Nuştox û şaîr J. Îhsan Espar
Îhsan Espar, 1956 de Pîran de maya xo ra bîyo. Ey 1979 de, Dîyarbekir de Enstîtuyê Perwerdeyî qedênayo.
Kanada piştevaniya Kurdistanê dike
Kanada piştevaniya biryara gelê Kurdistanê ya derbarê serxwebûnê dike.
Kürdlerin Kudüs’ü Kerkük
Kürdistan, bayrağı, milleti ve toprağı ile birdir.
Yerinden Yönetim ve Özerklik- I, II

Yerinden Yönetim ve Özerklik- I, II

07 Ağustos 2010 Cumartesi 18:08
[ A N F ] Hatip Dicle’nin geçen yıl kaleme aldığı Demokratik Özerkliği Projesi iki bölüm halinde yayınlanan yazısı.
'Yerelin merkez karşısında yeniden düzenlenmesi -1'

KCK operasyonu kapsamında cezaevinde tutuklu bulunan Hatip Dicle'nin geçen yıl kaleme aldığı Demokratik Özerkliği Projesi yazısını iki bölüm halinde yayınlıyoruz.

MERKEZDEN YÖNETİM VE YERİNDEN YÖNETİM

Açıktır ki hiçbir toplum homojen değildir. Değişik kimliklerin birleşiminden oluşmuştur. Böylesi bir topluma tek bir ulusal kimlik, değer ve normları temelinde bir yaşam dayatılamaz, dayatılmamalıdır. Sosyal, siyasal yaşam tek renge mahkûm edilemez, edilmemelidir.

Bilindiği gibi, YÖNETİM olayı toplumsal yaşamın vazgeçilmez bir gereği olarak şekillenen sosyal ve siyasal bir kavramdır. Toplumsal yeniden üretimin devamı için gereken tüm ilişki, denetim, planlama ve işleyişi içeren YÖNETİM kavramı; özünde bir yön verme ve düzenleme işidir. Geniş anlamda yönetim olgusu, merkezi şekliyle devlet erkinde somutlaşır. Tarihten günümüze her devlet oluşumu, biçimi ne olursa olsun bir yürütme kurulu işlevini görmüştür. Değişen toplumsal koşullara göre birçok değişim geçiren yönetim olgusu, günümüzde de bu değişimini sürdürmektedir. Ne var ki özünde siyasal bir içerik taşıyan yönetim olgusunun tarihsel gelişimi, genel olarak merkezileşme yönünde olmuştur.

Başlangıçtan günümüze kendi öz çıkarlarını düşünsel olarak en iyi sistematize eden, onu politik çizgiye dönüştürüp, örgütlü zor gücüne kavuşturan, yönetimin de sahibi olmuştur. Egemenlerin tarih içinde bunu en iyi yapanlar olduğu biliniyor. Bu nedenle toplumsal yaşamın idare edilmesi, düzenlenmesi ve yeniden üretilmesi, adeta egemenlerin doğuştan gelen hakkı gibi algılanmıştır. Daha da kötüsü, bu durum günümüzde de bilinçaltına hükmedecek derecede etkisini sürdürmektedir. Kendi öz çıkarlarını sağlam bir düşünsel zemine, politik çizgiye, örgüt ve eylem gücüne kavuşturamayan; kavuşturduğunda ise sürekli kılamayan ya da yozlaşıp zıttına dönüşmesini engelleyemeyen, ulusal, sınıfsal veya cinsel anlamda ezilenler, tarih boyunca yönetim nesnesi olmanın ötesine geçememişlerdir.

Bu tarihsel temel üzerinde şekillenen ve günümüzde de geçerli olan yönetim biçim ve anlayışları, her toplumun yapısı, çelişkileri ve özgünlüklerine göre değişiklikler içerse de, temelde iki başlık altında toplanabilecek niteliktedir: Tüm yönetim gücünün tek bir merkezde toplandığı ve yürütüldüğü 'Merkezden Yönetim' sistemi bunun birincisi olmaktadır. Diğeri ise yönetim erkinin çeşitli merkezler arasında paylaşılması ve ayrı kurumlarca yürütülmesini sağlayan 'Yerinden Yönetim' sistemidir.

