Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Şervan’a Kız İstenecekti Hayrettin Hocam (Yakup Aslan)

Şervan'a Kız İstenecekti Hayrettin Hocam (Yakup Aslan)

19 Mayıs 2012 Cumartesi 12:44
Hayrettin hocanın son olarak kaleme aldığı yazı, üslup ve içerik açısından hayatın içerisinde olmayan, sosyolojik gerçeklerin gerisinde dondurulan bilginin beyan edilmesi durumunda, nasıl garip bir fotoğrafın ortaya çıktığını göstermesi açısından ilginçti

Bu psikolojiyi doğru anlayabilmemiz, mağduriyetleri üreten ana damarı tespitimiz açısından önemli bir yöntem olacaktır. Soyut kavramlarla, son günlerde Donkişot’un yel değirmenleriyle savaşına benzer bir tarzda, saldırganlaşan savunma psikolojisini anlamaya çalışalım. Bütün renklerin tek renge dönüştürülmek istenmesi ütopyası bu psikolojiyi şekillendiren unsurların başında gelir. Basit bir örnekle… Bilindiği gibi elmaların birkaç çeşidi var. Yeşil, sarı, kırmızı, tatlı, mayhoş gibi özellikleri olan elmalar gibi. Bunların hepsini aynı şartlara sahip bir şekilde özellikleriyle birlikte bir arada tutarsak, tanım ve vasıflandırma açışından hiçbir sorun olmayacaktır. Ancak bunların tamamını meyve sıkıcısında ezer ve suyunu çıkarırsak, bunun adı somut olarak meyve suyudur. Bu suya elma dememiz mümkün değil. Daha öncesindeyse, bütün elmalar kendi özellikleriyle eşit şartlarda elma vasfına sahipti, biz onların tamamını veya bir kısmını değiştirdiğimiz zaman, elma vasfını kullanmamız düşünülemez. Elmalardan sadece birini ezip, suyunu çıkarırsak ve bunu sistematik bir şekilde her dönemde tekrarlarsak, burada ne adaletten ve ne de eşit şartlardaki fıtri özelliklerden söz edebiliriz. Belirli elmaları koruyup, sadece bir elmayı sıkıcı cenderede ezersek ve bu operasyonu diğer elmaların varlıklarını sürdürmelerine araç haline getirirsek adaletli davranmış olmayız. Diğer yandan bu makul, mantıklı, gerçekçi, adil olmayan yöntemin bir ritüel halini almasını doğru kabul eder ve bu savunmayı dini argümanların arkasına sığınarak yapmaya kalkışırsak adil davranmış olmayız. Ümmetin yapılanmasını bu örnek doğrultusundaki somut kavramlarla değerlendirebiliriz. Ümmetin anlamını kavramsal olarak ve hukuki olarak anlatmanın, tekrarın tekrarı olacağından çok da faydalı olacağını düşünmüyorum. Netice olarak, bütün renklerin ve özelliklerin bulunduğu bir güç ve inanç birliğinin ismidir. Bunun anlamı tek renklilik değildir. Selmani Farısi, Suheyli Rumi, Bilali Habeşi ve benzer bir sürü renk var. Bütün renklerin eşit şartlarda bir arada bulunması hem ruhsal kompleksleri hem de adaletsizlikleri bertaraf etmeye yetecek boyuttadır. Kimse yok sayılmadığı, adaletsizliğe uğramadığı zaman birliktelik anlam ifade eder.

