Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Osman Baydemir’in bilinmeyen yönleri I-II

Osman Baydemir’in bilinmeyen yönleri I-II

27 Eylül 2012 Perşembe 14:07
Baydemir, Diyarbakır’da yaşadığı zorlukları, uykusunu kaçıran sorunları, gururlarını, belediye çalışmalarını, özeleştirilerini anlattı.
Osman Baydemir’in bilinmeyen yönleri- I

2004 yılından bu yana Amed’in Büyükşehir Belediye Başkanlığını yapan Osman Baydemir ilk defa Yeni Özgür Politika’ya ailesinin kapısını aralıyor. Baydemir, çocukluğunu, mahkum olan babasını, paşa olan dedesini, çift anneli kuma ilişkisini, çocukları ile yaşadığı sıkıntıları, Diyarbakır’da yaşadığı zorlukları, uykusunu kaçıran sorunları, gururlarını, belediye çalışmalarını, özeleştirilerini anlattı. 

Bize çocukluğunuzdan bahseder misiniz? Nasıl bir aile ortamında yetiştiniz?
Gerçekten çocukluğumu yaşadım mı, emin değilim. Sadece ben değil, yaşıtlarım da gerçek manada bir çocukluk yaşamadı. 
İki anneli idim. Büyük annem Sıto, küçük annem Azê. Toplam 11 kardeştik. İki ev yan yana idi. Aile fertleri tarım ve hayvancılıkla uğraşırlardı. Yazları Azê annemi hiç görmezdim. Çünkü o, sabah çok erken saatlerde, babamla veya çalışma çağına gelenlerle birlikte tarlaya gider, eve çok geç saatlerde dönerdi. Dolayısıyla zamanınım önemli bir bölümü büyük annem Sıto ile geçti. Bugün dahil, Sıto annem ile Azê annem arasındaki ilişkiyi hiçbir literatüre uymayan bir ilişki olarak görüyorum. Aslında benim açımdan avantajı vardı. Sıto annem bizi himaye ederdi. Sıto annem aynı zamanda Azê annemi babama karşı korurdu. Bir nevi Azê annem onun kuması değil, sanki geliniymiş gibi muamele görürdü. Biz de sanki onun torunuymuş gibi ilgi, alaka ve şefkat görürdük Sıto annemden.

Nasıl evlenmişler?
Çok uzun zaman önce Şeyh Said isyanından sonra köyde düğün kuruluyor. Sıto annemi aile meclisi kararıyla amcasının oğluna verecekler. 1929-30’lu yıllar. Ve Sıto annem babama “gel beni kaçır, evlenmek istemiyorum” diye haber salar. O akşam babamla Sıto annem birbirlerini kaçırıyorlar. Orada macera başlamış oluyor. Gel zaman git zaman aileler arasında barış oluyor. Tekrar köye dönüyorlar. Bu arada Sıto annemin doğurduğu bütün çocuklar, kimisi 2, kimisi 5, kimisi 6 yaşında ölüyor. Düğün gecesi Sıto annem kaçtığı için annesi Sıto anneme beddua etmiş. Ve bundan dolayı evlatları yaşamını yitiriyor. İnanç bu. Sıto annem babamın çocuk sahibi olması için yeniden evlenmesini istiyor. O dönemin koşullarında çocuk sahibi olmak aslında işgücü sahibi olmaktır. Özellikle erkek çocuk sahibi olmak aynı zamanda güvenlik politikasıdır.
Ve bu arada köyde vuku bulan kavgada ölümlü bir hadise yaşanıyor. 9 yıl 9 ay süren mahkûm hayatının ardından babam Sıto annemle birlikte Suriye’ye kaçmak durumunda kalıyor. Bin xet’e (Sınırın alt tarafına) gidiyor. Bin xet’te bir müddet Cemil Paşa Ailesi ile birlikte hareket ediyor. Babam kimseyle paylaşmadığı, soru sorduğumuzda azarlandığımız bir evlilik yaşıyor. Sıto annem Xazal isimli biriyle evlendiriyor babamı. 

Suriyeli mi?
Kendisi Suriyeli Kürtlerden. Asla anlatmazdı, asla paylaşmazdı. Daha sonra hikayeyi Sıto annemden dinledim, bir daha babama sormadım, bildiğimi de hissettirmedim. Bir roman konusu. Babam Suriye Kürdistanı ile Kuzey Kürdistan arasında gidip geliyor. Bunun bir politik boyutu var, ama aynı zamanda sınır ticareti yapıyorlar. Suriye’de 9 yıl 9 ay kalıyor, Dokuzçeltik Köyü’ne –benim doğduğum köye- geliyor ve yeni bir yaşam kuruyor. 
Sıto annemin 10 doğumdan sadece 2 çocuğu yaşıyor. Sıto annem babamı tekrar evlenmesi için zorluyor. Azê annemi istemeye giden heyetin içinde Sıto annemin kendisi de var. 16 yaşında iken Azê annem babamla evlendiriliyor. Azê annemden olma 9 çocuğun ortancasıyım. Toplam 11 kardeşiz. Çocukluk yaşamım içerisinde hem Sıto annemden hem Sıto annem ile Azê annem arasındaki ilişkilenme biçiminden hem de babamın yaşanmışlıklarından çok ciddi bir şekilde etkilendim.

