Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Türkiye İslamcılığının Kürdistan Sınavı

Türkiye İslamcılığının Kürdistan Sınavı

16 Aralık 2012 Pazar 19:44
Türkiye İslamcılığının, Kürdistan’ı ayrı bir toprak parçası olarak algılayamamasının asıl sebebi, ulus devlet paradigmasının etkisinde kalmasındandır. Bu durum aynı zamanda Türk solcularında da mevcut olan bir durumdur.

Azad SERHILDAN

Türkiye coğrafyasında gelişen ve büyüyen İslami hareketler, Kürdistan meselesinde hiçbir zaman sağlıklı bir duruş sergileyememişlerdir. Onların sistemle olan bağlarını radikal bir şekilde koparamamaları, bu sağlıklı duruşun sergilenememesinin ana nedeni olarak önümüzde durmaktadır.

Türkiye İslamcılığı, Kürdistan meselesine, hep ülke içi bir sorun gözüyle bakmıştır. Dış güçlerin diğer İslam coğrafyalarındaki müdahalelerine sömüren-sömürülen çerçevesindeki bakış tarzları, ne yazık ki, Kürdistan coğrafyası için hiçbir zaman geçerli olmamıştır. Yedi bölgeye ayrılan Türkiye coğrafyasının iki bölgesindeki karışıklık, temel insani hakların iyileştirilmesiyle düzelecek bir mesele gibi algılanmıştır. Resmi ideolojinin din algısı çerçevesinde zihinleri şekillenen Türk İslamcıları, ümmet paradigmasıyla, Kürtleri Misak-ı Milli sınırları kapsamında elde tutma çabasına girmişlerdir her daim. Kemalist sistemin Misak-ı Milli’nin parçalanamayacağı tezi, Türk İslamcılarında olduğu gibi süregelmiştir. İdeolojik olarak her ne kadar birbirlerine tezat oluştursalar da, iki kesimin de vatanın bölünemeyeceği noktasında müşterek olduğu açıktır. Şu ana kadar da Türkiye merkezli hiçbir İslami hareket, Kürdistan’ın işgal altında bulunduğunu ve Kürtlerin kendi kendilerini yönetme hakkı bulunduğunu ileri sürmemiştir.  Aslında Türk İslamcılarından daha çok suçlanması gereken Kürt İslamcılarıdır. Kendi öz değerleri üzerine yapılanmayan Kürt İslamcıları, Türkiye merkezli İslami haraketleri ve onların fikir ve kanaat önderlerini taklit ederek derin bir kuyuya düşmüşlerdir. Türk İslamcılarının, Kürt/Kürdistan meselesi konusunda yanlış tutumları ve söylemleri, Kürt dindarlarının Kürdistan’da güç kaybetmelerine neden olmuştur. Kürdistan’ın, kendi devletleri olan TC’nin tekelinde açık bir işgale maruz kaldığını dillendirmemelerinin İslami açıdan hiçbir gerekçesi olamaz. Zor zamanlarında sırtlarını sisteme dayayan ve Kürt/Kürdistan sorununu ıskalayan Türk İslamcılarına karşı güven kalmamıştır artık. Zaten bu güvensizlik son süreçte, Türk İslamcıları ile Kürt İslamcıları arasında derin bir kopuşu beraberinde getirmiştir.