Bir ülkenin tek bir yasama organı ve tek bir yargı sisteminin bulunması ve yasaların her yerde tek biçimde uygulanması durumunda siyasal bir 'Merkezden Yönetim' söz konusudur. Bu tekçi, üniter bir sistemdir. Öte yandan, yine bir ülkenin ayrı bölgelerinde yasalar ve yargı uygulaması bakımından farklılık varsa, o ülkede siyasal anlamda bir 'Yerinden Yönetim', başka bir ifadeyle 'Özerk Yönetim' ya da Federal Sistem yürürlüktedir.

KİTLELERİN ÖZ YÖNETİM GÜCÜ

Bilindiği gibi, feodal dönemde derebeylikler ve beylikler, nispi anlamda bir ÖZERK yönetim gücü olmuşlardır. Bunların ÖZERK konumu, belli yönleriyle yerel yönetim örgütlenmelerine benzemektedir. Çünkü merkezle olan ilişkileri oldukça sınırlıdır ve özünde merkezi otoriteye asker ve vergi vererek kendisini korumaya, himaye altına almaya dayanan bir sistemdi. Ne var ki demokratik değildi ve halk tebaa durumundaydı.

Günümüzdeki demokratik, özerk yerel yönetim kavramının doğuşu ise halk kitlelerinin iktidarı paylaşma mücadelelerinin ürünüdür. Zaten yerel yönetimlere meşruiyet kazandıran, onu tercih edilen yönetim tarzı olarak gündemleştiren de, temeldeki bu özelliğidir. Bu nedenle demokratik, özerk yerel veya bölgesel yönetimler, kitlelerin öz yönetim gücünü açığa çıkarabildikleri, demokrasinin beşiği ve okulu olabildikleri ölçüde gerçek tanımlarına ulaşırlar. Bu yönetimlerin dünyadaki uygulamalarından çıkan olumlu sonuçları şöyle sıralayabiliriz:

* Yönetime yabancılaşmayı ortadan kaldırır, halkın siyasi iradesini geliştirir.

* Bürokratik, hantal, masraflı, anti-demokratik işleyişin aşılmasını sağlar.

* Dengeli gelir ve kaynak kullanımına yol açarak, daha verimli bir hizmete olanak sunar.

* Etnik, kültürel, dini çok renkliliğin korunup geliştirilmesine imkan verir.

* Militarist, ırkçı, baskıcı merkezi yapıların ortaya çıkmasını engeller.

Bu olumlu sonuçlarından dolayı, günümüzde tüm dünyada ağırlıklı olarak uygulanan yönetim modeli, yerel yönetimle bağdaştırılmış merkezi yönetim modelleridir. Her ülkenin kendi koşullarına göre bu iki sistemin değişik ölçülerde sentezlenmesinden oluşan yönetim modelleri mevcuttur. Dünyadaki eğilim, bu sentezlemede demokratik, özerk yerel veya bölgesel yönetimlerin ağırlığının giderek artırılması yönündedir. Türkiye gibi katı üniter devlet yapıları ise hızla çözülmeye devam etmektedirler.

Açıktır ki hiçbir toplum homojen değildir. Değişik kimliklerin birleşiminden oluşmuştur. Böylesi bir topluma tek bir ulusal kimlik, değer ve normları temelinde bir yaşam dayatılamaz, dayatılmamalıdır. Sosyal, siyasal yaşam tek renge mahkûm edilemez, edilmemelidir. Nihayet farklılıkları reddeden, yok sayan, imha ve asimilasyona tabi tutan yönetimlerin tümü de katı üniter devletler olmaktadır. Bu zihniyetleriyle, bırakalım farklı kimlik ve kültürleri eritmeyi ve daha üst bir senteze ulaştırmayı, tam tersine toplumsal çelişki ve çatışmaları körükleyici bir işlev görmektedir. Bu ve daha birçok nedenden dolayı, katı üniter devlet yapısı, günümüzde çağın gerisinde kalan ve miadını doldurmuş bir yönetim modeli durumundadır.