Hayrettin Karaman hocanın son günlerde adaletin hiçbir renginin olmadığı bu çerçeve içerisinde yaptığı açıklamaya gelince. İsmini duyduğum günden bugüne kadar, düşüncelerinden veya pratiğinden çok da etkilendiğimi söyleyemem. Hatta verdiği fetvalar ve duruşu hiçbir zaman bana sıcak gelmedi. Bu bir itiraf. Ancak mesele bu değil… Alimlerin emeğine, çektikleri büyük zahmete kim olursa olsun büyük bir saygım var ve hatta hoşuma gitmeyen düşünceleri olsa bile onların birikimlerinden dolayı büyük hayranlık duyar ve bu geleneğin korunmasına değer veririm. Hayrettin hocanın son olarak kaleme aldığı yazı, üslup ve içerik açısından hayatın içerisinde olmayan, sosyolojik gerçeklerin gerisinde dondurulan bilginin beyan edilmesi durumunda, nasıl garip bir fotoğrafın ortaya çıktığını göstermesi açısından ilginçtir. Abdulkerim Zeydan’a dayanarak vermiş olduğu fetvanın, sosyolojik refleksin dışında kayda değer hiçbir karşılığının olmadığı açıktır. Her şeyden önce Zeydan ile ortak etnik endişelerinin olduğunu düşünüyorum. Saddam, Irak’ta Halepçe veya Enfal operasyonlarıyla binlerce Müslüman Kürd’ü katlederken Zeydan bir kenara sinerek, sessizliği tercih eden bir kişilik. Ne fakih olduğu ve ne de İslami bir sorumluluk sahibi olduğu gündeme geliyordu. Olayı biraz da olsa irdelemek isteyenlerin Zeydan’ın kişiliğine ve özgeçmişine bakmasını tavsiye ederim. Peki, Hayrettin hocaya ne oluyor da, hangi saiklerle paniklediği ortada olan böyle bir kişiliğin din adına söylediği sözlerine değer veriyor. Yoksa giderek seslendirilen yeni bir yöntem mi formüle ediliyor? Türkiye’de Kürtlerin imhası yöntemlerinin skalasına baktığımızda, son süreçte denenmemiş bir tek bu yöntemin kaldığını düşünüyorum. İslamcı mahallede, bir zamanların en radikal düşüncelerinin üretildiği Yeni Şafak gazetesinde fakih vasfıyla ünlenmiş bir hocanın egemen zihniyetten yana görüş belirtmesi en etkileyici ve kalıcı bir yöntem olarak görülmüş olmalıdır. Kariyerini, adalet ve hakkaniyetten uzak çelişkiler içeren bu açıklamasıyla, ayaklarının altına almasının ruhsalını doğru okumamız gerekir. Savunma din adına olunca tepki alıyor. Birincisi, Türkiye cumhuriyeti veya Irak İslam devleti değildir ve bunun başındaki insan ümmetin halifesi hiç değil. O zaman hangi ümmetten bahsediyorlar. Osmanlı ütopyası çerçevesi içerisinde böyle bir itiraz yapılıyor. Eğer kurulu devletlere yeni bir devletin eklenmesi ümmete zarar verecekse, o zaman sayın hoca neden Kıbrıs, Bosna, Azerbaycan, Filistin, Moro, Doğu Türkistan gibi birçok bölgenin devlet olma çabalarına karşı bir yerlerden fetva bulma zahmetine katlanmıyor? Filistin halkının özgürlük mücadelesi kutsallarımızın en önüne çıkarıldığı zaman neden feryat etmedi? Ümmet, “Kürtler diğer birleşenleri gibi eşit haklara adil bir şekilde sahip olduğu zaman” zarar görmez ve bütünlüğü bozulmaz? Kürtler, bugüne kadar bu ümmet bilincine hangi tarihte ilgisiz kaldılar? Eyyübiler, Osmanlı ve hatta daha sonraki dönemlerde aldatılmış olduğunu, oyalandığını, kandırıldığını bile bile bu birliktelik için büyük bir özveride bulunduğunu hiç kimse inkar etmez. Kürtlere yapılan haksızlık, adaletsizlik, ötekileştirme, yok sayılma zulmü ortadan kalktığı zaman, ümmet daha güçlenecek ve kendi sorunlarını daha rahat bir şekilde çözüme kavuşturacaktır.
Hayrettin hoca, Abdulkerim Zeydan’ın derin birikiminden istifade etmeden önce Erzurumlu bir doktorun mektubunu düşüncelerine referans yapıyor. Ürkek ve çekingen bir şekilde... ‘Bu mektubun konuyla ilgilenenler için iyi bir referans olacağı’nı söylerken, nasıl bir mutluluk duyduğunu tahmin ediyorum. İroni yapıyor, Ahıska Türkü olduğunu söyleyen hoca. Aynı refleksi gösterenler gibi. Ne ilginçtir, egemen devlet karşısında duyulan ezikliğin ve kompleksin neticesinde bayrak, millet argümanlarına yönelenlerin çoğu bu topraklar üzerindeki Türkler değil. En basit örneğiyle Gürcüler şu anda devletin ana damarında yer alıyorlar. Sorunun en büyüğü de yabancılıktan kaynaklanan ezikliğin, azınlık kompleksinin çoğu yerde saldırganlığa dönüşmesidir. Mektup sahibi doktor, ‘ülkede kendisini Türk olarak görmek istemeyenlerin olduğu’nu, ‘ancak taleplerinin bununla sınırlı kalmadığını; kültürel, siyasi alanda olacak, olmayacak başka taleplerinin de olduğunu ve İslam alimlerinin “kavmiyet meselesine” meşru bakmadıkları’nı vurguluyor. İlginçtir bu sadece Kürtler söz konusu olduğu zaman gündeme geliyor. Yani açık bir şekilde söylemek gerekirse, rejimin en modern silahlarıyla, işkence “faili belli” cinayetlerle, zindanlarla, linçlerle, ötekileştirmelerle imha edemedikleri Kürtleri din silahıyla vurmanın, tetikçiliği yapılıyor. Kürtleri dinle vurmak kadar alçakça bir yöntem olabilir mi?