Anlattıklarınıza göre Sıto anneniz yaşamıyor... 
Sıto annem 1995’te vefat etti, 3 ay sonra da babam. Aralarında inanılmaz güçlü bir bağ vardı. Babam büyük varlıkları olmuş, varlık içinde iken yoksulluğa düşmüş, ama yoksulluk içinde tekrar varlıklı hale gelmiş güngörmüş, gün geçirmiş bir insandı. Ermeni soykırımına, Şeyh Sait isyanına, Seyit Rıza isyanına, 12 Eylül’e, bütün darbelere tanıklık etmiş adeta Kürdistan yakın tarihinin tümünü yaşamış bir insandı. Sosyal ve siyasal olarak bir tarih kitabı gibiydi. Ve çocukluğumdan beri gittiği bütün cemaatlere, toplantılara, camilere, düğünlere, yaslara, taziyelere beni yanında götürürdü.
Kürt toplumunun kendi içindeki ilişkisi, selam verme biçimi, saygısı, sevgisi, hatta öfkesi konusunda da birebir gözlemlerim oldu. Babamla aramdaki hukuk ve ilişki aslında Kürt toplumunu tanımamda çok önemli katkılar sundu. Babam ekmeği çok kutsardı. Yerde bir dilim ekmek bulduğunda mutlaka yerden kaldırır, öper, eliyle ufaltır ve yüksek bir yere koyardı. 
Evimizin avlusunda buğday dövmek için cürüm dediğimiz çukur bir taş vardı. Başka canlılar da istifade etsin diye mutlaka su ile doldururdu. Sofrada bir israf olursa inanılmaz kızardı. Bir gün niye böyle yapıyorsun dedim. Babamın annesi Asi’nin anlattıklarını aktardı.

Dedem ve kardeşleri dram yaşadı
Büyük bir kıtlık dönemi. İki kardeşi Osmanlı-Rus harbinde cephede, dedem olan Paşa da Diyarbakır-Cizre yolunun yapımında görevlendiriliyor. Evdeki en büyük kardeşin ismi Abdullah. 14-15’lerinde bir delikanlı. Açlıkla boğuşan çocuklara buğday getirmek için komşu köye hırsızlığa gidiyor. Sırtladığı buğday çuvalı ile birlikte evin bacasında sıkışıp kalıyor. Ve yakalanıyor. Eve döndüğünde kan kusuyor. Tek kelime söyleyemeden can veriyor. Yani feci şekilde dövülmüş. Babam “yoksulluk en büyük musibettir” diyordu. Bu olayı her anlatışında gözleri doluyordu. Bu nedenle babam ekmeği kutsuyordu. Tabi Osmanlı-Rus harbine giden iki amcasından da haber alınamıyor, akıbetleri bilinmiyor. Paşa dedem firar ediyor ve köye geri dönüyor. 
Babamın anlattıkları yaşamım boyunca israftan uzak durmamı sağladı. Şatafatlı sofralar her zaman beni rahatsız etti. Bir sofra çok zenginse ve o sofranın bir kısmının çöpe gideceğini bilirsem inanılmaz derecede rahatsız oluyorum ve babamın amcasının anlattıklarını hatırlıyorum. 

Anneniz yaşıyor mu?
Azê annem yaşıyor. 

Annenizle diyaloğunuz nasıl, görüşebiliyor musunuz?
1990-1994 yılları arasında öğrencilik dönemi. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne gidiyordum. Her sabah ama her sabah Azê annem arkamızdan su dökerdi. Okula gidecek ve geri dönmeyecek kaygısı vardı. Gerçekten evinden çıkıp geri gelmeyen onlarca, yüzlerce Kürt genci faili meçhul cinayette yaşamını yitirdi. 
Ve ben Azê annenin ve barış annelerinin hayır dualarının yaşamıma sirayet ettiğine inanıyorum. Sevgi bağları ve hayır dualarının beni kötülükten koruduğuna inanıyorum.

