Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Yeni Ortadoğu ve Kürdistan Bağlamında Türk Referandumu

Yeni Ortadoğu ve Kürdistan Bağlamında Türk Referandumu

15 Nisan 2017 Cumartesi 13:34
Millet olma bilinci işgal, inkar, imha, asimilasyon, sömürü ve dört parçaya bölünme facialarına rağmen kaybolmamış bir toplumu başka bir milletin içerisinde erimeye ikna edemezsiniz. Kurdistan dağlarıyla, Kürtler kimlikleriyle vardır ve yaşayacaktır.

Kurdistanlılar kendilerine sürekli dayatılan bedelsiz hamallığı reddetmelidirler. Yıkık bir evde yaşarken başkasının evine temizlik yapmaya gitmek zavallılıktır ve Kürtlere dayatılan budur. Böylesi bir rezalete boyun eğmekten vazgeçmemiz gerektiğine inanıyorum. Yeter artık demeyi hatırlamalıyız. Yine, eğer birlikte bir yaşam modelini seçsek bile, bize danışılmamış ve bizimle hazırlanmamış bir senaryoya figüran olmamamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar karakter ve tercih sahibidir, olmalıdır. Kendimiz olmaktan ve kendimize dair bir tutum sergilemekten mahrum bırakıldığımız durumlardan ayrışmak gibi onurlu bir duruş sergileyebiliriz. Bizi aktör ve pozisyon sahibi yapacak olan yegane şey budur. Kürtler ve Kurdistanlılar, kimliğinden vazgeçmek ile silah kullanmak ikilemine de mahkum değildir. Dünyada başarıya ulaşmış birçok toplumsal mücadele silahsız verilmiştir ve bu halleriyle oldukça değerlidirler. Kararlı ve ayrı bir duruş taşımak da illa ki kan dökmek, ölmek ve öldürmek değildir.

Eser Karayel

Ortadoğu coğrafyası tam 100 yıl önce şu anki sınırları çizen aktörlerin de katılımıyla bir yeniden şekillenme süreciyle baş başa kalmış durumda. 1. Dünya savaşının sona ermesiyle birlikte Sykes-Picot, Sevr, Lozan gibi anlaşmalarla bilinen halini alan bu devasa ve önemli coğrafyanın, geride kalan 100 yıllık dönemden hayır ve huzur gördüğünü söylemek neredeyse imkansız. Kurulan yapay devletlerin hem başarısız olduğu hem de çağın ihtiyaçlarına hiçbir şekilde cevap veremedikleri aşikar. Söz konusu devletlerin imkan ve tecrübelerini; dönüşüm, gelişim ve bağımlılıktan kurtulmak için kullanabildiklerini söylemek de mümkün değil. Haliyle bu devletlerin, onlara ait sınırların ve yekününü bağlayan uluslar ve kıtalar arası sistemin yenilenmesi elzem bir ihtiyaç olarak insanoğlunun önünde duruyor.

ABD ve müttefiklerinin, Irak’ta sahaya fiilen inerek verdikleri startın üzerinden tam 15 yıl geçti. Bu süreçte ilk olarak mevcut devlet ve sınırların korunmasıyla birlikte yönetimsel müdahalelerin yeterli olacağı hesaplanmış olsa da bu hesabın tutmadığı görülüyor. Irak’ta kamu idaresini fesh, orduyu terhis ederek sıfırdan inşaa yolunu seçen uluslar arası koalisyonun ciddi zaman, imkan ve insan israf ettiğini söylemek zor olmayacaktır. Bu hatada bölge devletlerinin talebinin ne ölçüde etkili olduğu ve uluslar arası koalisyonun buna ne kadar ikna olduğu çok açık olmamakla birlikte; hem devletlerin hem de sınırların değişimini artık kabullenen hatta yer yer kendisi isteyen tutumuna bakarak değişimi gözlemek mümkün.

