Barzanî dema referandûmê destnîşan kir
Serokwezîrê Herêma Kurdistanê Nêçîrvan Barzanî ragihand, ku dê di nav sala 2017ê de referandûma ji bo serxwebûna Başûrê Kurdistanê bê encamdan.
Hûmara 97. ya Newepelî Vejîya
Nuştoxanê na hûmare ra Keyaksar Ateş, Abdurehman Önen û Hebûn Stembar reya verên a ke kirdkî nusenê û Newepel de dest pêkenê.
Şîretê Bedîuzzeman Mela Seîdê Kurdî
Ey Milletê Kurd! Îttîfaq di qewet, îttîhad di heyat, birayey di se’adet, hukûmat di selamet est o.
Temmuz 2010 İnsan Hakları Görünümü

Temmuz 2010 İnsan Hakları Görünümü

23 Ağustos 2010 Pazartesi 12:15
Özgür-Der Diyarbakır Şubesi Temmuz 2010 dönemine ait hak ihlalleri bilançosu ve insan hakları değerlendirmesi yayınladı.
Özgür-Der Diyarbakır Şubesi'nin Temmuz 2010 dönemine dair insan hakları değerlendirmesi:

Olası Bir Türk-Kürt Çatışması Sadece Vesayet Sisteminin Darbeler Yoluyla Devamına Hizmet Eder!

Haziran ayından bu yana PKK ve TSK arasında yaşanan çatışmaların artması ve şiddetin tırmandırılması nedeniyle oluşan milliyetçi-militarist atmosferin etkisiyle Kürt Sorunu konusunda yakın dönemde geliştirilmeye çalışılan çözüm amaçlı çok yönlü girişimler sekteye uğratılmış, egemenlerin de istediği biçimde medyadan siyasete kadar tüm alanlara şiddetin dili hâkim olmaya başlamıştır. Böyle bir ortamda, Temmuz ayının son haftası içinde, önce Bursa'nın İnegöl ilçesinde ardından da Hatay'ın Dörtyol ilçesinde gerçekleştirilen yoğun provokatif saldırılar sonucu vuku bulan toplumsal olaylar, vesayet sisteminin devamını isteyenlerin, Kürt-Türk çatışması temelinde gerçekleşmesi muhtemel bir etnik çatışmanın zeminini hazırlamaya çalıştıklarının ilk işaretleridir.

Varlıkları statükonun devam etmesine bağlı olan darbeciler tarafından tezgâhlanan bu kışkırtıcı olayların asıl amacı; yıllardır sürdürülen kirli savaş sonrası Kürt ve Türk halkları arasında oluşan sorunların büyütülerek, manipüle edilerek büyük bir nefrete ardından da geniş çaplı bir etnik çatışmaya dönüştürülmesidir. Batı illerinde Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Kürtlere yönelik saldırıları ve linç girişimlerini organize eden milliyetçi-militarist odaklar, vesayet sisteminin etnik çatışma vesilesiyle oluşacak kaotik ortam sayesinde devamını arzulamaktadırlar. Bu tabloya göre, İnegöl ve Dörtyol'da yaşanan hadiseler, etnik çatışma provaları olmakla birlikte, derin güçler tarafından böylesi bir çatışmanın zeminin olup olmadığının yoklanması anlamına da gelmektedir.

Kürt Sorunu çözülmediği müddetçe; derin güçler, resmi ideoloji muhafızları statükolarını devam ettirmek için her türlü kirli plana başvuracaklardır. Oligarklar bugüne kadar boş durmadıkları gibi, bundan sonra da tüm imkânları lehlerine çevirmek için bütün fırsatları değerlendireceklerdir. Belki bugünkü konjonktür itibariyle bir etnik çatışma ihtimali bulunmamaktır ama çözümsüzlüğün bir kader gibi dayatılması neticesinde ilerde oluşacak toplumsal nefret ve kutuplaşmalar bu ihtimali güçlü kılmaya yetecektir. Artık açıkça görülmektedir ki; oligarşiyle hesaplaşmak, militarist vesayetin geriletilmesi ve despotizmin son bulması için hükümetin atması gereken ilk adım, Kürt Sorununu çözmek olmalıdır. Sorunu çözmek için, öncelikle yıllardır başvurulan devlet dili (şiddet dili) terk edilmeli, sorunun bir kimlik ve özgürlük sorunu olduğu gerçeği kabul edilerek, buna yönelik çözüm planları geliştirmelidir.

Çocukların Devlet Silahıyla Öldürülmesinin Hesabını Soramayanlar, Katillerin Suç Ortaklarıdır.