MERKEZ VE ÇEVRE DENKLEMİ

Bilindiği gibi akademik çevreler, günümüzdeki mevcut devletleri ve siyasal örgütlenmeleri; Üniter devlet, federal devlet, konfederasyon ve üniter devlet ile federal devletten izler taşıyan ama özünde üniter devlet biçimine yakın duran Bölgesel Devlet şeklinde sınıflandırmaktadırlar. Hatta birçok akademisyen, özellikleri nedeniyle Bölgesel Devletleri de üniter devlet kapsamında incelemektedirler. Bütün bu devlet biçimleri esas olarak merkez ile çevre bağlamında değerlendirilmelidir. Federal devlet, değişik merkezlerin kendileri dışında ve belirli bir anlamda kendilerinin de tabi olduğu bir merkez oluşturmaları yönündeki ortak iradenin ürünüdür. ABD, Almanya, Kanada, Hindistan ve Rusya'da olduğu gibi... Oysa üniter veya Bölgesel devletlerde önce merkez vardır. Bu nedenle hukuk planında ilk olan tek anayasanın varlığıdır. Bu anayasa bütün ülke için geçerlidir ve bütün ülkede kurulan iktidarların temel çerçevesini gösterir. Türkiye'de tekil devlet diye de anılır ve 'devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü' formülü ile tanımlanır. Bölgeselleşme ya da ÖZERK BÖLGELER ise, merkezi yönetimin altında ama illerin üstünde yeni bir idari-siyasal birimin yönetim aygıtına monte edilmesidir. Başka bir anlatımla yerelin merkez karşısında yeniden düzenlenmesidir.

ÖZERKLİK VE KİMİ ÖRNEKLERİ

ÖZERKLİK, esas olarak Arapça Muhtariyet, Yunanca Otonomi kavramlarının Türkçesi'dir ve kendi kendini idare etme durumunu anlatır. Üniter devletlerde geçerli Özerklik ilkesi ile Federasyonlarda geçerli Özerklik ilkesi arasında temel bir fark vardır: Üniter devletlerde, egemen merkez kendi altındaki birimleri özerkleştirir; Federasyonlarda ise egemen siyasi otoriteler özerkliklerini koruyarak bütünleşirler. Esas olarak günümüzde ÖZERKLİK kavramı, üniter devletin ulusaltı bir bölgeye, kendi organlarıyla kendi işlerini yönetme yetkisini tanımasıdır.

Genel çizgileriyle öğreti, idari bölgelere sahip Portekiz ve Fransa gibi, Siyasi Bölgelere sahip İtalya ve İspanya'yı da Üniter Devlet içinde görme eğilimindedir. Kimileri Bölgesel Devlet adını vererek İtalya ve İspanya modelini yine de Üniter devlet kapsamında incelemektedirler. Kimileri ise bu devletleri üniter devlet içinde Yerinden Yönetimin üst bir aşamada gerçekleşmesi biçiminde değerlendirmektedir. Hem İtalya, hem de İspanya'da siyasal merkeziyetçilik, Siyasal Yerinden Yönetim ilkesiyle yumuşatılmıştır. Danimarka, Fransa, Finlandiya ve Portekiz'de siyasal bölgeselleşme istisnaidir; Fransa'da idari bölgeselleşme yaygındır; İtalya ve İspanya'da ise siyasal bölgeselleşme... Birleşik Krallıkta daha zayıf bir Siyasal Özerklik vardır. İskoçya, Kuzey İrlanda, Galler özerkliğe sahip olan bölgelerdir. Ülkede yasama organı tektir. Ama geleneksel hukuktan doğan yarı-idari, yarı-siyasi özerklik söz konusudur. İspanya Anayasa Mahkemesi, İspanya'yı 'Özerklikler Devleti' olarak tanımlamaktadır. İtalya'da ise 'Bölgesel Devlet' tanımı geçerlidir.

