Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Yeni Akit Gazetesi ile Mektuplaşmalarımız

Yeni Akit Gazetesi ile Mektuplaşmalarımız

28 Eylül 2012 Cuma 18:19
Bu “mektuplaşmalarımız” esnasında, Yeni Akit Gazetesi’ne yazdığım 3 mektubu ilgi ve takdirinize bırakıyorum.

Yeni Akit Gazetesi’nin, gazetecilik mesleğini ifâ etmekten öte bir “suçları” (!) bulunmayan ve ülkemizde bulunduğu ölçüde ifade özgürlüğü sınırları çerçevesinde yazıp konuşmaya devam eden sevgili Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve Ali Bayramoğlu ile ilgili olarak başlattığı, 28 Şubat döneminin andıçlarından farklı bir mahiyet arzetmeyen çirkin kampanyalarına karşı, bizler de sorumluluk sahibi Müslüman yazarlar olarak “Sessiz Kalmamak Gerek” adıyla bir kampanya başlatıp, halkımızı etnik / dînî / mezhebî / sınıfsal her türlü faşizme karşı duyarlı olmaya çağırdık.

     Böyle bir kampanyanın içinde niçin bulunduğuma dair Yeni Akit’ten aldığım ve “Müslümana karşı, ateistlere destek vermek? Neyin gereğidir bu? Akit’e karşı, Ali Bayramoğlu’nun yanında olmak. Hasan Cemal’in yanında olmak. Cengiz Çandar’ın yanında olmak. Helal olsun size!” diyen mailine yazdığım cevap, ardından aldığım karşı cevap üzerine sözkonusu gazete ile aramızda “uzun mektuplaşmalar” gerçekleşti. Aşağıda okuyacağınız 3 mektup, bu gazete ile aramızdaki “mektuplaşmalar” vesilesiyle kaleme aldığım ve kendilerine yazdığım mektuplardır.

     Bu mektuplar salt polemik veya düşük düzeyde tartışmaları değil, aynı zamanda İslamî ilkelerden İslam’ın zûlme ve zalimlere karşı tavrının nasıl olması gerektiğine, Kürt sorunundan Suriye olaylarına, ahlaklı ve dürüst olmaktan Ermenî, Rum veya Hristiyan, Musevî, diğer topluluklara karşı tutum ve davranışlarımızın nasıl olması gerektiğine kadar pekçok ilmî ve fikrî muhtevayı da barındırdığından, bunları yayınlamayı ve kamuoyunun ilgisine sunmayı uygun gördük.

     Aşağıda okuyacağınız her mektuptan önce, elbette ki Yeni Akit’in bana yazdığı mektup var. Ancak bana özel yazılan mektupları onların rızası olmadan yayınlamam ve kamuoyu önünde teşhir etmem, etik bir davranış olmazdı. Sadece onlara cevaben yazdığım kendi mektuplarımı yayınlıyorum ve zaten, verdiğim cevaplarda, okuyucular onlardan aldığım mektuplarda neler söylendiğini de rahatlıkla anlayabilir.

     Bu “mektuplaşmalarımız” esnasında, Yeni Akit Gazetesi’ne yazdığım 3 mektubu ilgi ve takdirinize bırakıyorum.

İbrahim Sediyani

 

 

     1. MEKTUP

     “Müslüman”, öyle gelişigüzel kullanılabilecek bir sıfat değil. O sıfatı hak etmek için, ilk önce İslamî bir ahlâka sahip olmak gerekir. Peygamber Efendimiz (saw), “Dîn, güzel ahlâktır” buyuruyor. Dolayısıyla “dîn” adına konuşabilmek için öncelikle “güzel ahlâk” sahibi olmak lazım.

     İslam Peygamberi (saw)’nin niçin “Dîn, güzel ahlaktır” diye buyurduğu da İslamî terminolojiye birazcık vakıf olan herkesin anlayabileceği bir konudur. Çünkü “axlaq” (ahlak, etik), “xalq” (halk, topluluk, insanlar) ve “Xaliq” (Halik, Yaratıcı, Allâh), aynı kökten, “xe” (), “lam” (ve “qaf” (kökünden türemiş kelimelerdir. Hepsi de aynı harflerle, X – L – Q harfleriyle yazılır.

     Dolayısıyla, bana gönderdiğiniz mail’de bahsettiğiniz “Müslüman” sıfatını hak edebilmek için, şu özelliklere haiz olmak gerekiyor:

     1 – Allâh ve Resûlü’ne imân etmek (Xaliq)

     2 – Güzel ahlâk sahibi olmak, yani insanların elinizden ve dilinizden emin olması, kimsenin sizden bir kötülük beklememesi (axlaq)

     3 – Halkçı olmak, egemen güçlerin ve zalim devletin yanında değil mazlum halkların ve ezilen kitlelerin yanında olmak (xalq)

     Adına konuştuğunuz “İslam” dîninin anlamına gelince: Allâh-û Teâlâ’nın bu dîne verdiği yüce bir isim olan “İslam” ismi, “S – L – M (Sin – Lam – Mim)” harflerinden türemiş bir kelimedir ve “Barış” demektir.

     İsmi bile “Barış” olan bir dînin müntesipleri kavga çıkarmak için değil, barış için çabalamalıdırlar kanaatindeyim. “Müslüman” sıfatını gerçekten hak eden insan (veya yayın organı), “nefret dili”ni değil “sevgi dili”ni kullanmalıdır. “Barış”, ülkemizde yaşayan herkesle, Hristiyan, Musewî, Ermenî, Rum ve isterse ateist, herkesle sulh içinde ve birarada yaşamayı, herkesin hak ve hukukunu gözetmeyi, herhangi bir saldırı, karalama veya iftiraya uğradıklarında (kim tarafından ve kime karşı yapılırsa yapılsın) mağdur olan / edilen kişinin yanında olup onun hak ve hukukunu savunmayı gerektirir.

     Kimseye yaranmak gibi bir derdim yok ama, belki faydası olur diye şunu da açıkça söyleyeyim: Aynı saldırıyı başkaları size karşı yapsaydı, benim tavrım bundan farklı olmaz, sizin yanınızda yer alırdım.

     Yeni Akit’in ne kadar “Müslüman”, Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’in ise ne kadar “ateist” oldukları üzerinden bu tartışmayı yapmak da sağlıklı bir yola götürmez bizi. Zaten “erdemli olmak”, sizden olmayanların hakkını savunmanızdır. Sizden olanı savunmanız “erdemlilik” değil “taraftarlık”tır.

     “Müslümana karşı ateiste destek vermek?” diye sormuşsunuz. Aynı soruyu müsaadenizle farklı bir argümanla ben bizzat size sorayım: “Siz Müslüman Kürt halkına karşı neden ateist Türk devletine destek veriyorsunuz?”

     * * *

 

     2. MEKTUP

     Bundan önceki yazışmalarımızda sizinle aynı konuyu konuşuyor fakat farklı şeyler söylüyorduk. Oysa şimdi görüyorum ki, konuştuğumuz konu bile farklı. Size yazdığım cevapta PKK’nın adını dahi ağzıma aldığımı hatırlamıyorum. Bana “Anadolu’dan Görünüm” tadında bu “PKK Brifingi”ni niye çektiğinizi anlamış değilim. PKK’lı olmadığım gibi BDP’li de değilim. “Ustalık Dönemi”ne kadar AK Parti’ye verdiğim desteği saymazsak, daha bugüne dek bir siyasî partiye bile destek vermiş değilim.