Kutsal devlet savunması endişesini taşıyor bu söylem. Zira mektubunun başka yerlerinde bayrak, vatan, milletten bolca dem vuruluyor, sorunu çıkaranların millet ve memleket düşmanları olduğu ve olayı istismar ettikleri söyleniyor. ‘Kürtlerin kökeni ile ilgili tartışmalarda adeta bir kırılma, bir dönüm noktası yaşandığı, birçok Kürdün aslının Türk olduğu, Zazaların yapılan DNA testinde Kürt olmadıklarının anlaşıldığı’ türünden teraneleri, Iraklı Zeydan’ın açıklamalarına zemin hazırlığında serdediyor. Sözkonusu doktorun, kendisine Kürt diyenlerin yanında Kürt kökenli olmadıklarını söyleyen milyonlarca insan olduğu teziyle, zulüm konseptinin bu alanı güçlendirmesi fikrini ortaya atıyor. İnkâr ve imha konseptinin aklına sokulan bu fikrin yanında, Kürtlerin en rahat dinle aldatılabileceği tezine de işaret ediliyor. Bir taraftan ‘ümmetin ve dinin en temel ve değerli bir parçası olarak Kürt kardeşler’ görülürken, diğer yandan onların Müslümanlaştırılmaları için, bu yöntem ilk defa uygulanıyormuş gibi dört koldan faaliyete geçiliyor. Fetullah ve benzeri grubların 3. İnsiyatif, STK çalışmalarının yanında Diyanet İşleri, çok büyük yatırımlarla Kürdistan coğrafyasındaki bütün melaları (Diyanet sertifikalı olmayan hocaları) kendi bünyesinde toplayıp, medrese usulüyle gençleri belirlenen müfredat dahilinde eğitebilecekleri bir projeye dahil etmeye başladılar bile. Bütün bu yapılanların sekülerizm ve modernizme karşı bir savunma refleksi olduğunu düşünebilen olur mu acaba?

