Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Pozantı’da vahşetin şifresi: ”Parti var!”

Pozantı'da vahşetin şifresi: "Parti var!"

04 Temmuz 2012 Çarşamba 15:50
Pozantı mağduru çocuklardan işkencecilerin, tecavüzcülerin adını veren Ömer Kaya soruyor: ‘Biz bu vahşeti nasıl unutacağız?’

Pozantı mağduru çocuklardan Ömer Kaya, yaşadıklarını Özgür Gündem için kaleme aldı. İşkencecilerin, tecavüzcülerin adını veren Kaya soruyor: ‘Biz bu vahşeti nasıl unutacağız?’

Cezaevi askerleri işlem yapmak için küçük bir odaya aldıklarında Mersin’de yaşananlar aklıma geldi. Oraya girişte de her şey ufak odada başlamıştı. Askerler “parti var” diyerek birbirlerini çağırıyorlardı. İlk etapta anlamasak da, gelen askerlerin ellerindeki copları görünce anladık ki burada dayak atmanın, işkencenin adı ‘parti var’ idi.

Vahşetin şifresi: PARTİ VAR!

Kürdistan ve Türkiye kamuoyu, bir süre önce Kürt medyasından Özgür Gündem gazetesinin gündeme getirdiği cezaevlerinde Kürt çocuklarına yönelik taciz ve tecavüzle sarsılmıştı. Pozantı Cezaevi’nde yaşananlar hem Türkiye’nin utancı ve aynası hem de cezaevindeki Kürt çocuklarının katmerli trajedisiydi. Kürt çocuklarının maruz kaldığı utanç verici muamele Kürt ulusunun hafızasında kayıt altındadır. Pozantı ve Mersin cezaevlerinde ahlak ve insanlık dışı muameleye maruz kalan Ömer Kaya’nın Özgür gündem gazetesine gönderdiği mektubu, olduğu gibi yayınlıyoruz.

 ***

09.02.2011 sabahında, üzerime ifade var denilip Mersin Terörle Mücadele ekipleri tarafından gözaltına alındım. Emniyet şubesine götürüldüm. Bana mahallelerde yapılan korsan gösterileri üstlenmem için son derece insanlık dışı bir biçimde baskı, şiddet ve küfürlere maruz bırakıldım. O an büyük bir şaşkınlık içindeydim, olup biteni anlamakta güçlük çekiyordum. İlgim yok dedikçe dayakla, hakaretle ve küfürlerle karşılaşıyordum. Gün içinde çocuk şubeye götürüldüm. Burada da farklı bir şey yoktu. Her şey burada da devam etti.

Bir gün sonra savcılığa çıkarıldım, emniyette bana sorulan soruların aynısı savcı tarafından da soruldu. Ancak sorulan soruların muhatabı ben değildim, onun için cevabı da bende yoktu. Ancak attıkları her adımda bir şeyleri bana kabul ettirmek isteğindeydiler. Burada da çocukluğum, masumluğum, suçsuzluğum gözden kaçırılıyordu. Amaçları belliydi sanki. Ben çocuktum ama bir Kürt çocuğuydum, doğal olarak onların gözünde suçluydum.

Artık tutukluydum ve Mersin E Tipi Cezaevi’nin kapısındaydım. Beni cezaevi askerine teslim eden çocuk şube ekipleri “size yeni ‘kaşarlar’ getirdim eti sizin kemiği de aç köpeklerinizindir” dediler. Ne demek istediklerini yine anlayamamıştım. Cezaevi askeri kimi işlemleri yapmak için beni küçük bir odaya aldılar. Arkadan bir ses “soyun ulan!” diye bağırdı. Utandım ve utandığım için afalladım. Bu şaşkınlığı yaşarken komutlarını geciktirmiştim. Üzerime gelen bedenimi darbeleyen-ruhumu inciten tekme ve tokatların şiddetiyle yere serilmiştim. Yerdeyken üzerime çullanan iki asker tarafından elbiselerimi yırtarcasına çıkardılar. Köşede duran diğer asker ise elindeki cep telefonuyla çıplak halimi çekiyordu. Ardı ardına gelen tehditler, küfürlerin haddi hesabı yoktu. “O... çocukları sizi internete atayım da görün!” Akla gelebilecek bütün küfürlere maruz kaldım. (Bu küfürleri yazmaya terbiyem müsaade etmiyor.) Bütün bu sahnelerden sonra beni cezaevi gardiyanlarına teslim ettiler. Bu duruma sevinsem de sevincim bir dakikayı bile bulmamıştı. Aynı işlemler, soymalar, küfürler burada da kendini tekrar etti. Ne sordularsa cevapladım. Ancak bir telefon vermemi istediler, verebileceğim bir numara yok dediğimde tekme, tokatlar yüzümde, karnımda, kısacası bedenimin her tarafında patladı.