Eli kalem tutan İslamcı Türk yazarlar, Türkiye’de İslami hareketlerin tarihi sürecini ele aldıklarında, Kürdistan menşeli İslami hareketler için ayrı bir parantez açacakları yerde, onları da Türkiye’deki İslami yapılanmanın bir uzantısı olarak kabul etmektedirler. Diğer İslam coğrafyalarında vücuda gelen her yapılanma için, o coğrafyanın adı ile hitap ettikleri halde, mesele Kürdistan’a geldiğinde, göz ardı etme yoluna gitmeyi tercih etmişlerdir. İran’daki İslami hareketler, Mısır’daki İslami hareketler şeklinde yaptıkları ayrımların bir benzeri olarak, Kürdistan’daki İslami hareketler başlığını kullanmaları gerekirken, Diyarbakır merkezli İslami hareketler ifadesini kullanarak, bu hareketleri de Türkiye endeksli olarak gösterme yoluna gitmişlerdir hep. Halbuki, Kürdistan’da yapılanmasını oluşturan İslami hareketler, Türkiye orijinli yapılanmalardan birçok noktadan ayrılmaktadır. Yerel ve ulusal düzeyde gelişen durumlara bakış tarzları başta olmak üzere, taktik ve stratejiler noktasında da birçok farklılık göze çarpmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin, daha ilk günden başlayarak Kürtleri ve yaşadıkları toprakları bütünleştirme idealleri, İslami Türk fraksiyonları tarafından da son süratle devam ettirilmiştir. Diğer İslam coğrafyalarının tarihsel determinizm sonucu farklılaşmaları, inşa süreçlerini tamamlamalarından ötürü göz ardı edilmekle birlikte, Kürdistan’ın böyle bir statüye sahip olmaması tüm kem gözleri onun üzerine çekmiştir. Kürdistan ve Kürt gerçekliğinin, dolaylı yoldan etki gücünü azaltma, daha MTTB ve Akıncılar döneminden başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Kürdistan’ın, Türkiye’den ayrı bir vatan olarak addedilmesi, şeytani oyunlara hizmet etme aracı olarak hep addedilmiştir Türk İslamcıları tarafından. Bunun için, tüm görsel ve yazınsal yayınlarından tutun da, pratiğe dönük her türlü girişimlerinde birleştirme rolünü kutsi bir vazife olarak addederek, bu uğurda birer nefer olarak canla başla çalışmışlardır.

“Mazlumun dini sorulmaz.” sloganıyla  ezilmiş ulusları söylem düzeyinde bile olsa savunma, süregelen bir anlayıştır Türk İslamcıları nezdinde. Özellikle İslam coğraflarında etkinliğini hiçbir zaman yitirmeyen zulüm ve baskı, Türk İslamcılığını sürekli meydanlara itmiştir. Muhafazakâr partilerin hükümetleri esnasında bu ilgi gittikçe fazlalaşmıştır. Ama islam coğrafyasının önemli bir parçasını teşkil eden Kürdistan coğrafyasında yaşanan insanlık dışı uygulamalar, genellikle göz ardı edilmiştir ve halen göz ardı edilmektedir. Sırtlarını muhafazakâr-Türkçü partilere dayayan İslami fraksiyonlu Türk yapılanmalar, Kürdistan’da yaşanan trajedilere dönük şu ana kadar ciddi bir adım atamamıştır. Kürt ve Kürdistan hukukunu, istenilen düzeyde olmasa da uzun yıllardır çeşitli baskılara maruz kalarak savunan hareket olan PKK’nin sol fraksiyondan gelmesi ve muhafazakâr partilerin egemenliği, Türk İslamcılarının bu konuda sükunete bürünmesine neden olmuştur. Dini rengi ön planda olan sömürgeci düzenin işbirlikçisi olan egemen partiler ile ladini bir pozisyonda bulunan ama çeşitli fizyolojik ve psikolojik yıldırma politikalarına maruz kalan PKK arasında tercih hep birinci tarafa dönük olmuştur. Soruna, yine dini bir penceren bakış, meseleyi karmaşık bir hale getirmekten başka bir işe yaramamıştır gerçekten. Çünkü dini sembollerle hareket eden siyasi yapılanmalar ezen; sol çizgiden beslenmiş olan Kürt yapılanma ise, ezilen bir konumda durmaktadır. 12 Eylül 2012 tarihinde cezaevlerinde PKK mahkûmları tarafından başlatılan ve altmış sekiz gün süren ölüm oruçlarında Türk İslamcıları sırtlarını bir kez daha muhafazakâr hükümete yaslamışlardır. Ölüm oruçlarının muhtevasına ve şekline dönük eleştiriler yapılabilir elbette. Ama, sonuçta bir insanın en değerli unsuru olan canını ölüme terk etmesi, hem dini hem de insani açıdan müdafaa edilmesi gereken bir durumdur. Fakat mazlumun dini sorulmaz hadisi yine Kürdistan coğrafyası için geçersiz bir hadis gibi kabul edilmiştir Türk dindarları tarafından.

