Barzanî dema referandûmê destnîşan kir
Serokwezîrê Herêma Kurdistanê Nêçîrvan Barzanî ragihand, ku dê di nav sala 2017ê de referandûma ji bo serxwebûna Başûrê Kurdistanê bê encamdan.
Hûmara 97. ya Newepelî Vejîya
Nuştoxanê na hûmare ra Keyaksar Ateş, Abdurehman Önen û Hebûn Stembar reya verên a ke kirdkî nusenê û Newepel de dest pêkenê.
Şîretê Bedîuzzeman Mela Seîdê Kurdî
Ey Milletê Kurd! Îttîfaq di qewet, îttîhad di heyat, birayey di se’adet, hukûmat di selamet est o.
Risale-i Nur Bağlamında Anayasa Değişikliği

Risale-i Nur Bağlamında Anayasa Değişikliği

31 Ağustos 2010 Salı 14:01
Yurttaş iradesini belirleyici düzeye çıkarma mücadelemizin en az yüz yıllık geçmişi var. Geçici bazı dönemler hariç tutulursa, bu bir asırda, hukuku üstün kılmada çok başarılı olduğumuz söylenemez.
SAFÂ MÜRSEL / Taraf

Türkiye, düşük profilli demokrasi çıtasını yükseltmek için yeni bir hamleye hazırlanıyor. Yurttaşların devlet karşısındaki vatandaşlık statüsüne nicelik ve nitelik olarak yeni katkılar yapması beklenen 26 maddelik Anayasa değişiklik paketi, 12 Eylül'de referanduma gidiyor. Bir akıl tutulması yaşamaz isek, vesayetçi statüyü sarsabiliriz.

Referandum sürecinde, çağdaş İslam düşüncesinin muktedir temsilcisi Bediüzzaman Said Nursi'nin, “Mademki Meşrutiyette hakimiyet millettedir, Mevcudiyet-i milleti göstermek lazımdır” dediği demokratik bir görevle karşı karşıyayız. Onun Meşrutiyet döneminde seslendirdiği ve hep takipçisi olduğu milli irade tecellisi, referandum oylamasında, bir yurttaş sorumluluğu olarak önümüzde duruyor.

Referanduma sunulan paketin yeterliliği veya yetersizliği üzerinde çok şey söylenebilir. Bu mazeret, bir inadın bahanesi olmamalıdır. Bugünün reel politiği, 'muhali talep etmek' değildir, mevcudu kısmen iyileştiren paketin kabul edilmesidir.

Toplumlar dinamik organizmalardır. İhtiyaçlar arttıkça yeni düzenlemeler gerekecektir. Toplum olarak elimizdeki anayasa ile bu gerçeği yaşaya geldik ve yaşamaya devam ediyoruz. On yedi defada seksen maddesini değiştirdiğimiz bir anayasayı, bu gün yeni bir revizyondan geçireceğiz. Keşke, baştan sona yenilenmiş bir anayasayı oyluyor olsa idik... Bugün için mümkün görünmüyor. O halde 'Bir şey tamamen elde edilemezse, tamamen terk edilmez' ilkesi ışığında, yapılan değişikliklere hayır deme lüksümüz yoktur. Bugünün ihtiyacı ve gerçeği, anayasa değişikliğini hayata geçirebilmektir.

Bediüzzaman, 1908 -1960 yılları arasında insan hakları mücadelesinin hep odağında yer aldı. Kişilik ve eserleri baskı altına alınmak istendiğinde, bedeli ne olursa olsun, “ben hak ve hukukumu hiçbir keyfi kanunla tahdit ettirmem” diyebildi. Kamu gücünü kullananlar başta olmak üzere, herkesin hukuka ve insan haklarına saygılı olmasını istedi. Muhalif-muvafık herkesle insan haklarını gözeten bir münasebet anlayışını benimsedi. Hatta kendisine hukuk dışı uygulamaları yapan tek parti iktidarının mensuplarını kazanmanın ve onları baskıcı politikalardan uzak tutmanın arayışı içinde oldu. Onlara, insan haklarına saygılı olmalarını, milletin inanç ve değerleriyle barışmalarını telkin etti. Bu amaçla insani ve medeni ilişki kapısını hep açık tuttu. CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran'a, 1946'da yazdığı mektupta, partisinin geçmiş yirmi yılda yaşattığı sıkıntıya rağmen düşmanlık duygusu içinde olmadığını, hatta kendisiyle 'dost ol'ma arzusunu dile getirdi. CHP'nin inançlara saygılı olmasını, 'milliyetperverlik ve hamiyetperverliğin' gereği olarak talep etti. Yanlışlarını eleştirmekten geri kalmadı, fakat onları, dışlamak gibi duygusal, tepkici ve kavgacı bir yol izlemedi.