İslam, hiçbir kavmin üstünlüğüne prim vermemiştir. Öyle ise, beşeri alanda hiç kimsenin kimseye üstünlüğü veya bütün hakları kendisi için hak görmesi sözkonusu olamaz. Kardeşlik, herkesin eşit şartlarda, aynı haklara sahip olduğu bir zeminde mümkün olabilir. Adaletin olmadığı, hakların çiğnendiği, insan hakları ihlallerinin bir kesimin güçlenmesi için yaygınlaştırıldığı bir zeminde kardeşlikten söz edilemez. Hoca, bu alanda çalışanların istifade etmesi için iki bölümde sunduğu mektubun en sonunda şu görüşlere yer veriliyor: “Kısacası, bizim gibiler için ırk veya ırksal haklar önemli değil, huzur, geçim ve Allah'ın rızası önemlidir. Ayrıca vatanın birliği ve ay yıldızlı bayrağımızın dalgalanması da önemlidir. FEDERASYON YA DA ÖZERKLİK GİBİ ŞEYLERİ İSTEMİYORUZ.” Yorumlamaya gerek var mı?

2011’de Kerkük'ün Irak'tan ayrılarak Federal Kürdistan'a bağlanmasını haram kabul ederek, Müslümanların buna karşı çıkması için çağrıda bulunmuş olan Dr. Abdulkerim Zeydân’ın bu düşüncelerini referans olarak alan Hayrettin Kahraman hoca, “yapılan yanlışları kullanarak ayrı bir Kürt devleti kurmak ve Türkiye'yi bölmek isteyenler yanlış yoldadırlar”. Diyor. Hangi ruhsal perspektiften olayı bu şekilde okuduğunu anlamak zor değil. Yapılan bütün bu haksızlıkların tek müsebbibi olarak siyasi bir iradeyi görmek ve karşı tarafın hiçbir suçu yokmuş gibi davranmak, en son 1950’li yılların sonuna doğru ilk kez Diyarbakır'a gitmiş olan bir fıkıh uzmanı Hayrettin Hocanın şanına yakışmıyor. Adalet böyle mi ikame olacak? Mazlumdan yana olmak risklidir ve çoğu zaman bedel ödemek zorunda kalabilirsiniz. Egemenden, güçlüden, iktidardan yana olmanın hiçbir riski yoktur ve getirisi de vardır… Rahmetli Şeriati’nin kapıkulu ulemasına neden o derece itiraz ettiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Kerbela’da yüzlerce masumun öldürülmesinde veya daha sonrasında binlerce cinayette güçlüden, egemenden, saraydan yana olan ulemanın fetvasının rolü olmadığını kim söyleyebilir? Şeriati onların bu inhirafına itiraz ediyor. Adaletsizlik ve haksızlığı bu şekildeki sorumsuzca açıklamalar şekillendiriyor. Hayrettin Hoca, bazı insanların yapmış olduğu bu açıklamaya tepkiler geldiğini söylüyor. Normal değil mi?