     Saldırı, küfür ve hakaret, kimden gelirse gelsin ve kime karşı yapılırsa yapılsın, tavrım aynıdır. Bunu size bir önceki cevabımda da söyledim; hâlâ sözümdeyim ve olmaya da devam edeceğim. Sizin onlara yaptığınız aynı saldırı, küfür ve hakaretleri onlar size yaparsa, onların karşısında sizin yanınızda olurum. Bunu size de söyledim / söylüyorum, onlara da söyledim / söylüyorum. Ben her türlü anlaşmazlık, haksızlık ve zûlüm karşısında olaya “haklı – haksız” penceresinden bakan bir insanım; “Müslüman – ateist” ya da “Kürt – Türk” penceresinden bakan bir insan değilim. Her olayda benim için sadece “haklı – haksız” diye iki taraf vardır ve ben haklının yanında, haksızın karşısında yer alırım. Bu özelliğimi sizin onlardan daha iyi bildiğinizi düşünüyordum açıkçası.

     Siz insanları aşağılamak için “Ermenî kökenli” gibi ifadeler kullanırsanız, hem o insanları hedef almış olursunuz, hem de bu sözünüzü aşağılama amacıyla kullandığınız için bütün Ermenî halkına hakaret etmiş olursunuz. Dolayısıyla hedef aldığınız o insanların 10 kanaldan, 15 gazeteden, 20 internet sitesinden kendilerini savunmaya çalışmalarından daha doğal bir refleks olamaz.

     Ermenî olmak ne kötü birşeydir ne de ayıptır. Türk olmak veya Kürt olmak nasıl birşeyse, Ermenî olmak da, Rum olmak da, Japon olmak da, Eskimo olmak da öyle birşeydir. Türk olmak, Kürt olmak, Ermenî olmak, bunlar ne utanılacak şeylerdir, ne de övünülecek şeylerdir.

     Allâh Tebareke we Teâlâ, Qûr’ân-ı Azimuşşân’da şöyle buyurmaktadır:

     “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.” (Rûm, 22)

     “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allâh yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allâh bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat, 13)

     Konuştuğumuz dillerin, mensubu olduğumuz kavimlerin, etnik kökenlerimizin, derilerimizin renginin farklı olması, değişik coğrafyalarda doğmuş olmamız Allâh’ın birer âyetidir. Hiç kimse, yekdiğerini değişik bir dil konuşuyor, değişik bir etnik kökenden geliyor veya değişik bir coğrafyanın insanıdır diye hor görme, hâkir görme, aşağılama hakkına sahip değildir. Hiç kimse sosyolojik birer vakıâ olan, hatta âyet-i kerîmelerle sabit olduğu üzere “Cenâb-ı Allâh’ın birer âyeti” olan bu durumu yok saymaya, var olan bir şeyi inkâr etmeye, ona değişik bir kimlik biçmeye kalkışamaz. (Geçen yılki Van Depremi’nden sonra “74 milyon Türk, Van’a yardım elini uzattı” manşeti atan sizin Yeni Akit gazeteniz için söylüyorum bunları. Tabiî bu ülkede yaşayan 74 milyon insanın hepsini “Türk” kabul eden bir gazetenin şimdi de bana “% 99’u dindar, namazını kılan, en has samimi insanlar” diyerek tarif ettiği Kürtler’in hangi ülkede ve dünyanın neresinde yaşadıklarını sormamız gerekiyor, haliyle.)

     Allâh’ın yarattığı, “var” olan bir şeyi “yok” saymak, Allâh’ın âyetini inkâr etmektir. Allâh’ın âyetini inkâr etmek sizi bizim imzacı arkadaşlarımız gibi “ateist” yapmaz belki ama, “kâfir” yapar.  

     Aynı şekilde, Allâh-u Teâlâ’nın sırf  “tanışmak ve diğer kavimlerle kaynaşmak” amaçlı olarak yarattığı dilini, kavmini, mensubu olduğu coğrafyayı, yaratılış gayesinin (Zâriyât, 56) ve Allâh’ın gönderdiği “ed- Dîn”in (Mâide, 3) önüne geçirmek, onu hayatının ve yaşam kavgasının asıl gayesi yapmak, kavmiyetçilik ve bölgecilik dâvâsı gütmek de, Qûr’ân-ı Kerîm’de, İsrâ sûresinin 85. âyet-i kerîmesinde apaçık bir şekilde belirtildiği üzere insanı İslam dairesinin dışına çıkartır ki bu, Şeytan’ın kovulmasına sebebiyet veren davranışın tâ kendisidir (Sâd, 76).

     Biz Müslümanlar, Râbbimiz’in bize yakıştırdığı bu güzel ismi (Hacc, 78) hak etmek, bu güzel isme layık olmak istiyorsak, duygularımızı, hislerimizi, inancımızı, düşüncemizi Qûr’ânî bir çizgide tutmak, Qûr’ân eksenli düşünmek ve konuşmak durumundayız. Bunun yollarından biri de, “beşerî” olan, “insanî” olan her şeyle dalga geçmek, küçümsemek, kavimlerin, dillerin ve coğrafyaların varlığını, güzelliğini, zenginliğini, bu coğrafyaların varsıl tarihî kökenlerini ve semiz kültür birikimini alaya almak ve inkâr etmek, kendisi gibi düşünmeyen herkesi tekfir etmek, - Allâh muhâfaza – “şirk” ile itham etmek asla ve asla değildir. Aksine bütün bu ontolojiyi “Allâh’ın birer âyeti” olarak kabul etmek, yaşadığı toplumda “sevgi”yi, “hoşgörü”yü yaygınlaştırmak, “kendisi için istediğini kardeşi için de istemek” (hâdis-i şerîf)’tir.

     Biz Müslümanlar, Tevhidî düşünmek, İslamî davranmak zorundayız. Bize göre, yeryüzünde “kötü halk” yoktur, “pis halk” yoktur. Peki ne vardır? “Kötü insanlar” vardır, “pis insanlar” vardır ve bu tanıma giren insanlara dünyadaki bütün halklar arasında rastlanılır. Kötü Kürt vardır, kötü Türk vardır, kötü Ermenî vardır, kötü Alman vardır, ama Kürtler kötü değildir, Türkler kötü değildir, Ermenîler kötü değildir, Almanlar kötü değildir.

     Aynı şekilde, yeryüzünde “kötü dil” yoktur, “pis dil” yoktur. Peki ne vardır? “Kötü kelimeler” vardır ve bu tanıma giren sözcüklere dünya üzerinde konuşulan bütün dillerde rastlanılır. Kötü, pis, iğrenç sözcükler Kürtçe’de de vardır, Türkçe’de de vardır, Ermenîce’de de vardır, Farsça’da da vardır, Japonca’da da vardır, Yunanca’da da vardır ama Kürtçe pis değildir, Türkçe pis değildir, Ermenîce pis değildir, Farsça pis değildir, Japonca pis değildir, Yunanca pis değildir.

