si” yapan da, bu tarihteki “Ohri Çerçeve Anlaşması” ile başlar.

     “Ohri Çerçeve Anlaşması” ile sağlanan tüm özgürlükleri buraya kadar anlattık. Fakat çok ama çok ilginç ve önemli bir konu daha var ki, bunu kasıtlı olarak sohbetimizin sonuna bıraktık.

     13 Ağustos 2001 tarihinde Makedonya’nın Ohri şehrinde imzalanan “Ohri Çerçeve Anlaşması” ile hazırlanan ve o günden beri yürürlükte olan şimdiki Makedonya Anayasası’nda öyle bir madde var ki, bunu öğrendiğinizde şaşkınlıktan küçük dilinizi yutacaksınız. Okuduğunuza inanmakta gerçekten güçlük çekeceksiniz.

     Makedonya Anayasası’ndaki bilerek en sona sakladığımız kanun şudur:

     “Makedonya’da yaşayan değişik millîyetlerden hangisinin anadili olursa olsun, bir dili Makedonya’da konuşanların sayısı, ülke toplam nüfûsunun % 20’sine tekabül ederse, yani ülkenin en az 5’te 1’i o dili konuşursa, hangi dil olursa olsun, bu dil otomatikmen Makedonya Cumhuriyeti devletinin resmî dili olur.”

     Evet... Yanlış okumadınız. 

     Şimdi elinizi vicdanınıza koyun: Dünyada bundan daha güzel, bundan daha muhteşem bir şey olabilir mi?

     Konuştuğunuz dilin Makedonya’da “resmî dil” olması mümkündür. Bunun için teş şey lazım: Ülke nüfûsunun % 20’sini teşkil edeceksiniz.

     Şimdi Arnavutça’nın neden “Makedonya’nın 2. resmî dili” olduğunu anladınız, değil mi? Çünkü Arnavutlar ülke toplam nüfûsunun % 25, 17’sini teşkil ediyorlar.

     Burada bir noktayı özellikle dikkatlerden kaçırmamanızı öneriyorum: Makedonya Cumhuriyeti, sadece 2 milyon nüfûsa sahip küçük bir ülkedir. Yani “resmî dil statüsü” için aşılması gereken “% 20 barajı”, sadece ve sadece 400 bin kişilik bir nüfûsa tekabül ediyor.

     Anadilinizin Makedonya’da resmî dil statüsü kazanması için 400 bin kişi olmanız yeterlidir. Türkiye’deki topu topu bir il kadar!

     Eğer bir dili Makedonya’da 400 bin kişi konuşursa, o dil Makedonya Cumhuriyeti devletinin “3. resmî dili” olacak. Bu dil hangi dil olursa olsun.

     İster Türkçe olsun ister Kürtçe, ister Lazca olsun ister Çeçence, ister Japonca olsun ister Çince, hangi dil olursa olsun, eğer Makedonya’da 400 bin kişi konuşursa, o dil Makedonya Cumhuriyeti devletinin “3. resmî dili” olacak.

     Peki, farzedin ki, Makedonya Anayasası bizde olsaydı, o zaman Türkiye’de şimdi durum nasıldı?

     Bunu kısaca 4 maddeyle anlatmak mümkün. Eğer Makedonya Modeli’ni Türkiye’de uygulasaydık, şu anda bizim durumumuz şu şekildeydi:

     1 - Türkçe ve Kürtçe, devletin “2 resmî dili” durumundaydı. Yani iki tane resmî dilimiz vardı. Türkçe ile Kürtçe’nin statüsü eşitti; kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktu. Araplar, Lazlar ve Çerkesler ise ilkokuldan üniversiteye kadar kendi anadilleriyle eğitim görüyor olacaklardı.

     2 – Hiçbir yerleşim birimi uydurma ve asimilasyoncu bir isim taşımayacak, tüm şehir ve köy isimleri ve tabelalar, trafik levhaları “çift dilli” olacaktı.