Kürt anneleri sizi hep evlatları gibi görüyorlar. Her platformda size çok özen gösteriyorlar. 
Bana göre sevgi tamamen içten, yürekten, vicdandan gelir. Yüze, özellikle gözlere, bakışlara yansır. Kürt kadınları, özellikle de annelerin yaşamış olduğu trajedi, yaşamış olduğu yaşam zorluğu dünyanın nadir coğrafyalarında vardır. Bir Kürt erkeğinin sırtında bir yük varsa, Kürt annenin sırtında yüz yük vardır. Dolayısıyla bana sorarsanız en mazlum olan kadınlardır, Kürt anneleridir. Ben Sıto annemden, Azê annemden biliyorum. Bunu halalarımdan, teyzelerimden biliyorum. Barış annelerinden biliyorum. Yetişmiş olduğum kır toplumundan biliyorum. Ama aynı zamanda direngenliklerini de biliyorum. Kürt annelerine olan sevgi bağım insani ve vicdanidir. Yaşamımın en onurlu ve beni mutlu eden zenginliğinden bir tanesi de Kürt annelerinin beni evladı olarak görmesidir. Bu, yaşamım boyunca en büyük zenginliğimdir. Dünyanın maddi anlamdaki hiçbir serveti bu zenginlik kadar anlam ifade etmez. İnşallah ben o sevgiye hep layık kalırım. Onları mahcup etmem, onları mahcup ettirmem. Çünkü bir annenin yaşamında evladından daha değerli bir şey yok. Ve 30 yıl boyunca bu anneler evlatlarını yitirdiler. Aramızdaki diyalog ve bağ beklentisiz ve kusursuz olmalıdır. Çünkü o zaten yitirebileceği en büyük değerini yitirmiş. Eğer annelere ben de sizin evladınızım mesajını verebilmişsem ne mutlu bana. 

Yaşamımı değiştiren kucaklaşma

“Oğlu Eşref’ten 28 gün boyunca haber alamayan anne ile İHD’de karşılaştım. Ağlayıp boynuma sarıldı, beni oğluna benzetmişti. Dünyam altüst oldu. Ve ben o gün İHD’ye üye oldum.”

Hukuk fakültesini tercih etmenizin özel bir nedeni var mıydı?
11 kardeş içinde okumak bana, bir yaş büyüğüm olan Emin’e ve küçüğümüz olan Hamit’e kısmet oldu. 3 kişi üniversiteyi bitirdi. 
Ben 1971 yılında doğmuşum. Doğrusu doğum günümü tam olarak bilmiyoruz. Genelde nüfusa kayıt işlemleri toplu halde yapılıyor. Birkaç doğum olduktan sonra ve okul çağına geldiğimizde toplu halde götürülüp kayıt yaptırılırdı. Nüfus cüzdanına göre Emin 05.05 doğumlu, ben de 06.06 doğumluyum. Tabi her ikisi de doğru değil. Annemin verdiği bilgiler doğrultusunda öyle tahmin ediyorum ki 26 Mart 1971’de doğmuşum. Ama bu bilginin de ispatı yok. (Gülerek) En azından 26 Mart olarak kabul ettik.
Köy ortamı içinde ailenin bir avukata bir de doktora ihtiyacı vardı. Emin’in doktor, benim de hukukçu olmamızı istiyorlardı. Doğrusu ben de Emin’i kıskandığım için, Emin doktor olacaksa ben de doktor olacağım dedim. Normalde sayısalcı değilim. Birinci yıl Emin ile birlikte sayısal alana hazırlandım. Sınava girdim, kötü puan aldım. Baktım ki bu işin olacağı yok (gülerek) doktorluk hayalimden vazgeçtim. İkinci yıl Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım. Emin de Antep’te İnşaat Mühendisliği’ni bitirdi. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite yıllarının tamamı Diyarbakır’da köyde geçti. Yarım gün tarlada çalışarak, yarım gün ders çalışarak... 2004’e kadar, yani belediye başkanlığı dönemine kadar doğduğum köyde yaşadım. 
Üniversite yılları çok ilginçti. Her ne kadar köy-kır toplumunda gördüklerim, öğrendiklerim, yaşamın zorlukları bende bir olgunlaşma süreci yaşatmışsa da, politik manada netleşmemi sağlayan, politik manada kır toplumundan başka bir dünyanın var olduğunu 1990 ile 94 arasında öğrendim. Üniversiteye ayak bastığım gün ilk defa uzun saçlı ve küpeli erkekler gördüm. Üniversiteye ilk gittiğim gün takım elbiseliydim. Beni asistan sananlar da olmuştu. Benim dışımda hocalar dâhil olmak üzere takım elbiseli ve kravatlı kimse yoktu. 

İlk şoku yaşadınız…
İlk şoku orada yaşadım. Hatta Aziz abim beni Çarşiya Şeviti’ye götürmüştü. Çarşiya Şeviti’den takım elbise aldı. Takım elbisenin kolları uzundu. “Abi bu bana büyük” dedim. “Bir şey olmaz. Yıkanır çeker, hem de seneye giyersin” demişti. 