Kürdistan’da İslami bilinçlenme ve davaya sahiplenme hem nitelik hem de nicelik açısından Türkiye coğrafyasından çok daha üst düzeydedir. Fakat, bu üst düzeylik, Türk dini yapılanmaları tarafından hep yedek güç olarak algılanmıştır. Kürt dindarları; Türk/Türkiye merkezli dini motifli hareketler ve cemaatler için, acil kana ihtiyaç duyulduğunda akla gele gelmiştir hep. Yönlendirme ve harekete geçirme onların tekelinde olmak şartıyla diyaloğun hızı hiç kesilmemiştir. Kendilerince haklıydılar elbette. Çünkü Kürtler bu ülkenin taşrasında yaşayan bir milletti. Merkez şehirlerde yaşayan ve oraların yerlileri kendileriydi. Merkez dışında yaşayanların merkezdekileri yönlendirmeye kalkışması çok tuhaf gelmiştir kendilerine daima. Çünkü merkezde bulunmak, her türlü imkânla donanmak demektir. Gerçi ara sıra, söz hakkı da veriyorlardı Kürt dindarlarına. Çünkü Kürt dindarları, Kürdistan’da hem sol kesim hem de yavaş yavaş gelişmekte olan milli bilince sahip dindarlar tarafından zihinsel açıdan sıkıştırılmaktaydı. Kürdistan’da Kürt dindarlarının bu sıkışmışlık sonucu Türk İslamcı ağabeylerine dönük yaptıkları eleştiriler, ağabeylerinin karşı hamlede bulunmasına neden olmuştur. Evet, bir Kürt ve Kürdistan gerçeğini zor da olsa kabul etmek zorunda kalmışlardı Türk İslamcıları. Ama yedek güç konumunda olan kardeşlerine uyarıda bulunmaktan da kendilerini alamamışlardır. "Kürdistan’ın bir coğrafya olarak kabulü elbette İslam’a göre bir sakıncası yoktur. Ama Kürdistan’ın etraflarındaki devletler tarafından sömürgeleştirildiği tezi, dış güçlerin fikriyatıdır, milliyetçiliktir, ümmeti parçalamaktır, kardeşi kardeşe düşürmektir. Siz ey Müslüman Kürt kardeşlerimiz sakın bu oyuna gelmeyin, dış güçlerin sinsi planlarına alet olmayın.” Evet, Türk-İslamcı ağabeyler, kardeşlerine yeni bir akıl vermişlerdi. Kardeşlere düşen de bu akla sahip çıkıp onu pratik yaşam alanına aktarmaktı. Yedek güç yedekliğini bir kez daha ispat etmişti. Akıl vermek yerine akıl alarak zihinsel güdülmeyi ve bu zihinsel güdülme sonucu meydana gelen eylemsel güdülmeyi yine kabul etmişti.