     Önemli olan hangi kavmin mensubu olduğunuz, hangi etnik kökenden geldiğiniz değil, Allâh’ın rızasına uygun bir hayat yaşayıp yaşamadığınız, insanlara, içinde yaşadığınız topluma ve ülkenize faydalı bireyler olup olmadığınızdır.

     Önemli olan hangi dili konuştuğunuz değil, konuşurken “hakk”ı mı yoksa “bâtıl”ı mı dillendirdiğinizdir.

     Şayet bizler, konuşurken, yazarken, sadece kendi çevremizin değil, bizimle aynı çizgide olmayanların dahi sevgisini kazanabiliyor, konuşurken, yazarken, toplumsal barışa, huzura, insanlar ve toplumlar arası kaynaşmaya vesile oluyorsak, bireyleri erdemli olmaya, birlik ve beraberlik içinde olmaya çağırıyorsak, konuşurken, yazarken, muhataplarımıza “sevmeyi” aşılıyorsak, konuştuğumuz dil güzeldir. Bunu ister Türkçe olarak yapalım, ister Kürtçe olarak. Değişmez.

     Aynı şekilde bizler, konuşurken, yazarken, bırakın dışımızdaki insanları, kendi çevremizdeki insanların, kardeşlerimizin bile kalbini kırıyorsak, incitiyorsak, konuşurken, yazarken, toplumsal barışı, huzuru, insanlar ve toplumlar arası kaynaşmayı baltalıyorsak, bireyleri düşman olmaya, çatışma ve didişme içinde olmaya çağırıyorsak, konuşurken, yazarken, muhataplarımıza “nefreti” aşılıyorsak, konuştuğumuz dil çirkindir. Bunu ister Türkçe olarak yapalım, ister Kürtçe olarak. Değişmez.

     “Dil” sözcüğü hem Türkçe’de, hem Kürtçe’de, hem de Farsça’da var olan bir sözcüktür. Bu sözcük, “dil”, Türkçe’de “lisan” anlamına gelirken, Kürtçe ve Farsça’da “gönül” anlamına gelmektedir.

     Demek ki karşınızdaki insanla “aynı dili” konuşabilmeniz için, ona “gönlünüzde” bir yer ayırmanız gerekmektedir. İnsanlara “gönül kapınızı” açmazsanız, insanları sürekli olarak dışlar, tekfir eder, aşağılar, küçümser, alay ederseniz, konuşurken, yazarken sadece “nefreti” yaygınlaştırırsanız, insanlarla hiçbir zaman “aynı dili” konuşma şansınız olmayacaktır.

     Bir “ateist” bile kalksa ve sizin onlara iftira attığınızı, onlara çamur attığınızı söylese, ilk başta bunun doğru olabileceğini düşünürüm. Neden mi? Neden olacak, bana bile şu cümleleri yazıp gönderen siz değil misiniz: “Siz binlerce insanın ölümüne sebeb olan, marksist, ateist örgütü savunun” ... “En has müslümanlar olan kürtleri, sosyalist fitneye bulaştıran PKK'ya sahip çıkanlara destek verin”... “Kürtlerin % 99'u dindar, namazını kılan, en has samimi insanlar olduğu halde, bölgeden gösterdikleri adayların % 95'i namaz kılmayan, ateist-sosyalist isimler olan partiye destek verin”... “Siz ırkçılık yapmaya devam edin”... “"Ateist Apo tecride uyguluyor" diyerek insan katleden, imamları katleden örgüte sahip çıkın! İslam'la alay edenlerle, birlik olun”..

     Bunlar bana söylediğiniz laflar. Eğer beni bile PKK’lı yapabiliyorsanız, hedef gösterdiğiniz öbür isimleri ASALA’cı dahi yaparsınız.

     Bu maili bana gazetenin mailinden ve imzasız gönderdiğiniz için kimin yazdığını bilmiyorum. Fakat eğer benim saygımdan dolayı “Ağabey” diyerek hitap ettiğim Ali İhsan Karahasanoğlu yazıyor ve bu sözleri O bana söylüyorsa, diyecek kelime bulamıyorum.

     Bana “PKK’lı”, “ırkçı” diyorsunuz. Deyin. İnsanlara iftira atmaya alışmışsınız ne de olsa.

     Hayatım boyunca silâhtan nefret etmiş ve uzak durmuş, çocuklarıma oyuncak silâh bile almamış, çocuklarıma şiddet içerikli çizgi filmler seyretmeyi bile yasaklamış bir insanım. Ömrümde ilk defa elime silâhı, üç yıl önce Burdur’da bedelli askerlik yaparken aldım. Komutan zorla verdi elime. “Atış talimini yapmazsan tezkere yok!” dedi. Günlerce yalvardım çünkü komutana; “Komutanım! Ben bu yaşıma kadar daha elime silâh almadım. Çünkü silâhtan nefret ederim. Çocuklarıma oyuncak silâh bile almamış, hatta yasaklamış bir insanım. Size yalvarıyorum, beni atış talimine mecbur etmeyin. İsterseniz son günüme kadar kışladaki bütün tuvaletleri her gün temizlerim. Üstüne her gece de beni nöbetçi yazın. Ne istiyorsanız razıyım. Yeter ki elime silâh almayayım. Bu yaşıma kadar almadan geldim, bundan sonra da almak istemiyorum. Alt tarafı boş bir tahtaya üç el ateş edilecek. Ben yapmasam kıyamet mi kopar? Sanki benim üç el ateş etmemim vatana millete ne faydası olacak? Emin olun boşa mermi harcamış oluruz?” Fakat ne yaptımsa, ne kadar yalvardımsa ikna edemedim. İlk defa orada elime silâh aldım. Mecburdum; yoksa tezkeremi vermiyorlardı.

     İkinci ve son kez de, ondan bir yıl sonra, Mavi Marmara gemisinde, İsrail askerinin elindeki silâhı alıp denize atarken aldım. Alnımın ortasına nişan alınıp ateşlenen silâhtı o, Akdeniz sularına attığım. Son anda kafamı eğmiştim ve kurşun başımın üzerinden geçmişti. Sonra da, kavga dövüş sporlarıyla hiç alakam yoktur ama nasıl yaptım ben de anlamadım, üzerine uçan tekmeyle fırlayıp askeri yere atmış, sonra da altıma alıp bir güzel dövmüştüm.

     Almanya’da Türkçe’nin okullarda “ders dili” olarak okutulması için çok çabaladım veya verilen çabalara destek verdim, bu amaçla düzenlenen tüm gösterilere / yürüyüşlere katıldım, destek verdim. Gazeteci olarak takip ettim, haberleştirdim, köşe yazıları, makaleler yazdım. Türkiye’de Kürtçe’nin hak ve özgürlüğü için neler yaptıysam, daha fazlasını Almanya’da Türkçe için yapmış bir insanım.