Daha sonra Sivil Toplum Örgütlerinde aktif faaliyet yürüttünüz. Bir dönem İHD yöneticiliği yaptınız. Neden İHD?
Tabi 1990-94 yılları pek çok arkadaşımızı, yaşıtımızı yitirdiğimiz zulüm yıllarıydı. Var olma, yok olma yıllarıydı. Ve kesinlikle her bir Kürt ferdinin neredeyse tercih yapmak zorunda olduğu bir dönemdi. Ya dağa gideceksin, saflara katılacaksın ya da bir şekilde devletin zulmüne boyun eğeceksin. Hatta halkına ihanet edeceksin. Dolayısıyla 1990-94 yılları aynı zamanda yaşıtlarım için bir sinir harbinin yaşandığı yıllardı. Benim arayışım daha çok dağa gitmeden de bir şeyler yapılabilir mi şeklindeydi. Aile ile bir nevi sözleşme yaptık. Ben okulu bitireceğim, siz de beni evlendirme politikasından vazgeçeceksiniz. Çünkü aile bir an önce evlendirip başımı bağlayıp koruma altına alma arzusundaydı. 

Anne için adliyeyi terörize ettim
1994 yılı sonlarında Av. Hüsniye Ölmez’in bürosunda stajımı yapmaya başladım. 1995 yılı Eylül ayı idi. İHD’den üç kişi geldi. Yönetim oluşturmak istediklerini ancak korkunç bir baskı olduğunu ve kimsenin yönetime girmeyi kabul etmediğini söyleyerek, Hüsniye abladan yönetime girmesini istediler. Hüsniye abla çok sakin ve nezaketli bir dille, biraz da mahcubiyet duyarak taleplerini geri çevirdi. Kendisinin de zaten politik bir geçmişi vardı. Başka önerilerde bulundu. Onlar beni göstererek, “bu çocuk kim?” diye sordular. O da ‘Osman benim stajyerim. Henüz çok yeni. Pişmesi lazım” dedi. Hatta onlar gittikten sonra Hüsniye abla bana acele etmememi, stajımı bitirip birkaç yıl avukatlık yapmamı öğütleyerek, “bir müddet sonra yine sivil toplum örgülerinde çalışabilirsin” dedi. Doğrusu bir heyecan vardı bende. İHD’nin bürosu da Hüsniye ablanın bürosunun olduğu binadaydı. 
Ertesi gün İHD’ye gittim. Bir anneyle karşılaştım. 28 gün boyunca oğlundan haber alamayan ve her gün İHD’ye gelen, çocuğunun akıbetini öğrenmek için yardım bekleyen bir anne. O anne beni görür görmez boynuma sarıldı ve ağladı. Uzaklaştı gelip tekrar sarıldı. Beni oğluna benzetmiş. Tabi onun o ağlaması, bana sarılmasıyla benim dünyam altüst oldu. Ve ben o gün İHD’ye üye oldum. Gerçekten de oğlu Eşref, 35. günde JİTEM’de kabul edildi. Ama o 7 gün boyunca gece-gündüz ben savcılığı, adliyeyi, her tarafı terörize ettim. Her dakika telefonla arama, oraya gitme, dilekçe verme gibi. İşte gözaltına alındığı görülmüş, tanıklarımız var vs. gibi. 7 gün sonra, onun gözaltına alınışının 35. gününde “evet, bizdedir yarın mahkemeye çıkartacağız” kağıdını aldım. Dolayısıyla o annenin bana sarılışı, kucaklaşmamız, bir yaşamın kurtarılmasına, ama aynı zamanda da benim bir insan hakları aktivisti olmamda ilk adımın atılmasına yol açtı.
1995’ten 2002’nin Kasım ayına kadar İHD Diyarbakır Şube Başkanlığı, yönetim kurulu üyeliği, Genel Başkan Yardımcılığı gibi görevlerde bulundum. Ama bu zaman dilimi içerisinde kurulan pek çok derneğin çalışmalarına katıldım. Bütün meslek yaşamımda Ticaret Hukukunu ilgilendiren bir dava dosyası dışında para kazanmadım. Tüm meslek yaşamımı bir insan hakları savunucusu perspektifiyle değerlendirdim. Doğrusunu ifade etmek gerekirse, insan hakları mücadelesi benim üçüncü üniversitemdi. Köy toplumunda yaşadıklarım, babam, Azê annem ile Sıto annem arasındaki ilişki, hukuk, o sosyal yaşam aslında benim birinci üniversitemdi. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve orada yaşananlar, öğrenci gençliğinin mücadelesi, siyasi sürecin kendisi, köylerin yakılması, ikinci üniversite oldu. Ama benim siyasi kişiliğimin şekillenmesini sağlayan, dünyaya bakışımı netleştiren üçüncü üniversite, İHD içerisinde yaşadıklarım, tanık olduklarım ve özellikle de Kürt annelerinin yaşadıkları, ama bu yaşadıklarına rağmen inanılmaz güçlü duruşları oldu. Benim hayatımda bir nevi esas şekillendirmeyi oluşturdu. Bugün itibariyle kendimi, evladını, eşini ya da kardeşini yitirmiş Kürt annelerine borçlu hissediyorum.