Irak’ta merkezi idarenin, başta Kurdistan bölgesi olmak üzere, sahada etkinliği ve meşruiyeti anlamsız bir hal almaya devam ediyor. Kürt-Arap ve Sünni-Şii kutuplar arasında ortaklaşmayı bir kenara bırakın, geride kalan sürenin makası açtığını görmek hiç zor değil. Arapların kendi aralarında mezhepsel ayrımları çözemedikleri bir ortamda Kürtlere ülkesel bütünlük önermeleri kimseye inandırıcı gelmiyor. Işid nedeniyle bir süre ertelenen bu konu, Musul operasyonunun sona yaklaştığı günümüzde tekrar öncelikli yerini almış durumda. Kurdistan Hükümetini, hiçbir anlam ve gerçekliği kalmamış bir Irak ortaklığına kimsenin ikna edemeyeceği artık açık. Bağımsızlık referandumu ile uluslar arası hukuktan doğan haklarını kullanma meşruiyeti tamamlanacak olan Kurdistan Hükümeti, muhtemelen, bölge devletleri ve BM’den konuyla ilgili uygun ajandalarını soracak ve kendi takvimini sunmaktan geri durmayacaktır.

Suriye’deki değişim süreci ise, Rusya ve İran’ın fiili dahlinin de etkisiyle karışık bir hal almış durumda. ABD ve Batı ittifakının, Irak tecrübesindeki fiiliyatın aksine Suriye meselesini vekaleten çözme niyetleri, süreci hem karmaşık hem de soru işaretleri ve güncel risklere açık hale getirdi. Suriye sahasında, herkesin kendi vekili eliyle hesaplaştığı bir dönemin sonunda ana aktörlerin sahaya fiilen girdiği ve esas gündemin kendini dayattığı bir dönem yaşanıyor. Suriye Arap Devleti, mevcut idari ve fiziki haliyle varlığını devam ettirebilecek bir yapı değil. Bu, Rusya’nın vesayeti ve İran ile Hizbullah’ın desteğiyle bir süre daha belki zorlanabilir lakin yıkılmaya mahkumdur. Esas mesele, Raqqa sonrasında yine Kürtlerin ve Batı Kurdistan’ın statüsüyle şekillenecektir. Çünkü Kürtler dışındaki Suriye aktörleri, sınır ya da sistem değişikliği talep etmemektedir. Kendileri yönettiği halde mevcudun devamına razıdırlar. Burada belirleyici olacak olan, sahadaki kabiliyetini masaya taşıyabilen bir Kürt liderliği olup olmayacağıdır. Muhtemelen Irak’ta ağzı yanan ABD-Batı koalisyonunun Batı Kurdistan’a fiilen geçişi destekten başka öğretici ve yönlendirici amaçlar da taşımaktadır.

Devam eden bu sürece Türkiye’nin son dakika dahil olma çabası, hem ABD hem de Rusya tarafından etkisiz hale getirilmiş durumda. Dış politikasını; Ortadoğu’da güçlenebilecekse Kürtlerle barışmak üzerine kuran Türkiye, Güney ile Batı Kurdistan’daki değişimlerle kendi hatalarının ağır sonuçlarını yaşamaya devam ediyor. Geçmişteki tüm örneklerde olduğu gibi yine korkunç bir cehaletle “dış mihrak-sorumlu” arayarak hatasıyla yüzleşmekten kaçınan Türk devlet yönetimi, sürdürülmesi durumunda intiharına dönüşebilecek bir Batı’yla restleşme sürecini yaşıyor. Eğer bu dil, referandum vb iç gündem amacını aşmaz ve devlet yönetimi ABD-Batı koalisyonuna entegre olma pozisyonunu kaybetmezse, muhtemelen köklü yapısal dönüşümlerle Türkiye yenilenecek ve çok milletli yeni bir idari yapıyla varlığını sürdürecektir. Aksi durumun ağır sonuçlarını ise herkesin yaşayacağını görebilmek zor değil.