Ahıska Türklerinin dramını satırlarına taşıyan Hayrettin Hoca, Kürtlerin bu topraklar üzerinde ne dramlar yaşadıklarını düşünmüyor bile. “Dram bir tane değil, Filistin, Lübnan, Çeçenistan, Keşmir, yabancı ülkelerde yaşayan Müslümanlar... ile ilgili dramlar var. İnsan olduğumuz için insanlara ait dramlar, ıstıraplar, zulümler karşısında duyarsız ve ilgisiz kalmamalıyız, ama benim Ahıska Türkleri ile ilgim yalnızca insanlığımdan değil, akrabalığımdan da kaynaklanıyor.” Diyen Hayrettin Karaman Hoca, kardeş olarak ilan etmekten çekinmediği Kürtlerin tarih boyunca neler çektiğini samimi bir şekilde ve istismar etmeden, hayal ettiği ütopyasına araç haline getirmeden gündemine taşıması gerekmiyor mu? “Rahmetli ebemin tatlı dilini orada bulmuştum” derken, başka insanların ana dillerini konuşmalarının önündeki engellerin kaldırılması için herhangi bir çaba göstermedi. Belki hiçbir zaman Kürtlerin ismini bile ağzına almadı. Kürtlerin talepleri ciddiyet kazandığı, bu siyasi iradenin vurulması sözkonusu olduğu zaman zorunlu olarak gündemleştiriyor. Sayın Hocam, PKK olayın çözümü için konumunu bırakmamada inat ettiği zaman mı, Kürtler veya onlarla ilgili hak ihlalleri aklına geldi? Bu gerçek olmasaydı, yanınızda vasıfsız(!) İslamcılık yapan Kürtlerin kendi aralarında Kürtçe konuşmalarına tahammül etmeyecektiniz! Öyle değil mi? Kürtlerin aslının Türk olduğu, Kürtlerin tamamının bu hareketi desteklemediği, hepimizin kardeş olduğu, ümmet bilincine sahip iken iyi kötü, güçlü zayıf dönemleri olsa bile genellikle dinini, din bağını, etnik aidiyetinin önünde ve üstünde tutulduğu türünden alışık olduğumuz ironilere sarılan Hoca, ısrarla “Türkiye'yi bölmek isteyenler yanlış yoldadırlar. Doğru yol/çözüm yanlıştan dönmek, hakkı teslim etmek, her hal ve kârda "İslam kardeşliği" temelinde birliği kurup korumaktır.” Diyor. Türkiye’nin bölünmesini bu zihniyet inşa ediyor.

Osmanlıdan beri devam eden bir zulüm var ve bize düşen başkalarının hatalarıyla uğraşmanın yerine bu zulme dur demektir. Kürtlerin etnik taleplerine cevap vermeden, kardeşlikten söz etmek adil bir duruş olmaz, tersine sorun çözümsüzlüğe mahkûm edilir. "Çocukluk illizyonları" formüle edilerek, din adeta bir “oyalama, kandırma, uyutma ve teselli” olgusu haline getirilmek isteniyor. Dini sosyopsikolojik maksatla araçsallaştırmak neredeyse bütün egemen güçlerin yöntemdir. “Tüm kuşatıcılık iddialarına rağmen, egemen güçlerin aciz kaldığı alanları dinle doldurmaya çalışarak, vahi kodlarını kendi istekleri doğrultusunda şekillendiren bu çevreler, adaleti sadece kendileri için istediklerinin farkında da değillerdir” demek saflık olur… Eğer, İslam hukukuna göre Kürtlerin hakları biliniyorsa, onlara çok şey borçlu olduklarını da bilmeleri gerekir.