     Avrupa’daki ve hatta dünyadaki, hiç abartmıyorum, bütün Uygur liderler benim yakın dostumdurlar. Kardeş gibiyiz. Uygur kongrelerine gittiğim zaman beni başköşeye oturturlar. Önemli biri olduğumdan değil, sevdiklerinden. Amerika’da yaşayan ve sizin o “namaz kılan yöneticilere sahip” Türklük devletinizin vize bile vermediği Rabia Kader’i her bayramda arar, ellerinden öperim. Rabia Ana beni evladı gibi sevmez, öz evladı olarak görür.

     Siz bana “ırkçı” dediğiniz için anlatıyorum bunları size. Yoksa sizin yanınızdaki mesai arkadaşlarınızın bile bildiklerini siz bilmemişsiniz, o kadar da umurumda değildir.

     Ben diğer halklar için yaptığımın onda birini daha kendi Kürt halkım için yapmış değilim. Meselâ Gazze halkı için esir düştüm, denizin ortasında 7 saat boyunca işkence gördüm, hapis yattım. Ama Kürt halkı için daha karakola ifade vermeye bile çağrılmış değilim. Türkçe’nin okullarda “ders dili” olması için onlarca yürüyüşe / gösteriye katıldım ama Kürtçe için daha bir tane bile yürüyüşe / gösteriye katılmış değilim. Ama İslamcılar’ın gözünde yine de “Kürt ırkçısı”yım.

     Yeni Akit gibi “kendi kutsal devletini Müslüman’laştırmaya çalışan” bir gazetenin beni “Kürt ırkçısı” olarak görmesinden daha doğal birşey olamaz. Yunanistan’da yazarlık yapsaydım, muhtemelen o zaman da sizin gözünüzde “Türk ırkçısı” veya “Batı Trakya bölücüsü” olurdum. İspanya’da yaşasaydım kesinlikle “Katalon ırkçısı” olurdum. Söylemesi ayıp, Diyarbakır’dan baktığımda bile FC Barcelona takımını tutmak geliyor içimden.

     Sizin Müslümanlık’ınız ile benim Müslümanlık’ım arasında bu kadaaaaaar büyük fark var işte. Siz güçlü olanın yanında yer almayı, egemen güçlere yaslanmayı “meziyet” olarak görüyorsunuz, ben ise bunu “zillet” olarak görüyorum. Benim “meziyet” olarak gördüğümü de siz “zillet” olarak görüyorsunuz. Meselâ ben, “Türkiye’ye gelince vatanım Kürdistan’dır”, “Yunanistan’a gidince vatanım Batı Trakya’dır”, “İsrail’e gidince vatanım Filistin’dir”, “İspanya’ya gidince vatanım Katalonya’dır”, böyle bir insanım ve bunu “meziyet” olarak görürüm; siz ise bunu “zillet” ve hatta “bölücülük, terörizm” olarak görüyorsunuz.

     Ne kadar tuhaf, değil mi? İkimiz de “İslamcılık” iddiâsında bulunuyoruz; fakat sizin “meziyet” olarak gördüğünüz şeyi ben “zillet” olarak görüyorum, benim “meziyet” olarak gördüğüm şeyi de siz “zillet” olarak görüyorsunuz.

     Aynı iddiâya sahip olduğumuz halde tamamen zıt kutuplarda bulunuyorsak, demek ki ikimizden birinin iddiâsı kof ve çürük; öyle değil mi?

     “Ateist PKK’ya karşı Müslüman Kürt halkını savunduğunuzu” söylüyorsunuz. Sevsinler böyle mücahitliği...

     “Ateist PKK’ya karşı Müslüman Kürt halkını savunmak”, o kadar da büyük bir mârifet değildir. Onu MHP de yapıyor. Ülkücüler bu işi İslamcılar’dan çok daha cesur bir şekilde yapıyorlar. Fakat mârifet odur ki, “Ateist Türk devletine karşı Müslüman Kürt halkını savunmak”tır. Onu niye yapmıyorsunuz?

     Müslüman Kürt halkı “anadilde eğitim” istiyor, örneğin. Gazetenizde bu en tabiî ve insanî talebi dillendirebilir, destek verebilir, bu konuda “namaz kılan yöneticilere sahip” devletinizi iknaya çalışabilirsiniz.

     12 bin 211 köy ismi değiştirilmiş, onlara uyduruk Türkçe isimler verilmiş. Bu konuyu gündemleştirebilirsiniz, örneğin.

     Bir ülke düşünün ki, oradaki şehir ve köy isimlerinin yarısı uydurmadır. Bir paşa tarafından veya ellerinde güç olan üç beş kişi tarafından masa başında uydurulmuştur. Bir ülke düşünün ki, oradaki binlerce yerleşim biriminin gerçek ismi başka, resmîyetteki ismi başkadır. Bir ülke düşünün ki, o ülkenin milyonlarca vatandaşı kendi köyünün resmî ismini bilmemektedir. Bir ülke düşünün ki, o ülkenin yollarında aracınızla seyrederken karşınıza çıkan tüm trafik levhaları size yalan söylemektedirler.

     Bunun insanlık tarihinde, dünya tarihinde ikinci bir örneği var mıdır? Bizanslılar ve Moğollar bile böyle bir kültür soykırımı yaptılar mı?

     “74 milyon Türk, Van’a yardım elini uzattı” manşeti atabilen Yeni Akit gazetesinin, acaba PKK’ya karşı kaç milyon Kürd’ü savunduğunu sorabilir miyim? Eğer “ateist, dinsiz, marksist” PKK’ya karşı savunduğunuz Müslüman Kürtler 30 milyon ise, bu durumda ülkenin nüfûsu 104 milyon demek ki. Ben yurtdışında yaşadığım için bilmiyorum, öğrenmek için soruyorum: Ülkenin nüfûsu kaç?

     Diyelim ki söylediklerinizde samimîsiniz ve siz gerçekten de Müslüman Kürt halkını savunmak istiyorsunuz. İyi de, nasıl yapacaksınız bunu? Siz daha odur Müslüman Kürt halkının yaşadığı coğrafyanın ismini dahi telaffuz edemiyorsunuz. Sizin “Kürdistan” ismini telaffuz etmeye bile cesaretiniz yokken kendinizi silâhların önüne nasıl atıp da savunacaksınız Kürt halkını?

     Yazınızı “Allâh bizi Müslüman Kürt halkı ile birlik etsin” dûâsıyla bitirmişsiniz. Güzel bir dûâ.

     İyi ama, siz yarın âhiret gününde bu güzel dûânızla Allâh’ın huzuruna çıktığınızda, Cenab-ı Allâh sormaz mı size, “Siz hayatınız boyunca bir kere bile olsun, Müslüman Kürt halkının yurdu olan coğrafyanın ismini bile telaffuz etmediniz. Sizin kendi atalarınız bile orayı hem de resmî olarak Kürdistan diye isimlendirirken, siz ateist devletinizle sorun yaşamamak için bu ismi gazetenizde bir kere bile yazmadınız. Ben sizi nasıl Müslüman Kürt halkıyla birlikte haşredeyim?” diye.

     Hadi bana “Kürt ırkçısı” diyerek cevap verdiniz, Ali Bayramoğlu’na “Ermenî” dediniz, öbürüne “ateist” dediniz, herkese bir şekilde cevap yetiştirip ağzının payını verdiniz.

     Peki Allâh’a nasıl cevap vereceksiniz?