‘Terör’ suçluları iki adım öne çıksın’

Götürüldüğüm oda çok kirliydi. Odada iki kişi vardı. İkisi de adli suçtandı. İçerdeki koku kusturacak kadar keskin ve pisti. Kapıyı vurduk, gelen gardiyandan temizlik malzemesi istedik. Cevabı küfür oldu. Ve sesimizi çıkarmadan gidip yataklarımızda uzanmamız istendi. Bizden sonra Yusuf adındaki adli tutuklu kapıyı çalıp temizlik malzemesi istedi. Gardiyan az sonra elinde temizlik malzemesiyle odaya girdi. Ayağa kalkmamız ve esas duruşta durmamızı istedi. Biz de öyle yaptık. Gardiyan “‘terör’ suçluları iki adım öne çıksın” dedi. Ben ve iki arkadaşım söyleneni yaptık. Öne çıkar çıkmaz gelen tekme tokatların etkisiyle yere yığıldık. Ayağa kaldırıp elindeki çekpas sapıyla ellerimize vurdular. Kısa süre sonra iki adli tutukluya seslenerek “siz oturun bu üç tane şe.....z, buraları tertemiz yapsın, 20 dakika sonra geleceğim ona göre” deyip gitti. Adli tutukluların denetiminde kocaman koğuş bize temizlettirildi. Kan ter içinde kalmıştık. Az sonra gelen gardiyan bizi havalandırmaya çıkarıp esas duruşta bekletti. Tekrar öne çıkmamız istendi. Uzun boylu kırk yaşlarında kır saçlı gardiyan, “siz bütün dünyayı da temizleseniz yine de siz p...ç siniz” ve bizi tekrar tokatlayıp çıkıp gittiler. Mersin E Tipi Cezaevi’nde kaldığımız beş gün boyunca benzer hakaret ve şiddete maruz kaldık. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Aklımıza intihar etmek bile geldi. Oysa biz çocuktuk ancak bize yapılanlar hiç de çocukça değildi.

Pozantı Cezaevi’ne sevk

Nihayet bizim adımızla yani başında çocuk yazılı olan yeni bir cezaevi olan Pozantı çocuk cezaevine sevk olduğumuz söylendi. Biran sevinmiştik. Ama yine kaygılıydık ve yeni gideceğimiz yeri merak ediyorduk, bütün bu duygular içerisinde buradan kurtulacağız heyecanıyla toparlandık. Giriş kapısına yanaşan ringe bindirildik. Kurtulmuş olmanın sevinciyle 2 saatlik yolu geride bırakmış, Pozantı’ya varmıştık.