Osman Baydemir’in bilinmeyen yönleri - 2
 
TOMA’ya yumruk sömürgeci zihniyete isyandır

“14 Temmuz’da Diyarbakır halkına yaşatılan tam bir zulüm politikasıydı. AKP iktidarının Kürt halkına uyguladığı somut zulüm politikasıydı. Ben bir TOMA’nın benim yumruğumla zedelenmeyeceğini biliyorum. Ama o yumruk sömürgeci zihniyete isyandı. Sömürgeci zihniyete teslim olmamaydı.”

“Ya Kürtlerin hepsi özgür olacak ya da hiçbirimiz özgür olamayacağız” diyen Amed Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, TOMA’ya vurulan yumruk ile sömürgeci zihniyetin karizmasının çizildiğini belirtiyor. “Yoksulluk benim uykularımı kaçırıyor” diyen Baydemir, Sarmaşık Derneği’ne destek çağrısında da bulunuyor.

İnsan hakları çalışmalarının ardından politikaya atıldınız. Bu hangi ihtiyaçtan kaynaklandı?
Yaşam durağan değil. Bir müddet sonra yaşamdan edindiğimiz deneyimi, birikimi daha fazla halkımızın hizmetine sunma ve daha fazla katkı sunma ihtiyacı duyarız. Ve o ihtiyaca da hayır diyemeyeceğiniz atmosferler oluşuyor. Tıpkı İHD’de yöneticiliği kabul ettiğim günkü gibi. O zaman bir ihtiyaç vardı ve ihtiyaca hayır deme imkanım yoktu. Ben o gün İHD yöneticiliğini kabul etmeseydim öyle sanıyorum ki, hayatım boyunca kendimi suçlayacaktım. Çünkü o en zor anda kapıyı açmamış olacaktım. İHD’de mücadele yılları belli bir deneyim oluşturdu. Deneyim ve bunca tanıklıktan sonra halkımın haklı davasına kayıtsız kalamazdım. Özgürlük ve onurlu barış talebine katkı sunmak, bir parçası olmak saikiyle siyasete girdim. Aslında neredeyse 22 yıldır halkımızın haklı davasına, özgürlük ve onurlu barış davasına destek olmaya çalışıyorum. Şükürler olsun pişman da değilim.

Binlerce arkadaşınız tutuklandı, cezaevlerine girdi. Bu durum sizde herhangi bir tedirginlik yaratıyor mu, korkmuyor musunuz?
Bütün açık yürekliliğimle söylüyorum: Biz insanız ve her insan aslında korkar. Korkmak, gülmek, öfkelenmek tüm bunlar insani duygulardır. 2006 28 Mart olaylarından bugüne değin tam 7 kez Emniyet tarafından suikasta maruz kalacağıma dair bana tebligatta bulunuldu. Ben de her defasında “hayır, benim senin korumana ihtiyacım yok. Beni Rabbim korur. Halkım beni korur, barış anneleri beni korur. Annelerin duası beni korur” diyorum. Mütemadiyen bir insana “sen öldürüleceksin, sen öldürüleceksin” deniyor. Son 3 yıldır ölmekten korkmuyorum. Bende bir duygu uyandırmıyor. “Buradan çıkarsak suikasta maruz kalırız” denilmesi bende bir tepki oluşturmuyor. Aslında bunun normal bir ruh hali olmadığını biliyorum. 

Kendimi daha büyük cezaevinde hissediyorum

2009 Nisan ayından bugüne değin seçilmiş belediye başkanı arkadaşlarım, politikacı arkadaşlarımın büyük çoğunluğu şu anda cezaevinde. Yaklaşık 3 yıldır yurt dışına çıkışım yasaklandı. Ve aslında kendimi en özgür hissettiğim kent Diyarbakır. Türkiye’nin batı yakasında kendimi hiçbir zaman özgür hissetmedim. Dolayısıyla benim açımdan da açıkçası bir yarı açık cezaevinde yaşıyoruz. Hatta zaman zaman espriyle karışık “3-4 yıl cezaevi yatıp bir kitap yazsak” dediğimiz oluyor.

