Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Uludere(Kürtler) Karşısında Hz Muhammed’in(a.s.m)  Tavrı

Uludere(Kürtler) Karşısında Hz Muhammed’in(a.s.m) Tavrı

12 Haziran 2012 Salı 17:17
Hazreti Muhammed yaşasaydı, Uludere katliamı karşındaki tavrı ne olurdu?

“Hazreti Muhammed yaşasaydı, Uludere katliamı karşındaki tavrı ne olurdu?”

Ahmet ALTAN, “Dindarlar ve Kürtler” başlıklı güzel yazısında, yukarıdaki soruyu sormuştu. Bizim için, Allahın Kitabı elimizde, sünneti korunmuş halde durmaktadır.  Bu esas ölçüler dururken, Kürtlerin konumunu değerlendirirken Türkiye’nin en önemli fıkıhçısı gibi uygulama ile hiç ilgisi olmayan bir “kundakçı” hikâyesine dayanmayacağız, bilakis MUHKEMAT ve NAS, yanı açık, kesin ve net olup, içtihada ve yoruma bile girmeyen ve her insanın ve Müslüman’ın okuyup anlayabileceği, Kur’an ayetlerinden yararlanacağız.

Hz Muhammedin(a.s.m) ahlakı; hanımı olan Hz Aişe’nin ifadesiyle  “Kur’an ahlakı idi”. Ve yine Kalem suresi 4. ayette “Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” ifadesiyle en büyük ahlak ve dürüstlük sahibi olan, Hz Muhammed (a.s.m) in, Uludere dâhil, Kürt meselesi için, en sağlam bir şekilde bize ulaşan ve herkesin üzerinde ittifak sağladığı ve Hz peygamberin(a.s.m) “İki şeyi size bırakıyorum biri Allahın kitabı, biri de sünnetimdir” deyip Kur’anı birinci sıraya koyduğu ve Hz Aliye hitaben “Ben Kur’anın tenzili (  indirilmesi ve insanlık dünyasında kabulü için çalışıp) harb ettim, sen tevili (doğru anlaşılması ve yorumlanması için çalışıp) harb edeceksin” hadisinde buyurduğu gibi birinci önceliği olan Kur’anı Hakim’den tavrını anlamaya çalışacağız.

Aslında İslam savaş hukukunda, insan toplumlarının bir gerçekliği olarak ortaya anlaşmazlık çıkarsa, önce;

1-Karşı taraf, hakikate(Islama) davet edilir. 2-Sonra anlaşmaya davet edilir(güvenliği, temel hak ve hukuku sağlamaya karşılık cizye). 3- Savaş ilanı yapılır.”Sizinle savaşanlara Allah yolunda(Onun rızasını gözeterek, disiplin içinde) savaşın. Haddi aşmayın, Kesinlikle Allah haddi aşanları(aşırı gidenleri) sevmez.” (Bakara:190)

34 Roboski çocuğu için de, işte bu temel yöntemlere göre hareket edilip, (teslim olun gibi) bir diyalog ve görüşme veya sağlıklı bir haber alınsaydı, neticede savaşçı veya silahlı olmadıkları, masum ve mazlum oldukları anlaşılacaktı. Uçakta kim olduğu belli olmuyorsa, yerde hiçi mi orada sistemin diğer birimleri yoktu? Ki 30 yıldır yoğun olarak orada vardır. Buna rağmen tespit edilememişse en büyük hata zaten budur. O halde, bir sürü hatalar da bu süreçte gerçekleşmiştir. Kaçakçıydı deniliyor. Kaçakçının cezası, uçak bombardımanı ile parçalamak mıdır? İbrahim Sediyani’in hatırlattığı gibi, ümmet ayrılmasın deniliyor. Peki, Uluderelileri kim en yakını olan akraba, soydaş ve dindaşından ayırdı ve aralarındaki komşu ticaretini kaçak duruma düşürdü. Neden, ümmetin bu mevcut parçalanmışlığına İslam âlimleri birliktelik çözümü sunmadılar? Yoksa Hıristiyanlık, pagan Roma İmparatorluğunu Hıristiyanlaştırınca, Roma’ da, Hıristiyanlığı dönüştürdüğü gibi, bizim (bir kısım) âlimlerimiz de, Kemalist düzeni dönüştürünce, Kemalizim de özellikle milliyetçilik konusunda onları dönüştürmüş olmasın mı?