Cezaevi askerleri işlem yapmak için küçük bir odaya aldıklarında Mersin’de yaşananlar aklıma geldi. Oraya girişte de her şey ufak odada başlamıştı. Öyle de oldu. Askerler “parti var” diyerek birbirlerini çağırıyorlardı. İlk etapta anlamasak da, gelen askerlerin ellerindeki copları görünce anladık ki burada dayak atmanın adı “parti vardır” ismiyle anlaşılıyor. Vahşetin şifresiydi. Burada da Mersin’den daha beter bir şekilde küfürler eşliğinde cop darbeleri bellerimizde, başımızda, ayaklarımızda, bacaklarımızda patlıyordu. Her cop darbesi içimizden bir şeyler koparıyordu. Duygularımız, düşüncelerimiz olup bitene bir anlam veremiyordu. Çocuk olmak ne kadar zormuş. Çocukluğumdan bile utanacak kadar vahşiceydi her şey. Çırılçıplaktık o vaziyette sıraya dizildik ve işlemi yapılana ayrıca parti veriyorlardı. Askerlerin partisi bitmiş, kahkahalar eşliğinde cezaevi personeline teslim edildik. Partinin ikinci faslı başlıyordu.

Müdür Alper Şirin ve Kadir ismindeki gardiyan

Gardiyanlar bizi bulunduğumuz yerin az ötesindeki görüş kabinleri olarak kullanılan yerin önüne götürdüler. Tekrar soyunmamız istendi. Bağırıp çağırarak hızlı hızlı soyunmamız isteniyordu bizden. Dışarısı buz gibi. İçeriye öyle bir rüzgar esintisi giriyor ki... Buraya alınmamızın sebebi de buydu. Soğuk havanın en çok vurduğu yerlerden biriydi. İki saat boyunca bekletildik. İşlemi yapılan her arkadaşım küfür, hakaret, tokattan nasibini alıyordu. Sıra bana gelmişti. Gardiyanların sordukları soruları cevaplayıncaya kadar bir hayli zaman geçmişti. Daha çok üşüyelim, titreyelim diye yavaş hareket ediyorlardı. Vücudumuzun çeşitli yerleriyle alay ediyor, kahkahalar atıyorlardı. Elbiselerim aranırken içinde bir adet sigara vardı. Bana sigara içiyor musun diye sordu, gardiyan. Evet içiyorum dedim, demez olaydım. Yediğim dayağın hesabını yapamıyorum. Öyle ki şuan anlatırken bile o anı yaşıyorum ve ruhum inciniyor. Kadir ismindeki gardiyan bana dönerek o...çocuğu, a... s... gibi küfürler ederek üzerime atandı ve gönlünce dövdü. “Bu sigaranın sende ne işi var” diye. Cebimde unuttuğumu söyledim ama bu onun için geçerli bir cevap değildi. Beni cezaevi müdürü Alper Şirin’in yanına götürdüler. Odasına girdiğimde elini uzatıp öpmemi istedi. Dayak yeme korkusuyla elini öpmek zorunda kaldım. Bir an kendimi emniyette, mahkemede karşımdaki de polis ve savcı gibi hissettim. Resmen beni polis ve savcı gibi sorguluyordu. Ben alakam olmadığını söylesem de. “Senin a....ı, s...m beni mi kandırıyorsun p...ç” gardiyanı çağırdı ve “bu p...çi odaya verin ve koğuş sorumlusuna selamlarımı söyleyin” dedi.

Oda sorumlusu olan Fırat Mutlu, yardımcısı Mert Şimşek

Maltada yürüyorduk. Odaya varana kadar hakaret ve küfürler devam etti. Odanın içine koyup mazgalı açtılar. Oda sorumlusu olan Fırat Mutlu, yardımcısı Mert Şimşek mazgala yanaştılar. Gardiyan koğuş sorumlusuna müdürün selamı olduğunu söyledi. “Bu ‘teröristi’ boş bırakmasınlar” dedi. “Sen de bizim selamımızı müdüre söyle” dedi ve “merak etmesin hakkından geleceğiz” dedi ve gardiyan mazgalı kapatıp gitti.

Her şey olduğunca aleyhime işliyordu. Birinden kurtuldum dedikçe yeni bir vahşetin içine giriyordum. Ve gelen gideni aratır türdendi. Karşımda idarenin bütün gücünü arkasına alan koğuş sorumlusu ve yardımcısı duruyordu. Ve onlar da polis, savcı, gardiyan, asker gibi hangi suçtan geldiğimi soruyordu. Ama hiç kimseye anlatamıyordum suçsuz olduğumu, üstelik çocuk olduğumu ve bu yapılanların bir vahşet olduğunu, insanım diyenlerin bu yöntemlere başvurmaması gerektiğini. Bir türlü anlatamıyordum anlatmaya çalışsam da. Ben çocuktum, kim beni dinleyecekti.