     3 – Ülkedeki tüm etnik grupların isimleri anayasada tek tek zikredilerek tanınacak, herkes “kendi kimliğiyle” yaşayacak, hiç kimse başka bir kavme nispet olunmaya zorlanmayacaktı. Milyonlarca Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Ermenî, Gürcü çocuklarına her sabah okullarda “Türküm doğruyum çalışkanım”, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun”, “Ne mutlu Türküm diyene” dedirtilmeyecekti.

     4 – Bu fâkir kardeşiniz “Makedonya Modeli” isimli bu yazıyı yazmayacak ve fakat başka bir ülkeden başka bir yazar “Türkiye Modeli” adlı bir makale yazacaktı.

Sonuç ve Değerlendirme

     Bugün dünya üzerinde 200’ün üzerinde ülke / devlet vardır. Bunların 193 tanesi uluslararası hukuk tarafından tanınan ülkeler / devletlerdir ve sadece biri (Vatikan) hariç, 192 tanesi Birleşmiş Milletler (BM) üyesidir. Ancak dünya üzerinde, İzlanda hariç hiçbir ülke “tek dil ve etnik köken”den, Vatikan hariç hiçbir ülke “tek mezhep ve sosyal sınıf”tan, Kuzey Kore hariç hiçbir ülke de “tek ideoloji ve dünya görüşü”nden meydana gelmemiştir. Bilakis dünya üzerinde, devletleşmiş olsun veya olmasın, tanınsın veya tanınmasın, yukarıda verdiğimiz üç örnek (İzlanda, Vatikan, Kuzey Kore) hariç, bütün ülkeler ve coğrafyalar, farklı etnik kökenlerden gelip farklı diller konuşan, farklı mezhebî inanca mensup ve farklı sosyal sınıflara ait, farklı düşüncelere ve dünya görüşlerine sahip insanlardan oluşmaktadır.

     Ancak yaşadığımız ülkede 100 yıla yakındır asimilasyoncu ve tek tipçi bir rejimi benimsemiş olan devlet, sahip olduğu resmî ideoloji ve halka karşı baskıyla, zor ve cebir ile dayattığı devlet politikasıyla ülkeyi bu üç ülkeye (İzlanda, Vatikan, Kuzey Kore) benzetmeye çalışmıştır ve halen dahi çalışmaktadır ki, bunu yapmaya çalışan devlet, ne garip ve çelişkili bir durumdur ki, farklı dîn, dil, mezhep, kültür, coğrafya, etnik kökenden insanları yüzyıllar boyunca – şöyle veya böyle - birarada tutabilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi topraklarda kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletidir. 100 yıla yakındır uygulamaya çalıştığı ve sonuç alamadığı halde vazgeçmediği “tek tipçi” resmî politikalarını terk edemeyen devlet, “tek dil, tek ırk”çı Türkçülük politikasıyla ülkeyi “tek dil ve ırk”tan meydana gelen İzlanda’ya, “tek mezhep”çi Hanefîcilik politikasıyla ülkeyi “tek mezhep”ten meydana gelen Vatikan’a, “tek ideoloji”ci Atatürkçülük ve Kemalizm poltikasıyla da ülkeyi “tek ideoloji”den meydana gelen Kuzey Kore’ye benzetmeye çalışmıştır.