     * * *

 

     3. MEKTUP

     Bu size yazdığım son mektuptur. Yorulduğumdan değil; sizleri daha fazla yormak istemediğimden.

     Bir de asıl, ben sizinle “fikirler” ve “ilkeler” bazında tartışmak istiyordum, siz ise ısrarla bunu “şahıslar” ve “kimlikler” üzerinden yürütüyorsunuz. Fikirsel ve ilkesel olarak yaptığım bütün hatırlatmalara ya hiç cevap vermediniz, ya da tek cümlelik “Bu konuya girmeye gerek yok”, “Bunu konuşmanın anlamı yok” diyerek geçiştirdiniz. Oysa onlar, sizinle asıl konuşmak istediğim konulardı. Öte yandan, benim için sadece önemsiz birer ayrıntı olan “Şu adam şöyledir”, “Filankes filan tarihte şunu söyledi” gibi hususlarda uzun uzun açıklamalar yaptınız.

     Mektuplaşmayı çok seven bir insanım. Ancak bunun her iki tarafa da faydalı olacak ilmî mülahazâlar içermesini tercih ediyorum. Sizinle bunu yapmaya çalıştım ama olmadı; siz yanaşmadınız.

     İslamî bir şahsiyetin nasıl olması gerektiği, Müslümanca bir ahlaka sahip olmak için ne tür hasletlere sahip olunması gerektiği ve siyasal anlamda İslamî bir iddiâsı olan bireylerin etnik veya mezhebî sorunlara yaklaşımlarının nasıl olması gerektiği, egemen statükodan ve zûlüm rejimlerinden yana mı yoksa zûlme uğrayan, hakları gaspedilen ve bunları tekrar elde edebilmek için mücadele veren mazlum halkların yanında mı yer alması gerektiğini konuşmak istiyordum sizinle. Konuşmak istediğim konular bunlar olduğu için öyle uzun cevaplar yazdım. Sizinle Yeni Akit Gazetesi’ni veya Ali Bayramoğlu, Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’ı konuşsaydım, ya mailinize hiç cevap vermezdim, ya da bir defaya mahsus olmak üzere üç – dört cümlelik bir cevap yazardım; kâfiydi.

     Vasatın üzerindeki insanlar, fikirleri konuşurlar. Vasat insanlar, olayları konuşurlar. Vasatın altındaki insanlar ise, şahısları konuşurlar. Şahısları konuşmak, gereksiz ve faydasız tartışmaların içine girmek, bana göre işler değil. Popüler olmak ve daha çok konuşulmak için insanlarla polemik yapmayı, ben elimdeki kaleme yakıştırmam. Bunun yerine insanlara faydalı olabilecek fikrî çalışmalar yapmayı, insanların istifade edebileceği ilmî araştırmalar yapıp bunları sunmayı, daha bir tercihe şayan buluyorum.    

     Öncelikle anne ve babanız için Allâh’tan râhmet diliyorum. Allâh-û Teâlâ günâhlarını bağışlasın ve onları cennetine kabul etsin. Hastalık bir imtihandır tabiî ki, fakat anne babanın ölümü zor birşey olmalı. Ben henüz tadmadım bunu ama korkmuyor değilim; zirâ anne babam çok yaşlıdırlar, 80’i aşkınlar. Her ikisi de çok hasta ayrıca; memleketteler. Bakmayın genç oluşuma; tam 12 çocuk doğurmuş bir annenin dünyaya getirdiği 11. çocuğum ben.

     Öbürlerini hep kız doğurmuş, anam. Bir gün muzipliğim tutmuştu da, şunu demiştim anacığıma: “Öbürlerini hep kız doğurdun da, beni niye erkek doğurdun? Anacığım, keşke beni de kız doğursaydın.” Benim biricik anam, şu cevabı verdi bana: “Oğlum, Allâh’ın her takdirinde bir hikmet vardır. Qûr’ân’da der ki: ‘Sizin şer bildiğiniz şeylerde hayır vardır. Siz bilmezsiniz, Allâh bilir.’ Ben üzülmüyorum seni erkek doğurduğuma, bilâkis şükrediyorum bunun için. Çünkü sen kız olsaydın, kesin evde kalmıştın!”

     Tabiî ağzımın payını almıştım ve o günden sonra öğrendim ki, “Bizim şer bildiğimiz şeylerde hayır olabilir”. Dolayısıyla ne zaman ki beni kızdıran, öfkelendiren, mutsuz eden, üzüldüğüm bir olayla karşılaşsam, hiç tınmıyorum, “Vardır bu işte bir hayır” diyor ve metanetimi koruyorum.

     Allâh uzun ömürler versin anne babama. Dedem, yani babamın babası vefât ettiğinde, ben henüz dört – beş yaşlarında bir çocuktum. Hatırlıyorum dedemi. Cenazesini yıkayışlarını bile hatırlıyorum; gözümün önünden hiç gitmedi.

     Dedem mahallenin delisiydi. Mahallede dolaştığı zaman küçük çocuklar O’nunla alay eder, O’na taş atarlardı. Kovalarlardı dedemi; ceketinin arkasına “kuyruk” niyetine gazete parçaları yapıştırırlardı. Hepsini hâlâ hatırlıyorum. İşin garabeti şu ki, ben de katılırdım o çocukların arasına. Ne bileyim, küçüktüm işte; “Yahu ben ne yapıyorum? Bu adam benim dedem. Bu çocukları engellemeye çalışmam gerekirken ben de onlarla bir oluyorum” diye düşünemiyordum işte.

     Bir gün, soğuk bir kış günü (Elâzığ’ın kışı mâlum), dışarıda kar 2 metre, bir sabah kalktık ki dedem yatağında yok. Evimizin dış kapısı ise açık. Her tarafı aradık; dedem yok! Dedeciğim ortadan kaybolmuş! Bir gün, iki gün, üç gün, aradık aradık bulamadık. Günlerce aradık ama bulamadık dedemi.

     Bir gece, amcamoğlu bir rüyâ gördü. Rüyâsında dedem, mahallemizin çıkışındaki baraj gölünün içinde, suyun içinden ona eliyle “gel, gel” işareti yapıyormuş. Sabah kalktığında rüyâyı anlattı ev halkına. Jandarmaya haber verdik, rüyâyı anlattık. Jandarmalar geldiler ve baraj gölünün içinden çıkardılar dedemin cesedini.

     O kış günü, dışarıda kar 2 metre, geceyarısı herkes uykudayken yatağından kalkıp dışarı çıkmış ve çıplak ayakla hem de, baraja kadar yürümüş o soğukta, 2 metre karın üzerinde. Sonra da o buzlu suya girmiş ve boğulmuş.

     Kış mevsiminde ve geceyarısı vaktinde, o kadar uzun yolu yabanî kurtlara hiç denk gelmeden almak, zaten “mucize” gibi birşey. Demek kaderinde, alın yazısında “suda boğularak ölmek” varmış ki, o kadar uzun yolda kurtlar hiç çıkmamış karşısına dedemin.