Bu ülkede devletin silahıyla çocuklar öldürülüyor. Devletin karanlık militarist yüzü, öldürülen çocukların kanlarıyla, bedenleriyle daha da belirgin bir hale bürünüyor. Diren, Ceylan, Uğur, Oğuzcan, Mehmet Nuri… Bu listeyi daha da uzatmak mümkün ve listede olan isimlerin tümünün ortak özelliği, bu çocukların devlet eliyle katledilmiş olmaları. En son olarak Canan Saldık (16), Van merkeze bağlı Kurubaş köyünde ailesiyle birlikte piknik yaparken, piknik alanı yakınlarında bulunan Hacıbekir Kışlasından açılan ateş sonucu başından vurularak hayatını kaybetti. Yapılan otopsi sonrası Canan'ın ölümüne beynine isabet eden TSK'ya ait G–3 piyade silahından çıkan 3,2 cm uzunluğundaki mermi çekirdeğinin neden olduğu belgelenmiş oldu.

Taş attıkları için binlerce çocuğu yargılayan, çoğunu yıllarca cezaevlerinde tutan ve halen birçok çocuğun tutukluluğunun sürmesini isteyen “bağımsız yargı düzeni”, çocukların canlarını hiçe sayan üniformalı katilleri yargılamamakta, bu ölümlerin sorumlularından bilerek hesap sormamaktadır. Çocukların katillerine dokunulamamaktadır ve bu katiller sistem tarafından korunmaktadırlar. İktidarlarını toplumu ezip sindirmek üzerine bina eden despotik sistem, Kürt çocuklarının kanlarını akıtmaktan dolayı bir pişmanlık içinde de görünmemektedir. Öldürülen çocukların cansız bedenleri militarist seçkinler nezdinde pek bir anlam ifade etmemektedir. Devletin, katilleri koruyan bu yaklaşımı, katillere cesaret vermekte, bu tutumun yansıması olarak bu tür cinayetler bir türlü son bulmamaktadır.

Devlet silahıyla katledilen çocukların katilleri tespit edilmedikçe ve bu cinayetler aydınlatılmadığı sürece, hükümet kanadı da en az katiller kadar ve onları sahiplenen militarist azgınlar kadar bu cinayetlerden sorumlu sayılacaktır. Mezkûr cinayetlerin üzerine gidilmeli, cinayetlere sebebiyet verdiği düşünülen kolluğun tüm birimlerinde ayrıntılı soruşturmalar yürütülmeli ve failler bulunmalı, cezalandırılmalıdır. Kolluğun asıl görevi, sokak ortasında insan öldürmek değil, bu yurtta yaşayan insanların can güvenliğini sağlamak olmalıyken; yaşam hakkını dikkate almayan bir kolluğun şiddet dolu icraatları ancak “terörizm” olarak ifade edilebilir.

Faili Meçhullerin Genelkurmay Başkanları Tarafından Savunulduğu Bir Ülkede, Devlet Adına Adam Öldürenlerin Cezalandırılması Mümkün Görünmemektedir!

Bölgede OHAL döneminde binlerce faili meçhulün sorumlularından hesap sorulmadığı gibi, o dönemki hukuksuzlukların üstüne giden savcılar da kokuşmuş yargı bürokrasisi eliyle tasfiye edilmiş, mesleklerini yapamayacak hale getirilmişlerdir. Bununla birlikte Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, faili meçhullerin zirve yaptığı 93–96 yılları arasında Güneydoğu'da görev yapan ve faili meçhullerin emrini vermekle yargılanan Albay Cemal Temizöz'ün yargılanmasını içine sindiremediğini belirterek yargıyı açıkça etkilemeye çalışmış, bu tavrıyla devlet eliyle işlenen cinayetleri sahiplendiğini ilan etmiştir.

Militarist cephenin emrinde olup, çocukları katleden kolluğu yargılamaya yanaşmayan çürümüş yargı düzeni, geçtiğimiz ay kamuoyunu derinden etkileyen büyük bir hukuksuzluğa daha imza atmıştır. Aralık ayında Muş'un Bulanık ilçesinde DTP'nin kapatılmasını protesto gösterileri sırasında kitleye uzun namlulu silahlarla ateş ederek 2 kişinin ölümüne neden olan saldırganların yargılandığı davanın 3. duruşmasında "meşru müdafaa ve suçun unsurlarını değişebileceği" gerekçesiyle faillerin tahliye edilmeleri bu ülkede hukuk adına hukukun bir kez daha katledildiğinin ispatı hüviyetindedir. Failleri bilinmeyen ölümlerin üstünü örten yargıçlar, failleri kamera görüntüleriyle apaçık bilinen katilleri ise salıvermekten çekinmemektedirler.

Tepeden tırnağa militarizmin etkisi altında bulunan yargı düzeninin iflas ettiği artık açıkça bilinmektedir. Yargıçlar ve savcılar, egemenlerin korunması adına akla ziyan kararlar vermekte, derin güçleri korumak adına aldıkları kararlara “uydurma gerekçeler” hazırlama gereğini bile duymamaktalar. Bu cüreti göstermekten çekinmeyen, darbecilerle aynı safta olduklarını aleni biçimde ilan eder bir yaklaşım içinde olan yargı bürokrasinden mutlaka hesap sorulmalıdır. Görünen o ki Kemalist sistemle bir bütün olarak hesaplaşılmadıkça zulüm sistemi öyle ya da böyle sürecektir.

Özgür-Der Diyarbakır Şubesi
İnsan Hakları Komisyonu

Diğer Haberler