OSMANLI'DA AYRICALIKLI EYALETLER

Osmanlı döneminde Kürdistan adı verilen coğrafyada bazı sancaklarda yurtluk-ocaklık ve hükümet adı altında ÖZERK yönetim biçimleri vardır. Bu birimlerin merkeze bağlılığı daha gevşekti. Yıllık vergi ve savaş zamanında asker göndermenin dışında içişlerinde tamamen ÖZERK idiler.

Bölgesel Devletlerin günümüz dışındaki tarihsel örnekleri, çokuluslu imparatorluklardaki ÖZERK memleket yönetimleridir. Bu anlamda Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ayrıcalıklı Eyaletlerle, Bölgesel Devletlerin statüleri önemli benzerlikler gösterirler. Bu nedenle Osmanlı'nın bu yapısına genel hatlarıyla da olsa bir göz atmak gerekir. Esas olarak Osmanlı bir üniter devlet değildi. Ayrıcalıklı Eyaletler adı verilen ve yasama yetkileri de olan 'Siyasal Bölgeler' ile dinsel temelde kurulu 'Millet' örgütlenmeleri vardı. Hatta 1876 Anayasası ile Ayrıcalıklı Eyaletler anayasal bir statüye kavuşmuşlardır. Bu eyaletler, idari yerinden yönetim birimleri olmaktan çok, siyasal yerinden yönetim birimlerine yakındırlar. Çoğunun kendi güvenlik güçleri vardır.

1906 tarihli resmi yıllığa göre; bunlardan Mısır ve Sisam, idari muhtariyet olarak adlandırılan bir statüye sahiptir. Kimileri ise siyasal yerinden yönetime yakındır: Girit, Cebeli Lübnan, Tunus, Doğu Rumeli Vilayeti gibi... Bulgaristan ise adeta ayrı bir devlet gibidir. Örneğin Osmanlı döneminde Kürdistan adı verilen coğrafyada bazı sancaklarda yurtluk-ocaklık ve hükümet adı altında ÖZERK yönetim biçimleri vardır. Bu birimlerin merkeze bağlılığı daha gevşekti. Yıllık vergi ve savaş zamanında asker göndermenin dışında içişlerinde tamamen ÖZERK idiler. Ama bunlar federe devletlere benzemez. Zira bu ÖZERK statüyü onlara Osmanlı Devleti bahşetmiştir.

İmparatorluktaki 'Millet Sistemi' adı verilen dinsel topluluk örgütlenmesinin kökeni ise İslam hukukuna dayanmaktadır. Geçmişteki anlamında 'Rum' sözcüğü bir etninin adı değil, Ortodoks kilisesine bağlı değişik etnik grupları ifade eder. Bunlar kendilerini yönetirler, Osmanlı'ya cizye adlı vergiyi öderler. Sınırlı hukuki ve idari özerklikleri vardır. Daha sonra Musevi ve Ermeni milletleri de oluşturulmuştur. Bütün bu tespitlerden sonra Osmanlı Devleti'nin üniter bir devlet biçimine sahip olmadığı, Bölgesel Devlete benzediği söylenebilir. Ne var ki Osmanlı dinamikleri, bu yapıyı modern bir çokulusluluk modeline taşıyamamış, federal bir oluşumu gerçekleştirememiştir. Örnek olarak 1908 - 2. Meşrutiyet dönemi partilerinden Hürriyet ve İtilaf Fırkası Programı, Osmanlı'nın bu tarihsel özelliklerinden esinlenerek, siyasal yerinden yönetime yakın yönleriyle ilginç bir belgedir. Ayrıca programında yerel dillere tamamen serbestlik tanımaktadır. Diğer parti İttihat ve Terakki Cemiyeti ise katı merkeziyetçi bir eğilimi benimsemiştir ki, bu zihniyet daha sonra Türkiye Cumhuriyeti 1924 Anayasası'nın da ruhunu oluşturmuştur.