Demokratlar 1950'de iktidara geldiğinde, aşırı sol düşüncelerin de kolayca ifade ve propaganda edilebildiği bir ortam doğmuştu. Bu durum DP iktidarını rahatsız etti. Tedbir aramaya yöneltti. Hükümet, 1951 yılının aralık ayında Ceza Kanunu'nun 141 ve 142. maddelerindeki şiddet unsurunu kaldırdı, Marksist ve sınıf çatışmasına dayalı fikirlerin propagandasını cezalandıran, yani düşünceyi suç sayan bir düzenleme yaptı. Bediüzzaman, bu düzenleme üzerine DP milletvekillerine bir mektup yazdı ve yapılanın yanlışlığı ve yetersizliği üzerinde durdu. Söylediği şuydu: “Solculuk cereyanı, adliye vasıtasıyla verilen maddi ceza ile” durdurulamazdı. Esas yapılması gereken iş, özgürlükçü bir ortam sağlamaktı ve dini propagandayı yasaklayan 163. maddenin kaldırılması idi. Çözümü, düşünceyi cezalandırmakta değil, dinî terbiyenin 'mekteplerde tatbik edilmesi'nde görüyordu.

Statükocu anayasayı değiştirmek bir tarafa, Bediüzzaman, Ceza Kanunu'ndaki tek maddenin kaldırılmasına bile büyük önem atfediyordu. O günün iktidarı bunu göze alamadı. Fikir, Din ve Vicdan Özgürlüklerini ihlalin kaynağı haline gelen bu maddeleri kaldırmak, yani düşünceyi suç olmaktan çıkarmak 1989'da rahmetli Özal'a nasip oldu.

Bu açıklamaları, Bediüzzaman'ın, müspet gelişmeye yol açacak her vesileyi değerlendirdiğini göstermek için yaptım. Bu bilgiler ışığında anayasa değişiklik paketine nasıl bakılmalıdır? 'Nereden ve kimden' gelirse gelsin 'istifade'den yana olma şeklindeki 'Hakperestlik' ilkesiyle paketin içeriğine mi bakalım; yoksa 'bunu kim yapıyor' diye, niyet okuyucu siyasi bir tavır mı koyalım?

Tercihimizi, Bediüzzaman'ın siyasi olaylar karşısındaki ilkeli tutumu pekala belirleyebilir. Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü gibi Bediüzzaman, kişi ve kurumlara karşı, önyargılı bir saplantı içinde hiç olmadı. Muhataplarının benimsediği yönlerini övdü, benimsemediği yönlerini eleştirmekten kaçınmadı. Padişah II. Abdülhamit'e karşı tutumu bunun tipik örneğidir. İttihatçılar, özgürlükçü çizgide kaldığı ölçüde onlarla beraber oldu. Meşrutiyete destek ve kuvvet verdi. Aynı İttihatçılar çeteciliğe saptıklarında, ilk tepkiyi O gösterdi. Cumhuriyet kurulurken fikir ve cephe desteği verenlerin başında yer aldı. Zaferden sonra başlayan yeni dönemde, tarihsel köklere, maddi ve manevi kimliğe bağlı kalınması için yol gösterici ilkesel telkinlerde bulundu. Kurucu kadrolar geçmişi tasfiyeye yöneldiğinde karşılarına yine Bediüzzaman çıktı. Cumhuriyet döneminin olumsuzluklarından sorumlu gördüğü CHP'yi bile her fırsatta halkın değerleriyle barışık bir çizgiye çekmeye çalıştı. Menfaat vermese de zarar vermesini engelleyici bir özen içinde oldu. Bediüzzaman'ın siyasal olayları okumada benimsediği tutum, toplum yararına gördüğü sonucu almaya yönelik realizmden başka bir şey değildi.

Anayasa değişikliğini, Bediüzzaman'ın sosyal ve siyasi olaylara ilişkin yaklaşımı ışığında irdelediğimiz zaman şu husus dikkate alınmalıdır: Yirmi altı maddelik değişiklik paketinin yirmi dördünü bir tarafa bırakınız. Hatta, bir an için yok farz ediniz. Paketteki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ve Anayasa Mahkemesi'nin yapılanması hakkındaki iki madde, demokrasi tarihimiz ve Risale-i Nur hizmeti açısından irdelenmeye muhtaçtır.