Suriye veya Filistin’de insan hakları ihlallerinden söz edenler ve hatta aldıkları brifinglerin neticesinde savaş tamtamları çalmaya başlayanlar, Kürtler konusunda çark etmeseler ve onları “kardeşlik, ümmetin birliği” veya dinle vurmasalar hiçbir sorun kalmayacak ve belki de çözümü hiç kimseye bırakmadan kendi içimizde halledeceğiz. Türk asıllı olmayanların Türkçülük yapmasından kaynaklı ciddi bir sorunla karşı karşıyayız ve Osmanlıdan beridir devam eden bir zulüm var, imha var, yasak var. Başka ideolojilerin, ülkelerin müdahalesi bahanesi bu gerçeği örtbas etmeye yetmez. Çelişkilerinin, çifte standartlarının, dini kalkan olarak kullanma erdemsizliklerinin farkında olmamaları mümkün değil…
Hayrettin Hoca, “Kim Sorumlu” başlıklı yazısının MGK’da söz konuşu edilmesinden duyduğu memnunluğu dile getirerek, sorumluluk alanında safının nerede olduğunu beyan ediyor. Biz de belirtiyoruz. Biz mazlumdan, hakları çiğnenmiş olandan yanayız. İnancımız da insan olmamız da bunu gerekli kılıyor. Kim olursa olsun, bu kural değişmez. Yol gösterici yazının bir bölümünde şöyle deniliyor: “PKK saldırıları ve bunun doğurduğu zararların baş sorumlusu PKK ve onu destekleyenlerdir.” Peki, sayın hocam bu mantıkla fıkhi bir hükmü vermeye nasıl cesaret edebiliyorsunuz? Müslümanların etnik, köken ve ırk meselesini tartışma alanın dışında tutsunlar derken, bunu adil bir çerçeve içerisinde değerlendirmediğinizi söylersem, haksızlık yapmamış olduğumu düşünüyorum. Ayağınızı terazinin size taraf olan kefesine koyarak, adaleti sağlayamazsınız. Kardeşlik de olmaz. Evet, Allah katındaki üstünlük, takvadır. Ancak, bu bütün haksızlıkları yapıp, adalet ve eşitlik esasına uymadan bu değerlerin arkasına sığınmakla olmaz, takla olur. Sadece cumhuriyet döneminde değil, Osmanlıdan beridir Kürtlere yönelik imha, yok sayma, asimile etme veya değişik argümanlarla dönüştürme operasyonları hiçbir zaman durmadı. Şu anda Kürtlerin dinle vurulmaya çalışılması da bu projenin bir parçasıdır ve tamamen taleplerini erteleme, öteleme maksadıyla bu din kardeşliği gündeme getirilmektedir. Ha şunu da söyleyeyim, Kürtler hiçbir şart ve zamanda inançlarından taviz vermediler ve eğer sekülerizme savrulma olmuşsa, bu art niyetin fark edilmesinin büyük etkisi olmuştur. Şöyle bir tarihe bakın bu alanda kim samimi ve kim gözü kara…