Çığlık atıyordum ama sesimi duyan yoktu

Siyasetten geldiğimi ancak söylenenlerin hiçbirini yapmadığımı söyledim. “Konuşma ulan çabuk gir banyoya” yok desem de bir müddet sonra başka çarem yoktu ve banyoya girdim. Fırat Mutlu elinde çekpasla banyoya girdi. Soğuk suyu da açıp elindeki çekpasla beni dövmeye başladı. Biri kırıldı, ikincisini getirdiler ve o da birincisi gibi bedenimde paramparça olmuştu. Her tarafım şişmişti. Çığlık atıyordum. Ama sesimi duyan yoktu. Ben çığlık attıkça büyük bir zevklen darbeler indiriyordu, her tarafım morarmış, şişmiş, ağrılar içimi parçalıyordu. Elimden bir şey gelmemiş ayrıca parçalıyordu yüreğimi. Kendimi koğuşun ikinci katında buldum. Elle beni taciz etmeye başladı. Ben onlardan kaçtıkça onlar hırçınlaşıp daha çok üstüme geliyorlardı.

Ellerinde iğne ayaklarıma, bacaklarıma batırıyorlardı

Biraz sonra beni yatağa oturtup karşıma geçip oturdular. Fırat ve Mert adlı kişiler “Bu koğuşta kurallar var. Bunları sen yerine getireceksin.” Kuralları saymaya başladılar.

1. Kural: Sabah saat 6’da kalkmaktı.

2. Kural: Koğuş, bahçeyi, bulaşıkları yıkayacaktım.

3. Kural: Sayıma 5 dakika kala onları kaldıracaktım ve yataklarını düzeltecektim. Saat tam sekizde bahçede esas duruşta bekleyecektim. Sayımdan sonra öğlene kadar onlar yatacaktı ben ise aşağıda ayakta esas duruşta duracaktım.

4. Kural: Öğlen yemeği gelince masayı hazırlayacaktım. Sonra onları kaldıracaktım. Bütün kuralları bana söyledikten sonra “neyse sen çok yoruldun git biraz yat” dediler. Çıkıp yatağa uzandım. Gözümü kapattım, yasadıklarım hep gözümün önüne geliyordu. Tam o esnada ayağıma bir şey battığını hissettim. Gözümü açtığımda. Fırat ve Mert bana gülüyordu. Ellerinde iğne ayaklarıma, bacaklarıma batırıyorlardı. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Yapacak bir şeyim de yoktu. Battaniyeyi üzerime çektim ve ağlamaya başladım. Sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Saat 6’da kalktım, bana söyleneni yapmaya başladım. O anın duygularını, psikolojik baskıyı anlatamam, ne buna dilim dönüyor ne de tarif edecek kelime bulabiliyorum. Bildiğim tek bir şey var. Bütün bunlar duygularımı, hayata olan sevincimi, çocukluğumu, paramparça ediyordu. Ve bir an evvel büyümek istiyordum.

Gardiyanlar ve müdür Alper Şirin geldi

Sabah sayım saatiydi. Gardiyanlar ve müdür Alper Şirin de geldi. Müdür, Fırat’a söyledi “bu ‘teröristin’ hakkını iyi verin. Bu, günde 5 saatten fazla yatmasın” deyip çıkıp gittiler. Ben kahvaltıyı hazırladım. Fırat ve Mert kahvaltıyı yapıp gidip yattılar. Ben ise aşağıda ayakta durmaya başladım. Pozantı Cezaevi’nde C-7 koğuşunda 11. günümdü ve 11 gün boyunca kendini tekrar etmişti vahşet.