16 Nisan Türk Referandumuna yaklaşılması gereken uluslar arası konjoktür, yukarıda özetlemeye çalıştığım minvaldedir. Özellikle Kürtlerin ve siyasetçilerinin Orient’te yaşanan bu devasa süreçten kopuk ve “kendi olarak” yapıcı ortaklıklara dahil olma mantığını taşıyamaması büyük kayıp riskleri barındırmaktadır. Türk devlet yönetiminin en baskın özelliği, devletin varlığını sürdürme çabasıdır. Sömürgeci devlet yönetimleri, doğaları gereği, bu çabayı gerektiğinde en kanlı şekillerde dahi verirler. Daha önceki bir yazıda; mevcut hükümetin çözüm, hendek ve darbe süreçlerini bu bağlamda nasıl yönettiğine değinmiştim. Lakin yaşanan değişim süreci artık, Türkiye’nin sadece sınırlarını değil, gücünü de çok çok aşmaktadır. Türkiye, bu sürece kendi iç dinamikleriyle verebileceği yanıtları verdi, yapabileceği ana manevraları sergiledi. Yanlış dış politikası nedeniyle ise oynayabileceği etkili bir dış taktiğe artık sahip değil. Şengal özelinde gündeme gelen “Dicle Kalkanı” gibi ihtimaller, Kurdistan’ın gelişimine ve istikrarına darbe vurmaya yönelik işgalci heveslerdir. Türk hükümeti, bu konuda İran manipülasyonu ile askeri bir işe karışmakla burun buruna gelmiştir. ABD ve uluslar arası koalisyonun yaptığı işlere nazire çekmek bölge devletlerinin boyunu aşar ve orta ile uzun vadede ağır sonuçları olur. Deyimde geçtiği gibi; kaza yetişmeye çalışırken kıçı yırtılan tavuk olmak iyi bir fikir değildir, kaçınılmalıdır!

Bunlarla birlikte, “Kürt siyasetinin” pozisyonunu da ısrarla konuşmak gerekiyor. Ortadoğu’da hiçbir şeyin eskisi gibi kalamayacağı bir dönemde, amaçsız bir şekilde ve “kendisi olamadan” mevcut “kötü”nün devamından yana tutum takınmak akla yatkın değil. Türkiye’nin hem idari hem siyasi yapısı değişmelidir, değişecektir. Değişmeyen tek şeyin değişimin kendisi olduğu, diyalektiğin ana kurallarından biridir. Kaybedenler buna direnenler ve amaçsızca ayak sürüyenler olacaktır. Kürtlerin Türkiye’deki tek umudu da yaşanacak değişimlere bağlıdır. Böylesi bir tabloda; Kürtleri yanlış, niteliksiz, kaybetmeye mahkum bir statükoya “hamal” yapmanın vebali büyüktür. Sadece son hendek sürecini göz önünde bulundurursanız, şehirleri yıkılmış, ekonomisi çökmüş ve binlerce genci can vermiş bir topluma bu haksızlık yapılmamalıdır. Sorumlu siyasetçiler ve Kürtlerin geleceğini düşünenler mevcut tutumlarını sağlıklı bir şekilde gözden geçirmelidirler. Kimse insanları kendi amaçsız koşuşturmacasına dahil edip, yok yere daha fazla hırpalamamalıdır.

Peki önerilen değişim içeriğine evet demek ve bu haliyle dahil olmak mümkün ya da akılcı mıdır? Bu da yine tutucu duruma benzeyen bazı sorunlar taşımaktadır. Öncelikle belirtmek ve hatırlatmak gerekir ki değişim sürecinin aktörlerinden biri olma şansını kaybetmekte Kürt siyasetinin de günahı büyüktür. Kabahati sürekli dışarıda arayan Türk siyaset yapısına benzemekten kaçınmak gerekir. Devlet erkanının suçu sürekli “dış mihrak”a bağlayan tutumu ile Kürt siyasetinin olumsuzlukları sürekli “devlet”e fatura eden psikolojisi ironik bir şekilde benzerdir. Bu edilgen yaklaşımı çözüm ve hendek süreçleri boyunca sürekli izledik, sonuçları da ortada. Kürt siyaseti, geçmişinden ve tecrübelerinden dersler çıkarmayı öğrenmelidir. Siyasal pozisyonlar ağlanacak, mızmızlanılacak yerler değil, sorumluluk alma alanlarıdır. Topluma gerçekten yön vermek ve yönetmek istiyorsanız, öncelikle kendisini değerlendirebilen ve yönetebilen bir yapı oluşturmanız gerekir. Mevcut tabloda Kürt siyaset sınıfının böyle bir karakter taşıdığını söylemek çok zor. Zaten halen başka yer ve toplumlardan transfer kişilere kendini yönettirmesi bunun en açık ve acı göstergesidir.