Üslubunuzdan dolayı eleştirildiğiniz oldu mu?
Son üç yıldır arkadaşlarım tarafından özellikle hükümete karşı kullanmış olduğum dil ve üslup nedeniyle eleştirildim. 24 Aralık’ta (2009) belediye başkanlarımızın tutuklanmasından dolayı meşe ağacı dalları göndermesinde bulunmuştum. Meşe ağacının davası başbakan lehinde 4 ayda kesinleşti. Toplamda 50 bin lira tazminata mahkum edildim. Şu anda belediye başkanlığı maaşımın dörtte birine haciz konuldu. Her ay başbakana gönderilmek üzere kesinti yapılıyor. 

Zulüm öyle bir noktaya gelmiş ki

Bazen insan kendisini çok çaresiz hissediyor. Benim fiziki gücüm yetse bir dakika Bekir Kaya’nın, Fırat Anlı’nın ya da diğer arkadaşlarımın cezaevinde kalmasına izin vermem. Maalesef sözlerin de bir hükmü kalmamış. Aslında küfür bu manada haksızlığa karşı insani bir isyandır. Bunun bedelini tazminat ödeyerek ödüyorum. Ama en azından biat etmemiş oluyorum. 
Okurlarınızın bilmesi gerekir ki; küfretmek bizim ve siyasetimizin tarzı değil. Elbette ki küfür hiçbir insanımıza yakışmaz. Ama zulüm öyle bir noktaya gelmiş ki, başka türlü sesinizi duyuramıyorsunuz. Tazminatı da Sayın Başbakan mahkeme kararıyla hak etmiş; son kuruşuna kadar ödeyeceğim.

14 Temmuz günü Diyarbakır’da yapılan mitingde TOMA aracına öfkeyle vururken görüntülendiniz. Bu öfkenin kaynağı neydi?
14 Temmuz günü Diyarbakır’da gerek İstasyon Meydanı’nda gerekse Diyarbakır’ın her köşesinde, her sokağında ve her binanın kapısının önünde AKP iktidarının Kürt halkına uyguladığı somut zulüm politikasıydı. Benim açımdan bana ne olursa olsun, vuracaksanız vurun, ne yapıyorsanız yapın. Evet, TOMA’nız var, silahlarınız var, ama benim beynime ve vicdanıma hükmedemezsiniz, teslim alamazsınız haykırışıydı. 
Ben medresedeyken Seydalarım Deccali (Tercali) anlatırlardı. Benim duygu dünyamda o TOMA Deccali temsil ediyordu. Deccale karşı çıplak elimle vurdum. Elim çok incinince şapkamla vurmaya devam ettim. (Gülerek) Bu arada o TOMA halen yoğun bakımdan çıkmamış, halen sefere çıkamıyormuş. Geçen gün Bağlar’dan geçerken sendeliyormuş. Yumruğumu o kadar da hafife almayın.

Ya hep beraber özgür olacağız ya da hiç…

Öyle bir noktadayım ki, artık politik nedenden dolayı cezaevinde tek bir Kürt siyasetçisi, Kürt halkının tek bir evladı olduğu müddetçe özgürlük bana haramdır. Onlar özgürlüğüne kavuşuncaya kadar ben dışarıda da olsam içeride de olsam kendimi özgür hissetmeyeceğim. Yaşadıklarım bana şunu gösterdi: Ya Kürtlerin hepsi özgür olacak ya da hiçbirimiz özgür olamayacağız. Toplum özgürleşmeden, halk özgürleşmeden bizim özgürleşme imkânımız yoktur. 

Eşiniz de avukat ve bir insan hakları savunucusu. Bu durumun avantaj ve dezavantajları neler?
Yaşamı paylaştığınız kişi sizin gibi bir savunma avukatı ise bir kere işiniz zor. (Gülerek) Dolayısıyla Reyhan’ın da avukat olmasından kaynaklı bir dezavantajım var. Bu işin şaka tarafı. 
Büyük bir avantajı şu; Aynı mücadele geleneğinden gelmek, karşılıklı anlayışı, saygıyı ve zorluklara dayanma gücünü de beraberinde getiriyor. Dolayısıyla yaşamı kolaylaştırıyor. Şu ana kadar gerek ev yaşantısı ile ilgili ve gerekse maddiyatla ilgili ciddi bir kavgamız olmadı. Eve zaman ayıramıyorum. Reyhan yaşamımın kamusal bir yaşam olduğunun farkında. Sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar belediyedeyim veya bölge seyahatlerinde, kent dışındayım. Bazen Reyhan’la havaalanında karşılaşıyoruz. Ben Diyarbakır’dan İstanbul’a gidiyorum, Reyhan Ankara’dan Diyarbakır’a dönüyor.