Yemek hazırlamıştım. İlk defa benim de oturup onlarla yememi söylüyorlardı. Bir an bir daha kötü davranmayacaklarını düşündüm. Yanılmadığım uzun sürmedi. Yemekten sonra Fırat “bize kahve yap, kendine de çay yap yukarı getir.” Hazırladım ve yukarı götürdüm. Çayımı içtiğim sırada Mert eline bez parçası alıp çayı kenara bırakmamı söyledi, bıraktım. Elimi uzatmamı istedi, uzattım. Başka şansım yoktu. Ne isteseler yapmanın dışında. Elimi-ayağımı bağladılar. Ranzanın altına koydular ve çayın soğuyana kadar bekleyeceksin orda dediler. Ranzanın altında öylece 2 saat bekledim. Fırat, Mert’e “bunu çırılçıplak soy” dedi. Bu lafı duyunca korkum ikiye katlandı. Benim üzerimde iç çamaşırım kalacak şekilde soydular. Ve elle taciz edip dalga geçiyorlardı. Kimi direnişlerim olsa da vurarak beni etkisiz hale getiriyorlardı.

Başgardiyan Mustafa

Bir an Fırat’ın soyunduğunu görünce var gücümle bağırmaya başladım. Sesimi duymuş olmalı ki gardiyan mazgalı açtı, biraz rahatladım. Beni buradan alacaklarını düşündüm ancak “ne oluyor” diye sordu. Fırat “yok bir şey oyun oynuyoruz” deyince gardiyan gülerek sanki neler olduğunu biliyorcasına “yavaş oynayın” deyip tekrardan mazgalı kapatıp gitti. Ben o esnada ne kadar bağırsam da gardiyanın sesimi duymasına rağmen hiçbir tepkisi olmuyordu. Ağlamam, çığlık atmam, tepki vermem beni tacizden ve hatta belki de tecavüzden kurtarmıştı. Ancak günlerce bunun korkusuyla yatamadım. Nihayet kapıdan sesim okundu. Gardiyan hazırlanmamı ve görüşçüm geldiğini söylüyordu. Görüş kabinine gidene kadar Başgardiyan Mustafa yanıma geldi ve aileme iyi olduğumu söylememi istedi. Elime telefonu aldım, annemle konuşuyordum her şeyi anlatmak istiyordum. Ama korkuyordum. Eğer söylersem daha kötüsüne maruz kalacağımı düşünüyordum. Çünkü Başgardiyan Mustafa beni korkutmuştu. Anlatamayınca ağladım, zulüm içinde olduğumu, zor durumda olduğumu anlar diye ama onlar da anlamadı. Anlayamazlardı. Çünkü gördükleri insana benziyorlardı. Dış görünüşlerinde insan tipi vardı. Nerden bilsinler bunlarda merhamet diye bir şey kalmadığını. Nerden bilsinler yüzlerindeki tebessümün sahte olduğunu. Onların da çocuğu vardı. Oğlum-kızım dedikleri. Nerden bilsinler namus ve ahlak diye bir şeyleri kalmadığını. Bilemezlerdi. Çünkü insan kılıfında çıyanlardı, cellattılar, acı, merhamet, duygusunu yitirmiş, ruhsuz, duygusuz, Allah’tan korkmayan kullardı bunlar. Kendilerini saklamayı bilen insan görünümlü ama vicdandan, terbiyeden, yoksun mahlukatlardı. İnsanlık adına bütün değerleri yitirmiş canavarlardı. Görüş bitmiş annemle son kez bakışıp el salladık. O an çıkıp annemle gitmeyi çok istiyordum. Mümkün olmasa da bunu istiyordum. Hem de tahmin edilemeyecek kadar çok istiyordum.

Cemil ve Suat adındaki kişiler

Maltadan odaya doğru yürüyorduk. Başgardiyan yanıma geldi. “Aferin böyle ol. Söz dinle. Biliyorum siz o... ç...sunuz, ama yine de söz dinleyebiliyorsunuz,” deyip açılan odanın kapısından içeriye itti beni. İçimdeki sevinç korkuya dönüşmüştü. Her geçen gün korkum kabusa dönüşmüş, gece birkaç defa yatağımdan fırlıyordum.