Türkiye İslamcılığının, Kürdistan’ı ayrı bir toprak parçası olarak algılayamamasının asıl sebebi, ulus devlet paradigmasının etkisinde kalmasındandır. Bu durum, sadece Türk İslamcılarında değil, aynı zamanda Türk solcularında da mevcut olan bir durumdur. Türk muhafazakâr dini yapılanmalardan tutun da radikal yapılanmalara kadar, bir iki istisna dışında genel durum bundan ibarettir. Her ne kadar ulus-devlet mantalitesine muhalif olduklarını, Misak-ı Milli sınırlarının yapaylığını dillendirseler de, onların bu söylemlerinin pratiğe yansıyan bir şekli söz konusu değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse, Türk dindarları, açık bir şekilde sorunun kaynağında bir toprağın işgali ve toprak parçasında yaşayan halkın maddi ve manevi tüm değerlerinin alt üst oluşunu dillendirmekten  sakındıkları gözlemlenmektedir. Soruna hep bir halkın bazı temel haklarının çiğnenmesi gözüyle bakmışlardır. O hakları verecek olan da muhafazakâr kanattan gelen Türk merkezli siyasi yapılar olacaktır onlar nezdinde. Zaten bu tür siyasi partilerin Kürt meselesi hakkında söylediklerinden öte bir şey söylememektedirler Türk fraksiyonlu dini yapılanmalar. Kürt/Kürdistan meselesinde sistem partilerine endeksli oluşları, çözüm üretme noktasında da çok geri planda kalmalarına neden olmaktadır. Hiçbir Türk dini yapılanması, Kürdistan meselesini resmi ideolojinin tamamıyla dışına çıkarak irdeleme gereği hissetmemiştir. Eğer resmi ideolojinin zihinsel kalıplarından sıyrılabilselerdi, Filistin meselesine nasıl ulusal bir pencereden bakılması gerekiyorsa, Kürdistan meselesine de o şekilde bakılması gerektiğini söylem düzeyinde bile olsa beyan edeceklerdi. Çünkü Kürdistan sorunu da, dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan sömüren-sömürülen çatışmasının farklı bir versiyonunu teşkil etmektedir. Ama egemen düzenin temel direkleri arasında farklı bir renk tonunu oluşturduklarından ötürü, istenilen zihinsel paklığa bir türlü kavuşamamıştır Türk İslamcıları.

Türkiye’deki İslami yapılanmalar TC-PKK savaşımında ya devletin tarafını tutmuşlardır ya da her ikisini aynı kefeye koyarak lanetlemişlerdir. Devletin tarafını tutan Türk İslamcı öbeklenmeler, zihinsel açıdan milli putlarla örülü bir kafa yapısına sahip olmalarından dolayı sırtlarını oraya yaslamışlardır. Bir de gücün oluşturduğu azametin korkusundan dolayı böyle bir yönelim sergilemişlerdir. Her iki tarafı eleştirenler ise, iki tarafın da İslam’ı kendilerine referans kaynağı olarak almamalarından da ötürü böyle bir eleştirel söylem ve duruş ortaya koyduklarını iddia etmektedir. Meseleye salt dini açıdan yaklaşılırsa, ikinci tarafın haklılığı ortaya çıkar. Ama politik açıdan soruna yaklaşılırsa, ikinci tarafın da hatalı olduğu anlaşılır. Çünkü bir yandan her türlü aracını devreye sokarak sömüren bir güç varken, öte yandan sömürülen halkın kurtuluşu için savaşan bir hareket var. Türk dini yapılanmalardan her iki tarafın eleştirisini yapanlar, eğer, “PKK’nin devletle savaşımı meşrudur. Çünkü istimlak altına alınan Kürdistan coğrafyasında yaşayan Kürt halkının esaretten kurtarılması yolunda savaş yürütmektedir; ama ideolojik olarak Allah’ın rızasını gözetmedikleri için onlardan beriyiz.” gibi bir açıklamada bulunsalardı, istenilen düzeye gelmiş olacaklardı. Ama böyle bir açıklama yapmak için ne uygun bir zihni altyapıya sahiptirler ne de kendilerini tehlikeye sokacak bu tür söylemlerle rahatlarını bozmaya niyetleri var. Dini açıdan her iki tarafın eleştirisini yaparak işin kolayına kaçan Türk İslamcı yapılanmalar, aslında dolaylı yoldan TC düzeninin Kürt halkı üzerindeki zulümlerine destek sağlamaktadırlar. Onların her iki kesime dönük eşit dozdaki eleştirileri ezen ile ezileni aynı kefeye indirgemek olduğundan, ezen tarafın alttan alta olumlanması anlamına gelmektedir. Zaten şu ana kadar TC düzeninin, Kürt/Kürdistan meselesinde Türk İslamcılarına dönük olumsuz bir girişimde bulunmamasının altında da, onların meseleye bakış tarzlarından kaynaklanmaktadır.

Türkiye İslamcılığının Kürdistan sınavında başarısızlığa uğradığı gün gibi aşikârdır artık. Resmi ideolojinin az çok etkisinde kalmaları, onların bu başarısızlığının ana saikidir.(Ufkumuz.com)

Diğer Haberler