     İttihatçı kadrolar tarafından bu topraklarda kurulan laik – kemalist rejim, Türk ulusçuluğu politikası güderek ülkeyi tıpkı İzlanda gibi “tek dil ve tek kavim”den oluşan bir ülke yapmaya çalışmış, bu çabasının bir sonucu olarak, Türkler dışındaki kavimlerin, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Rum, Ermenî, Gürcü, varlıkları dahi inkâr edilmiş, herkesin “Türk” olduğunu iddiâ etmiş, halen dahi olduğu gibi herkese “Türk” demiş, Kürtçe (Kûrmancca, Zazaca), Çerkezce (Abzeğce, Abazaca, Şapsuğca, Besleneyce, Wubihçe, Lezgice, Hatukuayca, Nogayca, Çeçence, İnguşça), Lazca, Gürcüce, Arapça, bütün dilleri bizzat kanunla yasaklamış ve bu yasağa muhalefet edenleri en ağır şekilde cezalandırmış, Kürtçe, Lazca, Çerkezce, Rumca, Ermenîce, Arapça olan bütün köy ve şehirlerin, göl ve ırmakların, dağ ve ovaların isimlerini halkın rızası olmadan zorla değiştirip onlara uyduruk Türkçe isimler vermiş, Türklük’ten, Türkçe’den ve Türkçe isimlerden başka hiçbir şeye hayat hakkı tanımamıştır. Rejim bu politikasıyla, ülkeyi tıpkı İzlanda adası gibi “tek dil ve tek kavim”den meydana gelen bir ülke yapmaya çalışmıştır. Aynı rejim, Şafiîlik, Caferîlik, Alevîlik gibi inanç ve mezheplere mensup insanların bu karakteristiğine de saygı göstermeyerek, gerek resmî okullarındaki dîn dersleriyle, gerek kendi varlığının bekası için kurduğu Diyanet teşkilatıyla, hangi mezhepten olursa olsun herkesi Hanefî eğitim sistemine tabi tutmuş, Hanefî olmayan Şafiî, Caferî ve Alevîler’e de zorla Hanefî dîn eğitimi vermiştir. Dil ve ulus politikasıyla ülkeyi “tek dil ve kavim”den meydana gelen İzlanda’ya benzetmeye çalışan rejim, mezhep politikasıyla da ülkeyi “tek mezhep”ten meydana gelen Vatikan’a benzetmeye çalışmıştır. Bununla da yetinmeyen rejim, en zorba ve baskıcı yöntemlerle halka dayattığı Atatürkçülük ve Kemalizm ideolojisiyle, ülkeyi “herkesin aynı ideolojiye tapmaya, aynı düşünceye sahip olmaya mecbur olduğu” Kuzey Kore yapmaya çalışmıştır. Bu politikasının bir sonucu olarak da, “tek adam” diktatoryası kurulmuş, şahıslar ilâhlaştırılmış, kanunlarla korunmuş, insanlar zorla sevmeye zorlanmış, Müslüman halkın çocukları ilkokuldan başlayarak, ilahlaştırılmış tek adamın heykeli önünde her gün secde etmeye, rutin olarak ibadet etmeye zorlanmış, hatta bu ibadet ve tapınmalar bütün yurt sathında uygulanmıştır. Dünya üzerinde, insanların bir şahsın heykeli önünde secde etmeye, ona tapınmaya zorlandığı, bu putperest tapınmalara yanaşmayanların kanunî soruşturmalara ve takibata uğradığı sadece iki ülke vardır ki, bunlar Kuzey Kore ve Türkiye’dir. Saygının ve hatta bağlılığın kanun zoruyla dayatıldığı pekçok ülke vardır ancak, dünyanın hiçbir ülkesinde, insanlar kanun zoruyla bir şahsın heykeli önünde secde etmeye ve tapınmaya zorlanmaz, hele hele küçük çocuklara, körpecik yavrulara bunu yaptırmaz. Bunun şu anda dünyadaki tek örnekleri Kuzey Kore ve Türkiye’dir.

     Tuhaf olan, ülkede Türkçe dışındaki tüm dilleri yasaklayan ve tüzel kimlikten soyutlayan Türkiye, medenî hukukunu İsviçre’den alırken, İsviçre’nin tam 4 tane resmî dilinin olması ve ülkede konuşulan tüm dillerin “resmî dil” statüsünde olmasıdır. Yine tuhaf olan, Şafiî olsun Alevî olsun, ülkede herkese zorla Hanefî dîn eğitimi veren Türkiye, yönünü Batı’ya, yani Avrupa’ya çevirirken, Avrupa’nın hiçbir ülkesinde, sadece İsviçre değil, hiçbir ülkesinde kimseye başka bir mezhebe göre dînî eğitim verilmemesidir. İsteyen Ural Dağları’ndan kendini aşağı atarak Cebel-i Tarık Boğazı’ndan okyanusa açılabilir ve tüm Avrupa’yı dolaşarak inceleyebilir; Avrupa ülkelerinde hiçbir Protestan’a Katolik dîn eğitimi, hiçbir Katolik’e de Protestan dîn eğitimi verilmez. Katolik’seniz Katolik mezhebine göre öğrenirsiniz Hristiyanlık inancını, Protestan’sanız Protestan mezhebine, Ortodoks’sanız Ortodoks mezhebine göre.