38. günümdü Pozantı’da. Ancak o kadar büyümüştüm ki, bunu gardiyanlar-idare de fark etmişti. Kapı açıldığında yaşımın dolduğu söylendi ve büyüklerin içine gideceğim, onun için hazırlanmam istendi. Büyük bir heyecanla hazırlandım. Pozantı Cezaevi C-7 odasından bana ait sadece, dayak, küfür, taciz, tecavüz girişimi, hakaret, köle gibi çalışmak vardı. Bunları toplamak istemiyordum ama işlemişti yüreğime, duygularıma, hafızama... O anlar ben istemesem de sırtımda bir yük gibi benimle çıktılar odadan. Ben başka bir cezaevine sevk olacağımı düşünürken az ötedeki C-4 odasına götürüldüm. Burada 10 kişi vardı. Hepsinin yaşı büyüktü, ayrıca işçi koğuşuydu. Odaya girdiğimde 50 yaşlarında Cemil adındaki adli bir tutuklu, alıştığım soruları sordu. Daha önce polis, savcı, asker, gardiyan, Fırat ve diğerlerine verdiğim cevapları ona da verdim. Tabii benim cevaplarım diğerlerinde yarattığı alerjiyi Cemil’de de yaratmıştı. “Parti” faslı burada da sürdü, başladı. Cemil ve Suat adındaki kişiler küfürler ederek üstümdeki elbiseleri yırttı. Banyoya götürüp soğuk suyun altına koyup dövdüler.

Birden beni çağıran bir ses duydum

C-4 odasında 3. günümün akşamıydı. Gardiyan Mersin’e sevk olduğumu, yarın gideceğini söyledi. Tamam, işte şimdi artık kurtuluyorum bu iğrenç yerden! Çok sevinmiştim. Bir anlık olup biteni unuttum ve gidip yatağıma uzandım. Zaman geçmiyordu. Öylece uykuya dalmışım. Birden beni çağıran bir ses duydum. Uyandığımda karşımda Suat vardı. “Aşağıya gel” diyordu. Kalktım, aşağıya indim. Cemil de aşağıdaydı. Beni tekrardan banyoya götürüp soydular. İkisi de soyunmaya başlayınca bağırıp çığlık atmaya başladım. Yukarıdaki hepsi aşağı inip ne olduğunu sordular. Cemil “Yok bir şey, Ömer rüya görmüş korkmuş ondan ağlıyor” dedi. Bu duruma inanıp yukarıya çıkmışlardı. Cemil ile Suat beni cinsel ilişkiye ikna etmeye çalışıyorlardı. Kaçmaya, yukarıya çıkmak istiyordum. Ama bırakmadılar. Sabaha kadar devam etti. Sabah sayımla birlikte Mersin’e götürülmek üzere odadan çıkardılar. Çıkarken kapıdaki görevliler çok iyi davranıyorlardı. Hiçbir şey olmamış gibi. Mersin’e geldim ve onurlu ve şerefli insanların yattığı odaya gittim. Yeniden doğduğum gün oldu.

Hükümet yaptıklarıyla övünür durumdadır

Evet Pozantı Cezaevi’ndeki çocuklar oradan sevk edildi ve Pozantı Cezaevi vahşeti bu biçimiyle ikinci plana düştü, yahut unutuldu. Peki ya biz o vahşeti yaşayanlar bunu nasıl unutacağız?

Hükümet yaptıklarıyla övünür durumdadır. Pozantı’yla da övünüyor mu? Yaşamımızı bu denli parçalayanlar hakkında neler yapıldı.

Pozantı Cezaevi Türkiye’nin ayıbıdır. Bir noktadan sonra gerçek yüzüdür. Ben kişi olarak bunları yazmayabilirdim. Ama vicdanım el vermedi. Çünkü hapislerde yatan binlerce savunmasız çocuk var. Biz bunlara maruz kaldık, onlar bunlara maruz kalmamalı."

 

Diğer Haberler