     Dedem sonradan mı aklını yitirip deli olmuştu, yoksa çoktan öyle miydi bilmiyorum ama, üç defa evlenmişti. Evet evet, üç defa evlenmişti. Hani nasıl derler, futbol terimleriyle söylemek gerekirse, “hat – trick” yapmıştı. Ben bu yaşıma geldim abiciğim, şu soruyu hep soruyorum kendi kendime ama cevabını bir türlü bulamıyorum: “Benim dedemin aklî dengesi yerinde olmadığı halde, o deli haliyle tam üç tane kadını idare edebilmişti de, benim aklî dengem çok şükür yerinde olduğu halde, bu aklı başında halimle nasıl oldu da bir tane kadını bile idare edemedim?”

     Bu son cevabı biraz geciktirdim; çünkü benim de – sizinkiler kadar kıymetli olmasa da – kendime göre meşguliyetlerim var. Mâlumunuz; Seyahâtname’nin 6. cildini (İran gezisi) ve 7. cildini (Kenya gezisi) aynı anda, dönüşümlü olarak yazıyorum. 5. ciltte (Arnavutluk ve Makedonya gezisi) o kadar sıkışmamıştım ama zaman geçtikçe sıkışıklık artıyor. Bir de söylemesi ayıp, Şeyh Said kitabımı bitirmeye çalışıyorum aynı süre içinde. Allâh nasib eder de tamamlarsam, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili bugüne kadar yayınlanmış en ciddî kitap olacaktır, inşallâh. Ayrıca sadece son üç gün içinde iki tane ropörtaj verdim. Biri yeni çıkan şiir kitabımla ilgili, diğeri de Suriye olaylarıyla ilgili ve yine Türkiye’deki İslamcılar’ı kızdıracak, sinirden küplere bindirecek şeyler söyledim.

     Velhâsıl-ı kelâm, her geçen zaman sorumluluğumuz daha bir arttığı için, daha çok yük alıyoruz sırtımıza. Hani nasıl diyeyim, enine işler yapıp dikine laflar konuşan bizim İslamcı yazar taifesinin o çok sevdiği tabirle, “yoğun gündemlerim ve çalışmalarım arasında”, sizin mektubunuza cevap veremedim.

     Dostlarımız gittikçe azalırken, düşmanlarımız da gittikçe çoğalıyorlar. Çünkü “yeni düşmanlarımız”, genelde “eski dostlarımız” arasından. Tabiî, dışarıdan tanışıp da kaynaştığımız “yeni dostlarımız” da yok değil. İtiraf edeyim, “yeni dostlarımız” bizim “eski dostlarımız” kadar sıcak değil, velâkin şu da bir gerçek ki, “yeni düşmanlarımız” da “eski düşmanlarımız” kadar mert değil.

     Alıştık gerçi küfür ve hakaretler işitmeye. Muaviye İslamı’ndan başka türlü bir ahlak da beklenemez. Onların dedeleri Ebû Süfyan da böyle küfürbazdı.

     Uhud’da bunların ninesi Hind, Peygamber’in amcası Hz. Hamza’nın göğsünü yararak ciğerini çıkarıp kanını içtiğinde başladı bu savaş.

     İmâmeti yıkıp yerine hilafet ve saltanatı kurduklarında başladı.

     Sıffîn’de önlerine Peygamber’in hânımlarını, mızraklarının ucuna da kanlı gömlekler takıp Hz. Ali’nin üzerine fitne ordularını sürerken başladı.

     Ebû Zerr’i Rebeze çöllerine sürerken başladı.

     Kerbelâ’da Peygamber’in torunlarını kılıçtan geçirirken başladı.

     Hak, Adalet ve Hürriyet ilkelerini ayaklar altında çiğneyip uğursuz saltanatlarını, ırkçı Emevî despotizmini kurarken başladı.

     Siz İslam tarihini ve bu coğrafyanın tarihini nasıl okuyorsunuz, sevgili Yeni Akit? Merak ettim.

     Emevî ile başlayıp Osmanlı ile devam eden ve bugüne kadar gelen, içinde Çaldıran’dan Kasr-ı Şirin’e, Şeyh Ubeydullâh Nehri Kıyamı’ndan Şeyh Said Kıyâmı’na, Koçgiri Katliâmı’ndan Dersim Katliâmı’na, bütün bu zûlüm ve katliâmları kim yaptı ve bu onurlu başkaldırılar kime karşıydı?

     Binbeşyüz yıldır İslam coğrafyasında ne savaşı var, sevgili Yeni Akit? Kim kimi katlediyor ve kimler kime karşı ayaklanıyor?

     Bu savaş Muaviye İslamı ile Ali İslamı arasında değil mi?

     Bana, “Ateist ve Ermenîler’in yanında niçin durup Müslüman olan Yeni Akit’e karşı çıkıyorsunuz?” diye soruyorsunuz.

     Ateistler bize ne yaptılar, sevgili Yeni Akit? Söyler misin; Ermenîler ve Rumlar bize ne kötülük yaptılar?

     Binbeşyüz yıldır başımızdan zûlüm kılıcını eksik etmeyen, halkımızı katliâmlara uğratan, anadilimizi yasaklayan, varlığımızı inkâr eden, âlimlerimizi darağaçlarında sallandıran, ormanlarımızı yakan, köylerimizi yakıp yıkan, hep Muaviye İslamı değil miydi?

     Ermenîler ve Rumlar bize ne kötülük yaptılar yaaaa, ne yaptılar?!

     Roboski’de 34 gencimizin üzerine bomba yağdırıp hunharca katledenler Rumlar ve Ermenîler miydi yoksa Muaviye’nin, Yezid’in soyu mu?

     12 bin 211 köy ismini zorla değiştirip masa başında uyduruk Türkçe isimler verenler Rumlar ve Ermenîler miydi yoksa Muaviye İslamı mı?

     Benim anadilimi yasaklayan, hâlâ hâlâ “anadilde eğitim” gibi en tabiî ve insanî talebime bile kelepçeyle, katliâmla yanıt veren kim? Rumlar ve Ermenîler mi yoksa Muaviye İslamı mı?

     Şeyh Said ve beraberindeki onlarca İslam âlimini, İskilipli Âtıf Hoca’yı kimler ipte sallandırdı? Dersim’de yüzlerce Kürt kızına tecavüz edenler, Koçgiri’de taş üstüne taş bırakmayanlar, camileri ahıra çevirenler, ezanı Türkçeleştirenler, Rumlar ve Ermenîler miydi yoksa Muaviye İslamı mı?

     Otuz senedir başörtü ha başörtü diyorsun. Senin kızının başörtüsünü Rumlar ve Ermenîler mi yasakladı, sevgili Yeni Akit? Yoksa “dinsiz” dediğin PKK ve BDP mi yasakladı?

     Senin kızının başörtüsünü kim yasakladı, söyler misin bana? Gönüllü koruculuk yaptığın, kapıkulu olmayı marifet sandığın ve toz kondurmadığın bu devletin yasaklamadı mı?

     Başörtüsünün hayatın her alanında özgür olması, bütün kamu kuruluşlarında serbest olması için meclise teklif götüren parti, senin “dinsiz” dediğin BDP değil miydi? Ve bu teklife şiddetle karşı çıkıp reddeden, senin “Müslüman” dediğin AK Parti değil miydi?