Ailenize ve çocuklarınıza zaman ayırabiliyor musunuz? Çocuklarınızla ilişkileriniz nasıl?
Maalesef olması gerektiği kadar zaman ayıramıyorum. Hatta bazen diyorum çocuklar bizim gıyabımızda büyüyorlar. Çünkü biz bu çocuklara ne kadar zaman ayırırsak ayıralım, çocukların yanından hiç ayrılmayalım, eğer bu savaş devam ederse, çok değil 10 yıl sonra Zanyar’ı da, Ranya’yı da onların yaşıtları olan bütün çocuklarımızı içerisine alacak. Önemli olan bu çocuklara çatışmasız, özgür bir ortamı bırakabilmek. 

Çocuklara barış mirası bırakmak için uğraşıyoruz

Reyhan’ın anne ve babası bizimle yaşıyor. Bu açıdan bir rahatlığımız var. Aslında Zanyar ve Ranya pek çok çocuktan daha şanslı. Çünkü hiç annesini, babasını görmeyen, anne ve babası cezaevinde olan çocuklar var. Veya annesiz kalan ya da babasız kalan çocuklar var. Önemli olan bütün bu çocuklarımızın güven içerisinde büyüyebilecekleri, acı yaşamayacakları bir geleceği miras bırakabilmek. 

Çocuğumla dilimi konuşamıyorum

Ve maalesef halen asimilasyona dayalı bir eğitim sistemi var. Eğer Zanyar ve Ranya evde Kürtçe öğrenmezlerse mevcut eğitim politikası çocukları asimile edecek. Ben yemin ettim Zanyar ve Ranya ile Kurmancî dışında bir dil konuşmayacağım diye. Doğrusu çok iyi gitti. Zanyar kreşe başladığı güne kadar oturuyorduk baba-oğul birlikte Kürtçe sohbet ediyorduk. Kürtçe şarkılar söylüyorduk, babamın bana anlattığını ona aktarmaya çalışıyordum. Zanyar kreşe başladıktan sonra benimle Kürtçe konuşmamaya başladı. Ben şimdi Kürtçe konuşuyorum, Zanyar Türkçe yanıt veriyor. Zanyar bana Türkçe soruyor ben ona Kürtçe yanıt veriyorum. Benim açımdan bir trajedi. 22 yıldır halkımın davasının yanında olan bir insan olarak iki çocuğuma anadilimi öğretemiyorum. İşte asimilasyon dediğimiz, zulüm dediğimiz mesele budur. Bu sadece Osman Baydemir’in yaşadığı bir duygu değil, bütün bir halkın yaşamış olduğu bir durumdur. Bizim dönemimizde asimilasyon politikası tutamazdı. Çünkü devlet bu kadar asimilasyoncu aygıta sahip değildi. Şu anda Kürt toplumunun büyük çoğunluğu metropollerde yaşıyor ve Kürt dili büyük bir tehdit altında. Kürtçe eğitim dili olmadığı müddetçe coğrafyamızda Kürtçenin yaşama şansı yoktur. 
Bu yıl Diyarbakır’da ilk defa yüzde yüz Kürtçe eğitim veren bir kreş açıyoruz. Ranya o kreşe gidecek. Dolayısıyla bu bir ilk adımdır. Aslında bir mesajdır. Bakalım devlet ne yapacak. 

Ve size Türkçe cevap vermeyecek.
Evet, en azından dilini yani Kürtçeyi öğrenmiş olacak.

Çocuklarınızın devletle hafızaları barışacak mı?
Evet, devlet değişirse hafızaları barışabilir ama devlet değişmezse Ranyaların Zanyarların öfkesi, babaları olan Osman’ın veya anneleri olan Reyhan’ın öfkesinden çok daha büyük olacak. 1980 darbesinden önce Dokuzçeltik köyüne jandarmalar baskın düzenlemişti. Ve köyden silah toplamaya başlamışlardı. Köyün bütün erkeklerini meydana toplamışlardı. Ve erkekleri birbirinin sırtına bindiriyorlardı. Kadınları ve çocukları da hakim bir yerden onları izlemeye zorluyorlardı ve tezeklerin olduğu sergo dediğimiz bölgede hayvan dışkısını birbirlerinin yüzlerine sürdürmeye zorluyorlardı. Ben o hafızayla büyüdüm. 

Çocukların öfkesi daha büyük olacak

Şimdiki çocukların hafızasına 28 Mart (2006) olayları, Roboskî kazılıyor. Yani daha vahim bir durum var. Dolayısıyla devlet halka zulmeden bir kurum olmayı sürdürürse, ne benim hafızam ne de gelecek kuşakların hafızası devletle barışacaktır. Devletin bilmesi gereken bir husus var ki, bizim öfkemiz gene kontrollü bir öfke. Benim endişem o ki, eğer barış olmazsa, özgürlük olmazsa Zanyarların, Ranyaların, Agitlerin, Mizginlerin öfkesi daha büyük olacaktır.