     Binaenaleyh, ülkeyi dil ve etnisite bakımından İzlanda’ya, mezhep bakımından Vatikan’a, ideolojik bakımdan da Kuzey Kore’ye benzetmeye çalışarak “tek dil, tek mezhep, tek ideoloji” dayatmasında bulunan laik – kemalist kadrolar, yüz yıllık bu çabalarında başarılı olamamışlardır; halk bu dayatmaları kabul etmemiş, geri püskürtmüştür.

     Kemalist elit kadrolar ülkeyi ne İzlanda yapabilmişlerdir, ne Vatikan, ne de Kuzey Kore. Her üç girişim de başarısızlığa uğramıştır. Ve resmî ideolojinin yalnızlığı, giderek daha da derinleşmektedir ülkemizde.

     Bir ülkede barış ve kardeşliğin sağlanması, huzur ve emniyetin tesisi için, sosyal adaletin hâkim olması gerekmektedir; birey ve toplulukların her türlü hak ve özgürlüğü sağlanmalı, güvence altına alınmalıdır.

     Nisan 1992’de ABD’de bir siyâhî sürücünün “aşırı hız yaptı diye” trafik beyaz polisleri tarafından aracı durdurulup vâhşîce ve gaddarca dövülmesi üzerine başlayan ve tüm ülkeye yayılan, ABD’deki büyük şehirleri yangın yerine çeviren siyâhî başkaldırının sembolleşen sloganı, “Adalet yoksa barış da yok” sloganı olmuştu.

     Zira bir coğrafyada adalet ve eşitlik varsa, o topraklarda barış ve kardeşlik de olur. Ülkemizde, “barış” ve “kardeşlik” gibi yüce değerler, egemen güçler tarafından tam tersi bir amaçla, insanların ve toplulukların hak ve özgürlüklerinin bastırılması, adalet ve eşitlik uğruna verilen mücadelenin direncinin kırılması amacıyla seslendirilmektedir. Bu ise hiç de etik olmayan bir tutumdur.

     Oysa barış ve kardeşlik, sebep değil sonuçtur ki, sosyal bilimlerde buna “bağımlı değişken” denir.

     Dolayısıyla, “Hepimiz kardeşiz, o halde...”, “Bin yıldır barış içinde yaşamışız, öyleyse...” diye başlayan söylemler, hem dilbilgisi açısından, hem de sosyal bilimler açısından yanlış kullanımlardır. Doğru olan, konuştuğumuz cümleleri “..., o halde kardeşiz”, “..., öyleyse kardeşiz” şeklinde kurmak, kurabilmektir. Türkiye’de bu anlamda “kardeşlik” kavramı, bilinçli olarak yanlış yerde kullanılmaktadır. Doğru olan, “kardeşlik” kavramını cümlenin birinci tümcesinde kullanıp ikinci tümcedeki noktalı yerleri doldurmak değil, doğru olan, “kardeşlik” kavramını cümlenin ikinci tümcesinde kullanıp birinci tümcedeki noktalı yerleri doldurmak, doldurabilmektir.

     Çünkü kardeşlik bir sebep (bağımsız değişken) değil, bir sonuçtur (bağımlı değişkendir). Kardeşlik eşitliği sağlamaz, fakat eşitlik kardeşliği sağlar. Bu en basit hayat kuralını gözden kaçırmayan herkes, “İslam kardeşliği” gibi bir bağa sahip olduğu halde Türkiye’deki halklar arasında neden adalet ve eşitliğin sağlanmamış olduğunu, öte yandan, böyle bir “kardeşlik” bağına hiç sahip olmadığı halde, İsviçre’deki adalet ve eşitliğin ülkeye nasıl olur da  şimdiki barış ve kardeşliği getirdiğini rahatlıkla anlayabilecektir. Bunun sebebi, görüldüğü gibi gayet basittir: Türkiye’de “kardeşlik” kullanılarak bazı adımlar atılmaya çalışılmaktadır, “kardeşlik” bazı şeylerin “sebebi” yapılmaya çalışılmaktadır. Oysa yapılması gereken, tam tersine, bazı adımların atılarak “kardeşliğin” sağlanmaya çalışılması olmalıdır.