* * *

'Yerelin merkez karşısında yeniden düzenlenmesi -2'

BİN YILLIK TÜRK-KÜRT İLİŞKİLERİ

Kürt sorununun tarihsel temellerini kavramak ve demokratik çözüm çerçevesinde önerdiğimiz 'Demokratik Özerklik' projemizin tarihten gelen köklerine dikkat çekmek amacıyla, genel hatlarıyla da olsa bin yıllık Türk-Kürt ilişkilerine bir göz atmak gerektiğini düşünüyorum.

Kürtler, bugün Ortadoğu'nun bir realitesidir. Türkler, Farslar ve Araplarla birlikte Ortadoğu'nun büyük halklarındandır. Dünyada en büyük nüfusa sahip devletsiz bir halk olmalarından dolayı, nüfusları halen kesin sayılarla ifade edilemese de; Türkiye'de 15-20 milyon, İran'da 7-8 milyon, Irak'ta 5 milyon ve Suriye'de 1,5 milyona varan bir nüfusa sahip oldukları sanılmaktadır. Toplu yaşadıkları coğrafya, Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'in isimlendirmesinden bu yana 'Kürdistan' adıyla anılmaktadır. Yine önemle altını çizmeliyim ki Kürtler, Ortadoğu'nun yerli halkıdır. Son 50 yılda antropoloji, arkeoloji, etimoloji ve etnoloji alanında yapılan bilimsel çalışmalar, Mezopotamya'nın kadim halklarından olan Kürtlerin ataları ve analarının, en azından 14 bin yıldır, bugün yaşadıkları Kürdistan coğrafyasında kök saldıklarını kanıtlamaktadır.

UZUN UZLAŞI DÖNEMİ

Tarihte Türk-Kürt ilişkilerinin başlangıcı bin yıl öncesine dayanmaktadır. Orta Asya'dan göç ederek İslamiyeti kabul eden ve bugünkü İran topraklarında Büyük Selçuklu Devletini kuran Türk Oğuz boylarının o dönemdeki temel politikası, yine bir islami halk olan Kürtlerle uzlaşarak, batılarındaki Rum diyarına yönelmek ve Bizans topraklarını kendine yurt edinmedir. Denilebilir ki bu uzlaşı politikası 19.yy'a kadar, temelde geçerliliğini korumuştur. Esas olarak Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ile başkentleri bugünkü Diyarbakır'ın Silvan ilçesi olan Mervani Kürt Devleti tarafından temelleri atılan bu uzlaşma,1071'deki Malazgirt savaşıyla, Türklere Anadolu'nun kapısını açmış ve Anadolu topraklarında Bizans'ın yenilgi sürecini başlatmıştır. Anadolu'ya girişle birlikte Türk ve Kürt beylikleri, karşılıklı olarak birbirlerinin hukukuna saygı göstermiş ve birbirlerinin varlıklarını tanımışlardır.

Anadolu'nun batısına doğru Bizans'ı gerileten Türkler, önce 1080 yılında Başkenti Konya olan Anadolu Selçuklu Devletini, arkasından da 1299 yılında Osmanlı Devletini kurup,14.YY ve 15.YY boyunca Batıya, Avrupa içlerine doğru ilerlemeye devam ettiler. Fakat bu dönemde Avrupa'da kapitalizmin gelişmesi, Osmanlı Ordusunun güçlü bir dirençle karşı karşıya kalması ve İran Safevileri'nin nüfuz alanlarını Orta Anadolu'ya kadar genişletmesi nedeniyle, dikkatlerini tekrar doğuya çevirmek zorunda kaldılar. Öncelikle Kürt beylikleriyle yeniden uzlaşmak zorundaydılar. Nitekim öyle de oldu.

Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim döneminde, Sünni Kürt feodalitesi ile sağlanan ittifak temelinde, Kafkasya'dan tüm Arabistan ve Kuzey Afrika'ya kadar yolları açan 1514-Çaldıran ve 1517-Mercidabık savaşlarıyla, Ortadoğu'nun en güçlü imparatorluğuna dönüştüler. Üstelik bu sefer sırasında 'halifelik' hırkasını Abbasilerden alarak, bundan sonraki tüm Osmanlı sultanlarının 'Müslümanların Önderi' unvanını da kazanmasını sağladılar. İşte bu yeni uzlaşı döneminde Kürt beylikleri; hükümetler, yurtluklar biçiminde babadan oğula geçen bir ÖZERK yerel iktidar biçimine sahip oldular. Kürt dili ve kültürel varlıkları gelişmelerini özgürce sürdürdüler. Kürt beyleri Osmanlıya karşı yılda bir kez vergi ve savaş dönemlerinde asker göndermekle yükümlüydüler. Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde ÖZERK Kürt beylikleri halinde, bağımsızlığa yakın bir siyasi statüde yaşamaları 19.YY başlarına kadar 300 yıl devam etti. Peki, acaba ne değişti de, bu siyasal statü sona erip, yerini Osmanlıya karşı Kürt isyanlarına bıraktı? Aslında bu can alıcı bir sorudur. Ve bu sorunun doğru ve bilimsel yanıtını vermeden, günümüzde de halen devam eden Kürt sorununun kaynaklarını kavramak da mümkün değildir.

İSYANLARA DOĞRU GİDEN YOL

Bir kere 17.YY'da Osmanlının önünün Avrupa'da kesinlikle kesilmesi gerçeği vardır. İmparatorluk esas olarak bu dönemden itibaren, Anadolu üzerindeki ağır vergi ve haraçlar yoluyla ekonomik sömürüyü derinleştirme ve 15 yıla kadar varan uzun askerlik sürelerini dayatma ihtiyacını duymuştur. 18.YY'ın başları, Osmanlıda iç talan politikasının adeta zirvesidir ve 19.yy'a da bu bozulma ve çürümeyle girilmiştir. Ayrıca bu dönemde, 1789 Fransız Devrimi'nin ulus-devlet ve milliyetçilik bayrağının, dalga dalga Osmanlı egemenliğindeki halkları etkisi altına alma gerçeği de vardır. Osmanlı yönetiminin tüm bu gelişmelere yanıtı ise, 19 yy başlarında yerel ÖZERKLİKLERİ yok ederek katı bir merkezi otoriteyi güçlendirmeye yönelmesidir. Tabii ki ilk hedefleri de, Kürdistan'da Osmanlı egemenliğinde 300 yıldır bağımsızlığa yakın ÖZERK bir statüde bulunan Kürt beylikleridir. Bu politikanın ise, Kürdistan'da neredeyse 19.yy boyunca devam eden kanlı bir çatışmayı tetikleyeceği besbelliydi. Nitekim öyle de oldu. İlk Kürt isyanı, 1806 yılında Süleymaniye yöresinde Babanzade aşireti tarafından başlatıldı ve bunu diğer bölgelerdeki isyanlar izledi. Bu önemli tarihsel nedene, bir de Ortadoğu'yu işgale yönelen başta İngilizler olmak üzere Batı emperyalizminin 'tavşana kaç, tazıya tut' oyunlarını da eklerseniz; Ortadoğu'da 1806'dan günümüze kadar 200 yıldır süren Kürt sorunu ve Kürt isyanlarının tarihsel nedenleri de, sanıyorum kavranılmış olur.

21 ANAYASASI'NIN DEMOKRATİK ÖZÜ

Kanımca bu tarihsel süreci iyice bilince çıkaran Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasında uluslararası konjonktür ve içteki dengeleri iyi hesaplayarak, Lozan Antlaşmasıyla yeni devleti güvenceye almadan önce, Kürtlere karşı çok dikkatli bir politika izledi. Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongresi kararları Kürtlerin beklentilerini dikkate alan içerikteydi.1919-1924 yılları arasında sürekli olarak, Türklerle Kürtlerin eşit haklarından, bu iki asli unsurun devletin ortakları olduğundan ve Kürdistan'ın siyasal statüsünden çokça söz etti. Hatta 27 Haziran 1920 tarihli 'BMM Vekiller Heyeti'nin Kürdistan Hakkında Elcezire Cephesi Kumandanlığı'na Talimatı'nda, bugünkü anlaşılır Türkçeyle şöyle denmektedir:''Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri hakkı, bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel idareye ait teşkilatlarını tamamlamış, reis ve nüfuzlu kimseleri bu amaç doğrultusunda bizim tarafımızdan kazanılmış olduğu dikkate alındığında, reylerini ortaya koyduklarında zaten kendi kaderlerini de belirleyeceklerinden, BMM idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidirler. Kürdistan'daki bütün mesainin bu amaca dayalı siyasete yönlendirilmesi Elcezire Cephesi Kumandanlığı'na aittir.'' (TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt:3 sa:550-551 İş Bank.Yay.)