Hz Muhammed(a.s.m), devletin savaş uçakları ile Roboskide katledilen ve sorgulaması devam eden masum insanları için; kim öldürürse öldürsün bu olaya Allah için şahitlik yapıp doğru bir şekilde ve tarafsız bir tarzda sorgulanmasını isteyip şu ayeti okuyabilirdi:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” ( Diyanet işleri meali, Nisa:135)

Elinde silah olmayıp, savaşçı olmayan bu masum insanların öldürülmesi hususunda şu  temel insani hakikati dile getirirdi:

 “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler. (Maide:32)

Diyelim cinayet işleyen olsa bile, masumun bu konuda aynı milletten olması yakın ve akrabası olması fark etmez. Suçun şahsiliğini nazara veren şu prensibi ifade ederdi:

“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı) eğer gelen kimse onu taşımak için (başkasını) çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenmez.”(Fatır:18)

Kürt veya kaçakçı olmaları onların zalim olduğunu ortaya koymaz ve devamlı Arapça aslıyla Cuma günü hutbelerde tekrarlanan şu  hakikati haykırırdı:

“…fe  lâ udvâne illâ alez zâlimîn; düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.” (Bakara:193)

Bu sorgulama sürecinde devletin birimleri, bu olayı örtbas mı edecek yoksa takva, yani sorumluluk bilince ile yardımlaşarak mı sonuca ulaşacaklar. Bu anlamda Hz Muhammed (a.s.m) bu gerçeği hatırlatmada bulunabilirdi:

“…Bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecavüze sevk etmesin! İyilik ve takva (Allah'ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir.” (Maide:2)

Bütün insanlara hatip olan, Hz Muhammed (a.s.m) millete sesleniş konuşması yapsaydı, Cuma günleri minberde, imam aşağı inmeden  her hafta  “ Allahın adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emr ettiğini; haddi aşmayı, kötülük yapmayı ve  saldırıyı yasaklamayı “ ümmetine hatırlatıldığı, bir daha bu olay münasebetiyle de  şöyle gündeme getirirdi:

“Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder; hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. Düşünüp ibret alırsınız ümidiyle size ders veriyor.” (Nahl:90)

Ölenlerin, dillerinin farklı oluşuna dudak büküp önemsemeyenlere karşı, şu ontolojik ve yaradılıştan gerçeği hatırlatırdı:

“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O'nun varlığının ayetlerindendir (belgelerindendir). Doğrusu bunlarda, alimler (bilenler) için dersler vardır.” (Rum:22)

Milletlerinin ayrı olmasına karşılık fazla duyarlı olmayanlara, büyük ihtimalle bu ayeti haykırırdı:

“Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah yanında en şerefli ve itibarlınız, (O'ndan saygı ila en çok) korkup  sakınanızdır. Muhakkak Allah Alim; bilir ve Habir; haberlidir.” Hucurat:13

Birliktelik aynı olmaktır diye savunanlara, Fatır Suresini okuyarak Allahın fıtrattaki farklı farklı yaratma biçimlerini anımsatıp şu gerçeklere dikkat çekerdi:

“ Kör ile gören, karanlıklar ile ışık ve gölgelikle sıcaklık bir değildir. Dirilerle ölüler de bir değildir.” Fatır:19-21)  Ayetlerle bu farklı ve değişik yaratma biçimleri ile zihni hazırladıktan sonra şu yaradılış hakikatine geçerdi:

“Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin? Biz onunla türlü türlü renkte ürünler yetiştirmiş; dağlarda da beyaz, kırmızı, siyah ve gri türlü renkte yollar var etmişizdir. İnsanlar, yerde yürüyenler ve davarlar da böyle türlü türlü renktedirler. Allah'ın kulları arasında O'ndan haşyet duyan, ancak bilginlerdir.(İbadül Ulema)”  (Fatır:27-28)

Yaradılışa ait üç önemli hakikati hatırlatıyorum:

1-Maddenin temeli atomdur. Peki, atom nelerden müteşekkildir? Nötron, proton ve elektrondan… Proton pozitif yülü, elektron eksi yüklü ve nötron da yüksüzdür.  Atomlar, bu farklı yüklü parçacıklardan bütün bu fizik dünyanın temeli oluşturacak ve kâinatı mekânsal bir duruma getirecek şekilde yapılanmışlardır. Yani, farklılık ayrılığın sebebi olmamış, üstelik maddenin temeli olan atomu netice verdirmiştir. Kürtler ve  Türkler, kimliklerini, dillerini ve gerekirse yerel yönetimlerini koruyarak beraber yaşayamazlar mı?