     Bunu küçük bir çocuğun bile anlayabileceği bir dille söylemek gerekirse: “Kardeşlik” var diye bazı şeyler otomatikmen sağlanmış olmuyor; bilâkis, bazı şeyler var olduğu zaman “kardeşlik” otomatikmen sağlanmış oluyor.  Nedir bu “bazı şeyler”? En başta adalet ve eşitliktir, tabiî ki. Ülkede yaşayan bireylerin ve toplulukların “kardeş” olması ülkeye otomatikmen eşitlik ve adaleti getirmiyor; fakat ülkeye eşitlik ve adaletin hâkim olması ülkede yaşayan birey ve toplumları otomatikmen “kardeş” yapar.

     Bu konuda ne yazık ki “sebep” (bağımsız değişken) ile “sonuç” (bağımlı değişken) biribirine karıştırılmaktadır. Siz anne veya baba olduğunuz için çocuk sahibi değilsiniz; bilâkis çocuk sahibi olduğunuz için anne veya baba olmuşsunuzdur. Türkler ile Kürtler’in kardeş olması aradaki adaletsizlik ve eşitsizliği buharlaştırıp ortadan kaldırmıyor; fakat Türkler ile Kürtler arasında gerçek adaletin ve tam eşitliğin sağlanması iki halkı biribirine kardeş yapar.

     Kardeşlik tesis edilerek ülkeye adalet ve eşitlik getirilmez, yanlıştır. Peki ne yapılmalıdır? Tam tersi yapılmalıdır: Adalet ve eşitlik tesis edilerek kardeşlik sağlanmalıdır. Adalet ve eşitliğin hâkim olduğu bir coğrafyada, toplumlar arasında barış ve kardeşlik zaten kendiliğinden sağlanır.

     Türkiye’de aynı çarpık davranış şekli, ne yazık ki İslamcı kesimin Kürt sorununa yaklaşımda da kendini göstermektedir. İslamcılar “İslam kardeşliği” argümanını kullanarak Kürt sorununu “çözmeye” kalkışmaktadır. Oysa yapılması gereken, tam tersi olmalıdır, Kürt sorunu çözülerek (yani Kürtler’in Türkler’le, Kürtçe’nin de Türkçe’yle tam eşitliği sağlanarak) İslam kardeşliğinin tesis edilmesidir. Böyle yapılmadığı için, “İslam kardeşliği” gibi yüce bir bağ, hiç kimsenin itiraz etmeyeceği bu güçlü bağ, çözüme değil, çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Çünkü dediğimiz gibi, kardeşlik sebep değil sonuçtur. Birinci yol zaten yanlış ve tersinden bir yaklaşım olduğu için, bu da ister istemez İslamcı kesimi bu konuda “teorik söylemlerin” ötesine taşıyamamaktadır. Oysa ikinci yolu, yani doğru olan yaklaşım tarzını seçmiş olsalardı, işe ilk olarak “adım atmakla” başlamak zorunda kalacaklardı. Doğru olan da budur.