Önemli olan vicdanlarda kucaklaşmaktır

Büyük travmalar yaşanıyor, aileler yok oluyor. İşte Roboskî... Nasıl barışacak? O hafızanın kendisini tazeleyebilmesi için büyük barışın sağlanması lazım. Büyük barış olmadan bir af olmaz.
Benim öfkem babamın öfkesinden daha fazladır. Çünkü babam bütün isyanları gördü ve birebir yaşadı. Kimi yerde isyanın içerisinde yer aldı. Babam aslında bir nevi Cumhuriyet tarihi boyunca tüm yenilgileri yaşayan bir insandı. Şeyh Sait yenilgisi, Seyit Rıza yenilgisi. Bütün yenilgileri yaşamıştı. Biz, bugünkü kuşak, Şeyh Sait’ten 80’e kadar birikmiş bütün zulümlerin sıkışmasının yaratmış olduğu öfkeyiz. Dolayısıyla bu dönem içerisinde yaşatılan büyük zulümler de olsa olsa gelecekte daha büyük isyanların ve daha büyük patlamaların açığa çıkartılmasına hizmet edecektir. Yoksa zulüm ve baskı politikaları bir davanın yok olmasını, bir halkın yok olmasını asla beraberinde getiremez. Bugünkü kuşak olarak iki sorumluluğumuz var: Birincisi bedel ödeyenler ya da yaşamını yitirenler, cezaevine girenlerin anısına layık olmak. İkincisi, gelecek nesile, çocukların barış ve özgürlük ortamı içerisinde büyüyebilecekleri bir geleceği miras olarak bırakabilmek. Aslında bizi ayakta tutan, bütün bu zorluklara karşı göğüs germemizi sağlayan bu iki mesuliyetimizdir.

Yoksulluk benim uykularımı kaçırıyor

Açlığın ve yoksulluğun kol gezdiği, seçilmişlerin bile coplandığı bir kentin belediye başkanı olmayı nasıl tanımlarsınız?
8 yıllık belediye başkanlığı görevim süresince gücümün yetmediği, uykularımı kaçıran ve vicdanımı paramparça eden, bazen giydiğim elbiseden utandığım süreç, yoksulluk ile mücadele sürecidir. Bu açıdan da, bir yandan belediye hizmetleri yürütürken, bir yandan onurlu barış davasına katkı sunarken, öte yandan da ekonomik kalkınma politikaları izlemeye çalışıyorum. Çünkü Amed’de bir fabrika açılması demek 50 insanın, 100 insanın o fabrikada çalışması demektir. O ailenin onurlu bir şekilde ayakları üzerinde durması demektir. Sistem bilinçli olarak uyuşturucu bağımlılığını, fuhuşu alttan alta teşvik ediyor. Fuhuşla, uyuşturucuyla, ahlaki, sosyal çöküntüyle mücadelede en büyük araçlardan bir tanesi de insanların ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bir sistemi inşa etmektir. 

Sarmaşık Derneği’ne destek olun
Doğrusu yoksulluk benim uykularımı kaçırıyor. Ve geleceğe dair kaygılandırıyor. Onuru elinden alınmış bir halk, yitirilmiş bir halktır. Yoksa cezaevine konulan, coplanan, dövülen bir halk tam tersine daha da çelikleşir. Ama yoksullaştırarak onursuzlaştırma politikasına mutlaka ama mutlaka istihdam alanları yaratarak yanıt vermemiz gerekiyor. Bu manada Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği Sarmaşık’ın kuruluş çalışmaları içerisinde yer aldım. Bu dernek bu manada çok önemli bir ihtiyaca yanıt veriyor. Tamamen siyaset alanının dışında, siyasi kaygılardan uzak, vicdanımı rahatlatan en önemli çalışmalarımızdan bir tanesidir. Bu vesileyle bütün okurlarınıza çağrım gücünüz oranında mutlaka Sarmaşık Derneği’ne destek olun. Zira Sarmaşık Derneği’ne verilecek her kuruş yoksulun sofrasına gidecektir. Halkımızın onurunun korunması sürecine büyük bir destek, büyük bir katkı sunacaktır. 
Bir iş imkanı bulduğunda Sarmaşık Derneği’ne gelip “Bana vermiş olduğunuz desteği kesin, başka bir aileye verin, zira ben iş buldum ve artık kendime yetiyorum” diyecek kadar da engin gönüllü, onurlu insanlardan oluşuyor.

Hazırlayan: ELİF GÜRÇALI

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

 

Diğer Haberler