Bediüzzaman'ın mahkeme müdafaalarında sıklıkla üzerinde durduğu iki ifade vardır. Çektiği bütün sıkıntıların buradan kaynaklandığı inancındadır. Bunlardan birisi, 'adliyeyi ve hükümeti şaşırtanlar', diğeri 'adliyeyi desiseleriyle iğfal edenler'dir. Bunları yapanlar hakkında 'ifsad komitesi' nitelemesi yapar. Yargıyı siyaset kurumunun payandası yapan vesayetçi kamu ajanlarına yönelik şikâyetini bu ifadelere yüklemiştir. 'Adliyeyi iğfal edenler', hükümetleri milli iradenin beklentilerini yapmaktan alıkoyan, yargıyı siyasallaştıran sivil-asker bürokrasiden başkası değildir. Bunlar siyasi hayatımızdan hiç eksik olmadılar. Referandum paketinde bu iki kurumun, milli irade denetimine açılacak şekilde düzenlenmesi, sırtını vesayet sistemine dayayan statükocu çevrelerin keyfini, hatta uykusunu kaçırıyor. Değişime direnenler, bu iki madde değişirse, ideolojik Kemalist yapının çökeceğini iddia ediyorlar. Demokratikleşmenin şartı ve gereği olan bir değişimi, korku ve tabu üreterek engellemek istiyorlar.

Değişime direnen çevreler 163. Madde kaldırılırken de aynı söylemlerle muhalefet yaptılar. “TCK:163 maddesinin kaldırılması Anayasa'nın değişmez maddelerine aykırıdır, sistemi koruyan bir hükümdür, değişirse, devlet çöker” şeklinde yoğun bir direnç gösterildi. TCK:163. Maddesi kalktığından bu yana hiçbir olumsuzluk olmadığı gibi, Din ve Vicdan Hürriyeti ciddi bir rahatlama gördü. TCK: 163. maddesinin kaldırılmış olması, bir tabunun yıkılması ve bir psikolojik eşiğin aşılması oldu. Millete güvensizliğin hiçbir ciddiyeti olmadığı görüldü. Eğer yirmi yıl evvel 163. madde kaldırılmasaydı, bugün 26 maddelik değişimi herhalde bu kadar rahat konuşamazdık.

Milletin iradesini belirleyici kılmak için bugün yapılması gereken iş, öncelikle yargı vesayetini aşmaktır. Türkiye, öncelikle HSYK ve Anayasa Mahkemesi'nin yeniden yapılandırılmasını sağlamadıkça, demokratikleşme beklentisi, hayali bir iyimserlikten ileri gidemez ve gidemiyor. Milli iradenin seçtiği bütün iktidarlar, hep bu iki maddedeki vesayetle kelepçelendi. Sisteminin vasileri, “hükümet olursunuz ama iktidar olamazsınız” güvencesinin keyfini, 1960'lardan sonra bu iki maddeye dayanarak sürdüre geldiler. Şimdi vesayetçi statükodan yana duran resmi -sivil bütün odaklar, değişime direnmeye devam ediyorlar. Türkiye, çok partili hayata geçtiğinde yapması gereken bir işi, ancak bugün yapmaya teşebbüs edebilmiştir. Vesayetten beslenenlerin değişime karşı çıkması anlaşılabilir bir şeydir. Fakat demokrasiden yana olması gerekenlerin, partizan kaygıları aşamayıp bahanelerle değişime direnmesi anlaşılabilir bir durum değildir.

Sadece şekil denetimi yapsın diye Anayasa değiştiriyorsunuz. Yargı, ne yapıp ediyor, esastan denetim yapıyor. Millet ve Meclis iradesini hiçe sayıyor. Seçimle gelen iktidarları yeni bir seçimde denetleyip değiştirebiliyorsunuz, ama vatandaş olarak siyasallaştığında, yargıyı denetleme şansınız hiç yok.

Tarafsızlık ve bağımsızlık kaygısı taşımayan, azınlık siyasetinin arka bahçesi olmaktan kaçınmayan yargı imajı, adalete olan inancı sarsmıştır. Halbuki Bediüzzaman'ın deyişiyle “adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz.”

Bizde yargının böyle olduğu söylenebilir mi?

Söylenemez.

Öyleyse, gelin değiştirelim.




Diğer Haberler

Diğer Haber Başlıkları