Devam edersek; önümüze sunulan değişim önerisinin ne uluslar arası yeniden dizayn mantığına ne de Türkiye’nin kuruluşundan bugüne değin süren yapısal sorunlarına cevap olabildiğini söylemek çok zor. Şahsen “yeşil kemalizm” olarak isimlendirdiğim, kurumsal olarak İslamcılığın devletleştirilerek sisteme dahili üzerine kurulu mantığın, ne içeriye ne de dışarıya doğrudan olumlu bir mesaj ya da vaat taşıdığını şu anda göremiyoruz. Seçimden geçerli oyların yarıdan fazlasını alarak geçmesi ihtimal dahilinde olan bu anayasa değişikliği önerisi, iddia edilenin aksine sorun çözmekten çok daha fazla çözülmesi gereken sorun yaratmaya adaydır. Diyalektik açıdan yaklaşırsanız bunu olumlamak mümkün. Bir değişimler silsilesinin tetiklenmesi elbette iyi bir şeydir ve özünde umut taşır. Lakin Türk toplumsal yapısına hakim olan paranoyak atmosferi ve bunun kısa sürede yıkıcı sonuçlara dönüşebilen uzak ve yakın örneklerini hatırlarsanız en az umut kadar risk bulunduğunu görürsünüz. Derinden yıkıcı ihtimallerin Türkiye’nin çözülmesi ve bunun Kuzey Kurdistan’a kazanç sağlayacağı üzerine kurulan hülyalar nedeniyle böylesi risklere tebessümle bakanlar olabilir. Lakin, daha kendini yönetme becerisi geliştirememiş, hem de inanılmaz toplumsal potansiyeline rağmen, Kürt siyasetine kimsenin böylesi bir ikramda bulunacağını sanmıyorum. Kemiği havada kapacak aç ve becerikli köpeklerin bolca bulunduğu coğrafyamızda, Kürtlerin böylesi yıkıcı süreçlerden daha fazla zararla çıkması esas ihtimaldir ve kanımca imkanların kullanılacağı kanal bu olmamalıdır.

İçerik ve nitelik eksikliklerine ek olarak, söz konusu anayasa değişikliği önerisinin Kürtler için en önemli problemi; Kürtlere yönelik hiçbir kazanım ya da iddia taşımamasıdır. Aksine Erdoğan’ın Diyarbekir konuşmasında üstüne basa basa vurguladığı “tek millet” söylemi, olası olumlu çıkarsamaları da etkisizleştirmektedir. Devletin tekliği, egemenliğin paylaşılması durumunda Kürtlerin elbette değerlendirmeye alabileceği idari bir meseledir. Kolektif haklarının tamamını güvenceye almış bir millet, dahili ve harici her modeli özgüvenle değerlendirebilir. Lakin, millet olma bilinci son 100 yıldır işgal, inkar, imha, asimilasyon, sömürü ve dört parçaya bölünme facialarına rağmen kaybolmamış bir toplumu, bu saatten sonra başka bir milletin içerisinde erimeye ikna edemezsiniz. Kürt milletinin yaşadığı bu tablonun ve buna karşı geliştirdiği inanılmaz varoluş direncinin dünyada eşi ve benzeri yoktur. Kurdistan dağlarıyla, Kürtler kimlikleriyle vardır ve yaşayacaktır. Kürtlerle ilgili merkez nokta budur ve Erdoğan burayı ıskalayarak belki de tarihi bir hata yapmıştır. Eğer 16 Nisan akşamı hayır oyları, evet oylarını geçerse Erdoğan, “tek millet” takıntısını ve hapisteki Kürt siyasetçilerini hatırlamalıdır, hatırlayacaktır. Kürtlerle birlikte kazandıklarınızı, Kürtlere rağmen koruyamazsınız.

Sonuca ve önerime gelirsek; Kurdistanlılar’ın kendisine çözüm sunmayan, vaatte bulunmayan bir seçime katılmamaları ve çok sayıda Kürt siyasetçisi hapishanelerde tutulurken sandığa gitmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Hem siyasal hem de ahlaki olarak bu seçime, hele ki bu şartlarda katılmayı sorunlu buluyorum. Öncelikle seçimler özgür ortamlarda yapılır. Türkiye’de OHAL uygulaması vardır ve siyasetçilerle basın emekçileri hapishanelerde tutulmaktadır. Bu bir seçimin meşruiyetini baştan problemli hale getirmektedir. Diğer yandan, Kurdistanlılar kendilerine sürekli dayatılan bedelsiz hamallığı reddetmelidirler. Yıkık bir evde yaşarken başkasının evine temizlik yapmaya gitmek zavallılıktır ve Kürtlere dayatılan budur. Böylesi bir rezalete boyun eğmekten vazgeçmemiz gerektiğine inanıyorum. Yeter artık demeyi hatırlamalıyız. Yine, eğer birlikte bir yaşam modelini seçsek bile, bize danışılmamış ve bizimle hazırlanmamış bir senaryoya figüran olmamamız gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar karakter ve tercih sahibidir, olmalıdır. Kendimiz olmaktan ve kendimize dair bir tutum sergilemekten mahrum bırakıldığımız durumlardan ayrışmak gibi onurlu bir duruş sergileyebiliriz. Bizi aktör ve pozisyon sahibi yapacak olan yegane şey budur. Kürtler ve Kurdistanlılar, kimliğinden vazgeçmek ile silah kullanmak ikilemine de mahkum değildir. Dünyada başarıya ulaşmış birçok toplumsal mücadele silahsız verilmiştir ve bu halleriyle oldukça değerlidirler. Kararlı ve ayrı bir duruş taşımak da illa ki kan dökmek, ölmek ve öldürmek değildir.