2- Hayatın temeli sudur. Peki, su molekülü nelerden müteşekkildir? İki hidrojen ve bir oksijen atomundan… Oksijen yakıcıdır, hidrojen yanıcıdır. Peki, bu kadar farklı, üstelik zıt ve bir araya gelince yüzeysel bakışa göre, bir atom bombası netice vereceği zan edilirken, hayatın kaynağı ve olmazsa olmaz olan  rahmetli “su” maddesi sonucunu vermiştir. Yaradılıştan haklarını verirsek birbirimizden ayrılırız diyenler, Türk ve Kürdün farklılığı hidrojen ve oksijeninkinden de mi kötüdür ki, her birisi özelliğini koruyarak bir araya gelmesinler.

3-Toplumun temeli ailedir. Aile kimlerden teşekkül eder. Başta erkek ve kadından… Peki, erkeklik ve dişilikten tutun, bir sürü fizyolojik, duygusal ve fiziki farklılıkları vardır.  Bu farklılıklarına rağmen toplumun en küçük ve sağlam ve temel birimi olan aileyi sağlamışlardır. Milliyetçilerin mantığına göre farklılıklar ayrılık sebebi olsa, hiç aile olmaması lazım ve bir araya gelmemesi ve dolayısıyla insanlık nesli devam etmemesi gerekirdi. Hâlbuki bu farklılıkları kilit ve anahtar gibi, bir araya gelişinin sebebi olduğunu gözlerimizle görüyoruz. Neden Kürtlerin milliyet, dil ve coğrafik(Kürdistan) idare faklılığı ayrılığa sebep olsun. Hâlbuki İslam tarihçilerin “Rum diyarı” ve Avrupalıların “küçük Asya” dedikleri bu Anadolu topraklarında öyle sağlam bir aile kurulur ki, bütün insanlığa model haline gelebilir. Bu üçüncüsü görünür olduğundan Kur’an ve Sünnette çok dikkat çekilmiştir. “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet pey da etmesi de O'nun ayetlerinden (delillerinden)dir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”(Rum:21)

1997 de gittiğim Malezya’da,  % 45’i Müslüman ve 25 milyonluk nüfusa sahip olup, yanlış hatırlamıyorsam 9 federatif bölge veya eyalet vardı. Bir iki tanesinde Cuma günü tatildi. Diğerlerinde ise tatil değildi. 2002 de bulunduğum hacda konuştuğun Nijerya vatandaşlarının ifadesine göre, %50 Müslüman nüfusa sahip bu ülkede yaklaşık 36 eyalet vardı. Bazılarında çoğunluk Hıristiyan bazılarında ise Müslümanlar çoğunlukta ve yönetimdedir. Almanya, eyalet sistemi ile yönetilmektedir. Rusya Federasyonu, Amerika Birleşik Devletleri, İspanya ve Birleşik Krallık gibi dünyada devletler sisteminde % 50 den fazlası bu tarzdadır.

Yani Üniter Devlet Allahın emri değil ve pek ala ihtiyaca göre sistemde değişiklik yapılabilir. Hz peygamber(a.s.m) mecliste çözüm için müzakere yapılmasını bu sosyal düsturla hatırlatabilirdi:

Onların işleri kendi aralarında danışma iledir”(Şura:38)

 Evet bir toplumsal düzen, kainattaki bu fıtri ve yaradılıştan kanunlara göre hareket etmezse, başarılı ve devamlı olamaz, çökmeye mahkumdur.

Eğer biz Selçuklular ve Osmanlılar döneminde İslamiyet’e bayraktarlık edip, hizmetimizle fazilet kazandık demeleri sebebiyle bir üstünlük vehmine kapılıp, fazilet ve takvanın genetik olarak nesilden  nesile geçmesini zannedenlere karşı, aynı şeyi, Hz Peygamber(a.s.m) kendi kavmi ve sahabeleri olan, Arap kavmi için bile garanti olmadığını ve bunun Allahın lütfu olduğunu, dilediğine verebileceğini hatırlatan şu hakikate dikkat çekerdi:

”Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”(Maide :54)

Merak ediyorum da, bu ayetin ecdatların mazhariyetine delil gösterenler ki el hak doğrudur, Ayette geçen “müminlere karşı alçak gönüllü ifadesini”, kardeşlerinden bir kısım olan, dil ve konuşma, kültür ve kimliği ile Kürt müminlere karşı da mütevazi ve alçak gönüllü olarak bulunuyorlar mı? Yoksa filim ve sinemalarında olduğu gibi, küçümseyici ve ötekileştirici bir oryantalist, bir şarkiyatçı bakışıyla mı değerlendiriyorlar?