Sayın Hocam, eğer “Yerlerinden yurtlarından çıkarılmışlar, bölgeleri uzun yıllar bakımsız ve ilgi dışı bırakılmıştır. PKK meselesi ortaya çıktıktan sonra da önemli yanlışlar yapıldığı, sivilleri bırakın, bazı komutanlar tarafından bile itiraf edilmiştir...” şeklindeki düşüncelerinizi, Kürtlerin prestij kazanmasından önce söyleme cesaretini gösterebilseydiniz, sorun çözülmesine büyük bir katkı sağlamış oldurdunuz ve bizim gibi insanlar sizin samimiyetiniz karşısında saygıyla eğilirlerdi. Ama bugün bu sözleriniz, zulme prim vermekten başka hiçbir işe yaramıyor. Sadece saf Kürtleri kandırmaya yönelik bir çaba olarak görülen bu açıklamalarınıza elbette kanacaklar olacaktır ve birileri “Kürt, dil, tarih, gelenek, fıtri değerler, hak, mazlum, insan hakları ihlalleri” asli mesele değil, bugün bunları gündeme taşımayalım” diyecektir ve buna da sizin beyanatınızı referans olarak gösterecektir. Kutsal devleti koruma, kollama ve savunma adına ortaya koyduğunuz bu refleks ne dinle, ne de ahlakla ve insani değerlerle bağdaşır. İnsan, hiçbir kardeşinin haklarını kısıtlamaz ve kendisine benzetmek için ona hurafelerden örülen deli gömleğini giydirmez. Doğru diyorsanız önce siz giyin ve şu anda Kürtlerin talep ettiği haklardan feragat edin.
Önce, kendinizi kardeşinizin dilini öğrenmeye zorlayın. Kendinize Türkçe konuşmayı, düşünmeyi, hayal etmeyi, yazmayı, rüya görmeyi yasaklayın. Hatta haram sayın, çünkü bugüne kadar Kürt kardeşlerinize bu haksızlığı yaptınız. Bırakın onlar da kendi iradelerini kendileri tayin etsinler. Kendi aklınıza güveniyor, kardeşinizin aklına güvenmiyor musunuz? Öfkeme kapılıp, sitem etmekte aşırıya kaçmış olabilirim. Allah, mazlumun öfkesini mazur görüyor, siz de görün. Hoca konuyla ilgili beyanatlarında şöyle diyor: “Osmanlı dağılma sürecine girince birçok uyduruk ulus devlet çıkardılar. Bu sürece girmeden önce bu sonucu gören alimler gerekli uyarıları yaptılar, İslam birliği için yollar, yöntemler gösterdiler.” Böyle bir analiz, sadece Kürtler gündeme geldiği zaman aklınıza geliyor. Ahıska Türkleri, Doğu Türkistan, Kıbrıs, Filistin, Moro, Eritre ve ismini hatırlamadığım birçok bölgede özgürlük mücadelelerini desteklerken duygulanıyorsunuz ve hatta Kerkük, Erbil gibi şehirlerde bir bağımsız Türk devleti kurulmasına bile ses etmezsiniz… Peki, bu nasıl kardeşlik, bu nasıl vicdan? Abdulkerim Zeydan gibi bir alimin fetvasının arkasına sığınma ihtiyacı duymayacak kadar tecrübeniz, birikiminiz var. 'Bölücülere fırsat vermemeli, ısrar edenler cezalandırılmalı' diyen Zeydan gibi alimlerin tarih boyunca zulme nasıl yardımcı olduklarını, zalimlerinin rahat hareket etmesine zemin hazırladıklarını sadece yakın tarihimize baksak rahatlıkla görebiliriz. Bu vesileyle. Sizi imana, hidayete davet etmiyorum. Adil olmaya, empati yapmaya, kendin için hak gördüğünü kardeşin için de görmeye davet ediyorum. Bir kez olsun, önyargısız bir şekilde Roboski’ye gidin ve orada öldürülenlerin hikayesini dinleyin. Yüz günden bu yanadır travmaya dönüşen acılarına ortak olun… 23 Nisanda Roboski’de öldürülen çocuklar unutularak bayram yapıldı. Son dönemin en trajik olayıdır Roboski. Roboski, hükümetin medya ile el ele bir olguyu nasıl değiştirebildiklerini göstermesi açısından da ilginçtir. Medyanın olaya yaklaşımını yeniden hatırlamanızı dilerim. Hatta en muhafazakâr medyanın… O gün inşa edilen olgu bugün de değişmemiştir. Dört kez hava saldırısıyla bombalanan, masum insanlarla ilgili algıyı hükümet/medya işbirliği içerisinde değiştirdi. Sayın hocam, o bombalar ümmeti vuran bombalardı, bunu neden anlayamadınız. Vurulan insanların yakınlarından küçük bir kız çocuğunun, “Bir de Erdoğan ben Müslümanım diyordu, bunu bize kafir de yapmaz! Selam ile birlikte bütün hayallerini de yaktılar.” derken nasıl bir duygu içerisinde olduğunu düşünebiliyor musunuz? Öldürülen 34 kişinin büyük bir bölümü çocuk. Bunun nasıl bir duygu olduğunu anlayamazsınız, çünkü medya hemen olayın ardından yılbaşı karnavalıyla olayı gizledi/gölgeledi. Şervan’ın annesi, oğlu o gece öldürülmeseydi ona kız istemeye gidecekti. O savaş bombalarıyla imha edildi. Devlet kendi vatandaşına savaş açar mı? Normalde açmaz. Açtığı zaman, savaş algısını topluma yaymaktadır. Bu olayda yaptığı gibi. Size yakışan bu mazlumiyetleri görmek ve bundan dolayı feryat etmek olmalıydı. Böyle yaptığınız zaman dünya adaletle dolacak ve zalimler istedikleri gibi hareket edemeyeceklerdir. Vicdanınızın ancak bu şekilde rahat yüzü görebileceğine inanıyorum. Yine de siz bilirsiniz. Bu alanda siz ilk değilsiniz…

Yakup Aslan / Ufkumuz

Diğer Haberler