Zaten 23 Nisan 1920'de kurulan ilk Büyük Millet Meclisi'nin, devleti kurmaya başlarken iki temel siyasi yönelişi vardı: Birincisi, Meclis Hükümeti rejimi ile bütün yetkiler BMM'de toplanmıştı. İkinci olarak ÖZERKLİK ilkesine büyük önem verilmiş, yerel temsile ve ÖZERK organlaşmaya olanak tanınarak, demokratik bir yöneliş ortaya konulmuştu. Nitekim 1921 Anayasası'nın yerel yönetim alanındaki temel ilkesi ÖZERKLİK'ti. Örgütlenme ilkesi bakımından VİLAYET ŞURALARI küçük bir BMM gibiydi. İdari yerinden yönetim ilkesine bağlı olarak, ÖZERKLİKleri mahalli işlerle sınırlıydı. Bu Vilayet Şuralarına hiçbir biçimde yasama yetkisi verilmemiş, ancak 'tanzim ve idare' yetkisi verilmişti.1921 Anayasasına göre Eğitim, sağlık, vakıf, ekonomi, tarım, bayındırlık, toplumsal yardım işlerinin düzenlenmesi ve idare edilmesi Vilayet Şuralarına bırakılmıştır. Bu organlar seçimle oluşur ve kendi içinden bir Başkan ve bir İdare Heyeti seçer.

Bu üçlü kurumlaşma, 1921 Anayasası'nın Meclis Hükümeti rejiminin öngördüğü kurumlaşmanın minyatürüydü. Buna göre Vilayet, hem bir mülki birimdir, hem de bir yerel yönetim birimidir. Vali, sadece merkezin vilayetteki temsilcisidir; vilayet yerel yönetiminin yürütme organı ve vilayet halkının temsilcisi değildir. Anayasaya göre, Vilayet Şurası'nın icra yani Yürütme Amiri, seçimle gelmiş Vilayet Şurası Başkanı'dır. O halde bu Başkan, vilayet halkını temsil eder ve Vilayet Şurası'nın yürütme organıdır.1921 Anayasası'nın bu ÖZERKLİK ilkesi, Anglo-sakson ÖZERK yönetim anlayışına benzemekte ve demokratik bir öz taşımaktadır. Ancak Cumhuriyetin ilanından sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasası bu demokratik özü terk ederek, tamamen katı merkeziyetçi bir idare anlayışını benimsemiştir ki, ondan sonra çıkan Kürt isyanları dahil tüm siyasi sorunların da kaynağını teşkil etmiştir.

'KÜRDİSTAN'IN ÖZERKLİĞİ YASASI'

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, devletin kuruluş sürecinde Kürtlere ve Kürt sorununa yaklaşımlarına dikkat çekmek amacıyla, bir önemli tarihi belgeye daha, izninizle değinmek durumundayım. Texas Üniversitesi Ortadoğu uzmanlarından Robert Olson'un İngiliz Gizli belgelerinden derlediğine göre BMM, 10 Şubat 1922 tarihli gizli oturumunda, Kürdistan'ın ÖZERKLİĞİ Yasası'nı 64'e karşı 373 oyla kabul etmişti. İngiliz Yüksek Komiseri Horace Rumbold, Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a yazdığı yazıda, Meclisçe onaylanan bu 18 maddelik yasayı rapor eder. Bu yasa maddelerinden dikkat çekici olanları şöyle sıralanabilir;

''Madde 1: BMM (Büyük Millet Meclisi), Türk Milletinin medeniyetin gerekleri doğrultusunda ilerlemesini sağlamak amacıyla, Kürt milleti için kendi milli gelenekleriyle uyum içinde bir ÖZERK YÖNETİM kurmayı taahhüt eder.