 

Notlar: Normalde gerek duymazdım ama gelen ısrarlı itiraz ve yanlış bilgilendirmelerden bazılarına cevap yazmak herkes için faydalı olacaktır.

Öncelikle; doğuştan, tercihen ya da mecburen edinilmiş olsun, vatandaşlık ve buna bağlı haklar vardır, kullanıp kullanmamak kişinin hür iradesine bağlıdır. Oy kullanmak bunlardan biridir ve kim ne şekilde değerlendirmek isterse elbette ki özgürdür ve fikirleri benimkiler kadar saygıdeğerdir. Bu konuda tek istisna dayatmacı ve terbiyesiz tutumlardır.

Boykot; evet ya da hayır demek değildir. Kullanılmayan oy seçim sonucunu etkilemez, kazanan tarafa etkisi sıfırdır. Sadece kazanan tarafın oy yüzdesi açısından bir etkisi konuşulabilir. O da sadece “1” oy farkının yeterli olduğu böylesi seçimlerde “0” öneme sahiptir.

“Demirtaş için, dedem için, yıkılan kentler için” vb duygusal tepki içerikli oy kullanacağını söyleyenlere hiçbir itirazım yoktur. Kızgınsınız, kırgınsınız ve haklısınız. Duygusal tepkilerin, siyasal süreçlerin çözümünde genellikle olumlu etkileri olmadığını hatırlamanızı ve bu yazıda ifade ettiğim görüşleri değerlendirmenizi umuyorum sadece.

Kişisel twitter adresimde yaptığım küçük kamuoyu araştırmasında da görebileceğiniz gibi Kürtler sadece bir partinin seçmeni ve tek görüş sahibi değildir. Benimle aynı tutumu paylaşanlar da iddia edildiği gibi az değildir. Yazıda açıkladığım sebepleri dikkate alırsanız boykotun nitelik itibariyle kararsızlar dahil (Ki az bir oran değiller) Kurdistanlılar’ın bir araya gelebileceği en uygun seçenek olduğunu değerlendireceğinizi düşünüyorum.

Evet ya da hayır içeriği itibariyle doğrudan Kürtlük ya da Kurdistanlılık ile ilişkilendirilemez. Lakin boykot etmek, reddetmek, ayrışmak gibi bir tutum milli olma iddiası taşıyabilir. Yine de bu, evet ya da hayır oyu kullanacağım diyen kimsenin kimliğine yönelik bir itham değildir.

Bir özel not kararsızlara; sandığa gidip evet diyenler de hayır diyenler de devam eden süreçte çok büyük ihtimalle pişman olacaklardır. Şu ana kadar içinize sinmeyen bu seçime hiç katılmamanız, o veya bu kötüyü seçmenizden iyidir diye düşünüyorum. Özellikle yaş grubu yükseldikçe boykot eğilimlerinin arttığını toplumda gözlemek mümkün. Kamuoyu araştırmalarına pek yansımayan bu grubun tecrübelerine kulak vermekte fayda var.

Son söz; bu değerlendirme herkes için değil, Kürtler ve Kurdistanlılar için yapılmıştır. Kurdistan’da yaşayan insanların ve onlara yönelik siyaset yapanların kendi gündemleri, talepleri ve çalışmaları olması elzemdir. Eviniz yokken, misafir kabul edemezsiniz. Kendiniz açken, başkasını doyuramazsınız…

eserkarayel.wordpress.com

Diğer Haberler