     Qûr’ân âyetlerini okuduğumuzda da, yüce kitabımızda “kardeşlik” kavramının sebep değil sonuç olarak kullanıldığını görürüz:

     “Allâh’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın ve Allâh’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Allâh size âyetlerini böyle açıklar.” (Âl-i İmrân, 103)

     Dolayısıyla, Türkiye’deki belli başlı sorunlar karşısında nasıl bir tutum belirleneceği kararlaştırılırken, sanki bu ülkede İslamî bir yönetim varmış, sanki İslam’ın adaleti ve kardeşliği yurdun her tarafını kuşatmış gibi “Kardeşiz, o halde...” refleksiyle ortaya konan tutumlar çözüme değil, bilâkis çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Yapılması gereken, “Ne yapmalıyız ki aramızda gerçek kardeşliği sağlayabilelim?” refleks ve endişesiyle tutum belirlemek olmalıdır. Zira şu anda ülkemizde İslam’ın adaleti hakim değildir; İslamî bir yönetim altında da yaşamıyoruz. Bilâkis egemen olan, laik ve şovenist bir rejimdir. Bu ırkçı rejim, İslamî ve insanî olan her şeye de savaş açmıştır. Böyle olduğu halde, İslamcı kesimin, sanki bu ülkede İslamî bir devlet varmış gibi “Kardeşiz, o halde...” refleksiyle sorunlara yaklaşmaya çalışmasını anlamak hakikaten mümkün değildir. Bu tutum çözüme değil, çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Çünkü ülke şu anda “İslam kardeşliği” ile yönetilmiyor.

     Olmayan bir “kardeşlik” ile sorunları çözmeye kalkmak yerine, sorunları çözmeye çalışarak “kardeşlik” bağını yeniden tesis etmek, daha gerçekçi ve daha ciddî bir mücadele stratejisi olur kanaatindeyim.

      “Kardeşlik” bizi biribirimizle “eşit” yapmıyor; içinde bulunduğumuz ülke gerçeği bunun apaçık kanıtıdır. Fakat “eşitlik” bizi biribirimizle “kardeş” yapar; buna en güzel kanıt İsviçre’dir.

     Her iki ülkeye de dikkatle bakıp kıyaslayınız, lütfen: Bir tarafta, “kardeşliği” kullanarak sorunlarını çözmeye çalışan Türkiye; diğer tarafta ise, sorunlarını çözerek “kardeşliği” sağlamış olan İsviçre.

     Sonuç ortada değil mi?

     Bu ülkenin tüm aydın ve onurlu insanlarına, erdem ve fazilet sahibi bireylerine düşen görev, ister Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermenî, Arap veya Gürcü olsun, ister Müslüman, Hristiyan, Musevî veya ateist olsun, ister İslamcı, liberal veya sosyalist olsun, bu ülkenin tüm yurttaşlarına, özgürlük, ilerleme ve aydınlık yarınlardan yana olan tüm yurttaşlarına düşen görev, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın yüz yıla yakın bir zamandır bizlere yaşattığı bu utanca son vermek, İsviçre, Güney Afrika, Venezuela, Finlandiya gibi medenî ülkeleri örnek alarak daha adaletli ve daha paylaşımcı bir siyasal modeli bu topraklara hâkim kılmaktır.

     Hz. Ali (ra)’nin dediği gibi:

     “Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana.” (Türkçe)

     “Ki dıbe bıla bıbe hember zalıma, ki dıbe bıla bıbe piya mezluma.” (Kürtçe)

     “Mina iqvasnati zalimis gelvadva, mina iqvasnati mazlumiş k’ele.” (Lazca)

     Anadilleri Türkçe olan yurttaşlarımıza son sözlerimiz şunlardır: Kalın sağlıcakla, Allâh’a emanet olun. Bütün anadillere olan sevginiz hiçbir zaman eksilmesin.

     Anadilleri Kürtçe olan yurttaşlarımıza ise son sözlerimiz şunlardır: B’xweşî bıminın, emanetê Xwedê bın. Evina we l’hemi zmanên dayika qe zêde nebe.

     Anadilleri Lazca olan yurttaşlarımıza ise son sözlerimiz şunlardır: Çkva k’aite, Ellas emaneti iqvit. Mtelxolo nananepeşi qoropa p’ot’e va dvark’inan.

     Kürtçe düşünüp düşüncelerini Türkçe kaleme alan, Lazca inanıp inandığı yolda Çerkezce mücadele eden İbrahim Sediyani.

*“Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” Girişimi Sözcüsü

(Ufkumuz.com)

Diğer Haberler