     AK Parti Hükûmeti daha bir hafta önce, Anayasa taslağından “başörtünün serbest olması” maddesini çıkarıp atmadı mı? Vazgeçmedi mi bundan?

     AK Parti için Çankaya’da oturan hânımefendinin başörtülü olması yeterliyse ve diğer alanlarda başörtüye gerek yoksa, sen hâlâ hâlâ neyi savunuyorsun, bilmiyorum ki?!

     Rumlar ve Ermenîler bize ne yaptılar, canım kardeşim söyler misin, ne yaptılar?

     “Sessiz Kalmamak Gerek” kampanyasından çok mu rahatsız oldun? Keşke özel olarak sana karşı değil de, genel olarak ırkçılığa karşı geniş kapsamlı bir kampanya olsaydı bu. Ben başlatmış olsaydım, bu şekil başlatırdım. Bütün aydınları içine alacak şekilde ve sırf bir gazeteye karşı değil, genel anlamda ve her türlü ırkçılığa karşı. Muhatapsız mı kalacaktım sanki? Irkçılar kendilerini biliyorlar zaten...

     Peki, böyle bir kampanya olmuş olsaydı, gene de rahatsız olmayacak mıydın? Sen bugüne kadar hangi güzel ve hayırlı çabadan rahatsız olmadın ki, sevgili Yeni Akit?

     Son genel seçimler öncesinde, Müslüman hânımlar “Başörtülü Aday Yoksa Oy da Yok” kampanyası başlattıklarında, bundan mı “AK Parti’yi yıpratma çabası” deyip rahatsız olmadın?

     Asimilasyon politikaları sonucu isimleri zorla değiştirilip uyduruk Türkçe isimler verilen 12 bin 211 köyümüzün Kürtçe, Lazca, Arapça, Ermenîce, Rumca, Gürcüce ve Çerkezce eski isimlerini geri almak için “Bütün İsimlerimizi Geri İstiyoruz” imza kampanyası başlattığımda, benim öncülük ettiğim ve onlarca İslamî STK’nın desteğini arkama alarak başlattığım bu girişimden mi rahatsız olmadın?

     Mazlumder üyeleri Ankara’nın göbeğinde “Roboski’ye Adalet Standı” kurduklarında, bundan mı rahatsız olmadın?

     “Anti – Kapitalist Müslümanlar” grubundaki kardeşlerimiz 1 Mayıs gösterilerine katılıp sermayeye karşı emeğin yanında yer aldıklarında ve “Mülk Allâh’ındır” pankartı taşıdıklarında, bundan mı rahatsız olmadın?

     O sizin geçen mektubunuzda “Allâh bizleri onlarla birlik etsin” diye dûâ ettiğiniz Müslüman Kürtler, geçtiğimiz Haziran ayında Diyarbakır’da kısa adı Azadî İnisiyatifi şeklinde olan Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan İslamî İnisiyatifi’ni kurduklarında, bundan mı rahatsız olmadın? Biz daha inisiyatifin kuruluşunu dahi ilan etmemişken, sizin o “Başbakan’ın uçağına bindiği için aklı da 12 bin m yukarıda olan” başyazarınız bizleri “AK Parti’yi yıpratmak için Ergenekoncular’ın yeni taşeronu” ilan etmişti, yazdığı yazıda. Biz daha kongremizi bile yapmadan! Azadî İnisiyatifi’nin 21 kişilik yönetim kuruluna seçilen isimlerden biri de benim. Şu anda karşınızda o kuruldan bir insan var. Bir şu yüzüme bakın hele: Ergenekoncu’ya benziyor muyum?

     Suriye konusunda hükûmetin yalanlarını değil gerçekleri yazdıkları için, örneğin Atasoy Müftüoğlu, Hüseyin Hatemi, Ali Bulaç, İbrahim Karagül gibi isimlerden mi rahatsız olmadın? TV Net’ten mi rahatsız olmadın?

     Herkes Hillary Clinton ile ÇAK yapan Davutoğlu’ndan brifing alıp ona göre mi konuşup yazmalıydı yani?

     Herkes sizin söylediklerinizi mi tekrarlamalı? Sizin zaten söyleyecek başka sözünüz olmadığı için, o sözleri kendiniz habire tekrarlayıp duruyorsunuz. Bir de üstüne başkalarının bunları tekrar etmesine ne gerek var?

     Son mektubunuzda bana diyorsunuz ki, “Onlar ateist oldukları için ve biz de Müslüman olduğumuz için bize saldırıyorlar.”

     Emin misiniz? Bu çok ciddî bir iddiâ bence.

     O zaman ben şunu sormak istiyorum size: Neden kimsenin Millî Gazete ile veya Yeni Şafak ile bir sorunu yok da, herkesin sizinle sorunu var? Neden kimse Millî Gazete’yle ve Yeni Şafak’la kavga etmiyor da, herkes sizinle kavgalı?

     Bu soruyu bir kerecik olsun kendi kendinize sordunuz mu?

     Ya da isterseniz, bundan çok çok daha önemli bir soru sorayım size. Eğer düşünürseniz, şimdi soracağım soru, biraz önce sorduğum sorudan çoooook daha ehemmiyetli:

     Yıllardır saldırıya uğradığınız halde, 20 senedir birileri size habire taş attığı halde, nasıl olur da bu 20 senelik uzun zaman zarfında bir adım bile mesafe katetmediniz ve nasıl olur da 20 sene önce hangi durumda idiyseniz hâlâ hâlâ aynı durumdasınız?

     Başarılı insan, kendisine atılan taşlarla sağlam bir bina inşâ edebilendir. Bakın meselâ bana; inşâ ettiğim ve şu anda içinde oturduğum binanın taşlarını hep hâsımlarım verdiler bana. Beni sevenlerin değil, sevmeyenlerin attığı taşlarla inşâ ettim bu binayı. Bu binayı inşâ etmeye karar verirken ve işe başlarken, elimde bir tane bile taş yoktu; hiçbir sermayem ve gücüm yoktu. Bana atılan her taşı, altına kireç sürerek binanın temeline koydum. Bir taş daha, bir taş daha, bir taş daha...

     “Özgürlük”, “adalet” ve “zûlme karşı çıkmak” gibi şeylerden bahsettiğim zaman Türk İslamcılar’dan küfür ve hakaretler işittim; “dostluk”, “kardeşlik” ve “birarada yaşamak” gibi şeylerden bahsettiğim zaman da Kürt İslamcılar’dan küfür ve hakaretler işittim.

     Demek ki neymiş? “Bizim şer bildiğimiz şeylerde hayır vardır. Biz bilmeyiz, Allâh bilir.”

     Ben ki, öz annemin beddûâsını almış bir insanım. Öyle kolay kolay iflâh olur muyum? Söyler misiniz Allâh aşkına; annesinin beddûâsını alan bir adamın öyle kolay kolay iki yakası bir araya gelir mi?