Bütün bunlardan sonra hala dindarlık anlayışıyla tavırlarını sürdürüyorlarsa, bu ayetle dikkat çekebilirdi:

“De ki: Siz Allaha dindarlığınızı mı öğretiyorsunuz, hâlbuki Allah Göklerdekini ve Yerdekini bilir ve Allah her şey'e alîmdir. (Hucurat:16)

Allahtan “fazla severcesi” olan milleti veya devleti mabut haline getirilmesi endişesine karşı, “min dunillahi; Allahtan başkası”  tabiriyle her şeyin, bu denklik, eş ve ortaklık tarifine dahil olduğunu anımsatarak derdi:

 “İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını, Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” (Bakar:165)

Mal,nüfus ve  ordu vs. çokluklarla övünme sonucu, kabirlere kadar, kabirlere koyuncaya kadar veya kabirdekilerden Roboskide olduğu gibi gündem oluncaya kadar gittiğinizi hatırlatmak için Tekasür(çokluk kuruntusu) süresini size okurdu:

“Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.”(Tekasür:1,2)

İnsanın azgınlaşmasının, yoldan çıkmasının ve haddi aşıp tağutlaşmasının ve tabulaşmasının sebebi olarak, kendini müstağni görmek, yani malına, nüfusun ve gücüne güvenip, bütün bunların Allahın kuvvetiyle değil de, kendi iktidarı ile zan edip, Allaha muhtaç olmama duygusunun sebebiyet verdiğini göstermek için, Kur’anı Azzimuşşanın inen ilk suresinin 6. ve 7. Ayetlerinin okunup, tefekkür edilmesini söyleyecekti:

“ Ama, insanoğlu kendini müstağni sayarak(Allaha muhtaç olduğunu unutarak), tağutlaşır(azar).”(Alak6,7)

Bu hale gelmemesi için, gerçek yokuşu aşmanın ise, esaret bağını çözerek özgürlük verme, (ayetin ifadesinde köle veya esir geçmez “Fekku rekabetin” olarak geçer. Buda esaret boyunduruğundan kurtarma anlamına gelir ki köle, esir ve Kürtlerin gasp edilen hakları dahil bütün esaret zincirlerini açmayı kapsıyor) yakın, yoksul ve yetime sahip çıkma önerisinden sonra merhamet, şefkat ve ikramın yanında, sabrı tavsiye eden bu ayetleri terennüm ederdi:

“Fakat o, sarp yokuşu (sorumluluğundaki görev bilinci) aşamadı. O sarp yokuş nedir bilir misin? (O) esaret bağını çözmektir. Veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut aç açık bir yoksulu doyurmaktır. Sonra, inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.(Beled:12-18)

Hadi Türk yetkili ağabeylerim, bu yokuşu aşın, aşabilin ve aşabilme azminizi gösterin. Bazıları yokuşu aşmamak için, daha baştan yokuşu aşma gibi bir sorunu olmadığını söylüyor. Ve hatta böyle bir yokuş yoktur deyip kestiriyor. Siz çoğunluğu teşkil edenler, bu sarp yokuşu fark edip aşmalısınız.

TRT 6(ŞEŞ) açılınca daha ne istiyorlar kardeşim, gittikçe çıtayı yükseltiyorlar, ifadelerini karşılık Mutaffifin Suresinin baş tarafını okurdu:

“ İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!”(Mutaffifin:1-3)

En son olarak, Fatiha suresinde her namazda ve her vesile ile okunan (İhdina ssiratel müstakim; Bizi en doğru yola hidayet eyle” hassasiyetinin emir hali olan ve “beni ihtiyarlandırdı” dediği şu hakikati gözler önüne sererdi:

“Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte ‘Festekim kema umirt; emr olunduğun gibi dosdoğru ol’. Tağutlaşmayın (aşırı gitmeyin), doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.” (Hud:112)

Not: Ayet mealleri bir kaç cümle hariç, Diyanet ve Diyanet vakfı meallerinden alınmıştır.

*Kutbeddin NURLUBAŞ

Diğer Haberler