Madde 3: BMM, tüm Kürt Milleti tarafından benimsenen ve onurlu bir geçmişe sahip deneyimli bir yöneticiyi Genel Vali olarak seçecektir.

Madde 4: Genel Vali üç yıl için atanacaktır. Bu dönemin bitiminde eğer Kürt Milletinin çoğunluğu, önceki Genel Valinin görevine devam etmesini istemiyorsa, yeni bir Genel Vali Kürt Milli Meclisi tarafından seçilecektir.

Madde 6: Kürt Milli Meclisi, Doğu vilayetlerinde genel oya dayalı seçimle oluşturulacak ve her Meclis üç yıl için seçilmiş olacaktır. Meclis oturumları 1 Martta başlayacak ve 4 ay süreyle görev yapacaktır. Eğer Meclis bu süre içersinde işlerini tamamlayamazsa süre, üyelerinin çoğunluğunun isteği ve Genel Valinin onayıyla uzatılabilir.

Madde 9: ÖZERK BÖLGE sınırları karma bir komisyon tarafından belirleninceye kadar, KÜRDİSTAN İDARİ BÖLGESİ Van, Bitlis, Diyarbakır Vilayetleri, Dersim sancağı ve kimi kaza ve nahiyeleri içerecektir.

Madde 10: Kürdistan'ın yönetimine ilişkin olarak, bazı yerlerde yerel duruma uygun olarak bir yargı örgütü oluşturulacaktır. Bu örgüt şu an için yarısı Türk, diğer yarısı Kürt olmak üzere yetkin elemanlardan oluşacaktır. Emeklileri durumunda Türk görevliler Kürt görevlilerce değiştirilecektir.

Madde 12: Doğu Vilayetlerinde düzeni korumak amacıyla bir Jandarma Kolordusu oluşturulacaktır. Kürt Meclisi bu kolordunun oluşturulmasına ilişkin yasayı inceleyecek, ancak jandarmanın üst komutası hizmetleri gerekli görüldüğü sürece yüksek rütbeli Türk görevlilerin elinde olacaktır.

Madde 15: Türk dili sadece Kürt Milli Meclisi'nde idari işlerde ve hükümet idaresinde kullanılacaktır. Bununla birlikte Kürt dili okullarda öğretilebilir ve yönetim, Kürt dilinin gelecekte hükümetin resmi dili olma talebine temel teşkil etmeyecek şekilde, bu dilin kullanılmasını teşvik edebilir.

Madde 16: Hukuk ve Tıp fakültelerini içeren bir üniversitenin kurulması, Kürt Milli Meclisi'nin öncelikli görevi olacaktır.

Madde 17: Genel Valinin onayı alınmadan ve BMM bilgilendirilmeden Kürt Milli Meclisi hiçbir vergi uygulamasına girişemez.

Madde 18: İlke olarak BMM ile görüşülmedikçe ve onayı alınmadıkça, Kürt Milli Meclisine hiçbir imtiyaz tanınamaz.

Horace Rumbold-Yüksek Komiser ''

(Ahmet Mesut, İngiliz Gizli Belgelerinde Kürdistan 1918-1958, DOZ Yayınları)

Değerli okurlar

Bu proje esas olarak kaynağını, günümüzün çağdaş demokratik özyönetim anlayışından, Türk ve Kürt halklarının bin yıllık ilişkilenme tarihinden ve Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki demokratik yaklaşımlarından almaktadır. Amacı 1920'lerde Anadolu halklarının birlikte yürüttüğü mücadele sonucunda kazanılan bağımsızlığın ardından ilan edilen ve 84. yılını dolduran Cumhuriyetin, demokratik bir niteliğe kavuşturulması ve 1924 Anayasasından günümüze, giderek kangren hale dönüşen Kürt sorununun demokratik çözümüne katkı sağlamaktır.


HATİP DİCLE - ANF (gundem-online.net'ten alınmıştır)

Diğer Haberler

Diğer Haber Başlıkları