     Annemin beddûâsını almamış olsaydım, benim de iki yakam bir araya gelir, mutlu mesud bir hayat yaşar, yazdığım yazılar okuyucuya “Ne kadar güzel bir dînimiz varmış. Huzur İslam’dadır arkadaş” dedirtir, ben de diğer İslamcı yazarlar gibi bir yazar olurdum. “Diğer İslamcı yazarlar gibi” derken, aşşşaııı yukarı şöyle bişêy yani: “Türkçe imlâ kurallarını dahi bilmeyen, ek olan ‘-de, -da’ ile bağlaç olan ‘de, da’yı biribirinden ayıramayan, yapım eki ile çekim eki arasındaki farkı bilmeyen, edat veya ilgeç denen şeyi hiç duymamış, sürekli kendini tekrar edip duran, yıllar boyunca aynı şeyleri ısıtıp ısıtıp sanki yeni birşey söylüyormuş gibi topluma sunmaya çalışan, kendi ülkesinde mazluma karşı zalimin yanında ama dış dünyada zalime karşı mazlumun yanında, içeride ‘Huzur İslam’dadır’ diyen ama dışarıda ‘Kurtuluş İslam’dadır’ diyen, kendi ülkesinde bırakın silâhı, eline taş alanları bile ‘terörist’ olarak damgalarken, komşu ülkelerde şehir meydanlarını bombalayan, otobüsleri ve resmî binaları havaya uçuran, ele geçirdiği yerlerde insanları apartmanların çatısından aşağı atan, köyleri basıp çocuk – kadın demeden savunmasız insanların boğazlarını kesen, kameralar önünde ‘Allâh-û Ekber’ diye bağırıp tavuk keser gibi insanların boğazlarını kesen canavarlara ‘mücahîd’, ‘özgürlük savaşçısı’, ‘Allâh’ın askerleri’ deyip göklere çıkaran.”

     Annemin beddûâsını almamış olsaydım, benim de iki yakam bir araya gelir, mutlu mesud bir hayat yaşar, “namaz kılan ve hânımı da başörtülü” Hükûmetimiz’in ne büyük bir nimet olduğunu yazar, İslamî camiâdaki “kaydeşlerimin” değer verip sevdiği bir yazar olurdum ben de. Hatta ben de “diğer İslamcı yazarlar gibi bir yazar” olsaydım, belki de şimdi Yeni Akit gazetesinde yazıyor olacaktım. Gerçi ben Yeni Akit yazarı olmuş olsaydım, yazılarımı yazdığım köşeye Ali İhsan Karahasanoğlu ağabeyim gibi 15 sene önce çekilmiş fotoğrafımı yapıştırmazdım. Yeni çekilmiş bir fotoğrafımı koyardım köşeme. Çünkü hâlâ genç ve yakışıklıyım. Saçlarım hâlâ kömür gibi siyâh. Gözlerim zeytin tanesi. Kaşlarım kalem (Pelikan marka). Hele hele o yere bakan yürek yakan bakışlarım yok mu? Râhmetli Kemal Sunal’ın bile böyle haşin bakışları yoktu, hamburger çarpsın ki.

     Bana yazdığınız mektuplarda sarfettiğiniz bazı sözlerin altını çizmem gerekiyor. Fakat “Bu ülkede, başındaki örtü çıkarılan Müslümanlar, hâlâ devlet dairesinde memur yapılamıyor iken, buna rağmen kimse silâha sarılmamış iken” sözünüzün altını iki defa çizmem gerekiyor.

     Ağzınıza sağlık. Çok güzel bir sözdü bu.

     Peki, o zaman şu soruyu sormanın bence tam sırası: “Türkiyeli Müslümanlar, kendi devletleri onların kızlarının ve hânımlarının başlarındaki örtüyü dahi çıkarttığı zaman bile, devlet onların namusuna el uzattığı zaman bile eline silâh almayı düşünmemişken, diğer ülkelerdeki Müslümanlar’ı kendi devletlerine karşı savaştırmaya neden bu kadar heveslidir?”

     “Türkiyeli Müslümanlar, kendi devletleri anayasada birkaç değişiklik yapmaya kalktığında, az biraz reform yapıp halkın hoşuna gidecek bazı adımlar attığında nerdeyse bayram yaparken, bu konuda devleti en çok kendileri desteklerken, diğer ülkelerdeki devletler halkına reform sözü verdiğinde, halkın hatta bütün taleplerini kabul etmeye razı olduğunu bile açıkladığında, ve hatta hiçbir devlet başkanının yapamadığını yapıp ‘Gelin ülkede seçim yapalım, halk beni değil sizi seçerse çekileceğim ve ülkeyi size teslim edeceğim’ çağrısını bile yaptığı halde, neden “Ne reformu?!! O devrilene kadar silâhlı mücadeleye devam’ deyip habire savaşı kızıştırmaktadır?”

     Sakın haa, sevgili Yeni Akit, bununla benim size “silâha sarılma çağrısı” yaptığımı zannetmeyesiniz. Silâhtan ne kadar nefret ettiğimi bir önceki mektubumda anlatmıştım. Ben içerideki davranış biçimi ile dışarıdaki davranış biçimi arasındaki çelişkiye dikkat çekmek istiyorum sadece.

     Bu davranış bozukluğu sizce normal midir?

     Hadi ben râhmetli dedem gibi “mahallenin delisi” olduğum için kimse sözümü takmıyor diyelim. İyi de, günün birinde aklı başında birileri de çıkıp size sormaz mı; “Sizin devletiniz namusunuza el atarken bile siz silâha sarılmayı düşünmediniz, diğer ülkelerdeki Müslümanlar’a neden tek çözüm yolu olarak ‘silâhlı mücadeleyi’ dayatıyorsunuz?” diye.

     İçeride silâhtan bu kadar nefret etmek, dışarıda ise silâha bu kadar tapmak, silâhı bu kadar kutsamak, sizce de bu normal midir?

     Sizce de yurtiçinde başka türlü, yurtdışında başka türlü davranmak, bir davranış bozukluğuna delâlet etmez mi?

     Meselâ ben öyle değilim. İçeride nasılsam, dışarıda da öyleyim. Cennet vatanımda ne söylüyor ve neyi savunuyorsam, “orda bir köy var uzakta”ya gittiğim zaman da aynı şeyleri söylüyor, aynı şeyleri savunuyorum. Suriye halkı için neyi istiyorsam, Türkiye halkı için de aynı şeyi istiyorum. Filistin için gönlümden ne geçiyorsa, Allâh-û Teâlâ ve 4 büyük melek ve 124 bin peygamber şâhidim olsun, Kürdistan için de gönlümden aynı şey geçiyor. Yanımda Siyonizm’den bahsedildiğinde içimden sessizce hangi “I like the move it move it” kelimelerini söylüyorsam, yanımda Kemalizm’den bahsedildiğinde de içimden sessizce aynı “I like the move it move it” kelimelerini söylüyorum.

     Bakın, ben İslamcılar gibi ikiyüzlü değilim; evin içinde “Huzur İslam’da”, evin dışında “Kurtuluş İslam’da” demiyor, orda başka türlü burda başka türlü davranmıyorum. 

     Evin içinde nasıl hareket ediyorsam, evden dışarı çıktığımda da aynı şekilde hareket ediyorum.

     Onun için mi, bu “mahalle”de bana, “Dışarıda pijama ile dolaşan deli” muamelesi yapılıyor? sediyani@gmail.com (ufkumuz.com)

 

Diğer Haberler